“Mahkûmlar, benim felaket arkadaşlarım. Mahkûmlar, perişan birçoğunun üstü başı. Mahkûmlar sarı tespihler ellerinde. Mahkûmlar, tütün dumanına boğulmuş masum yüzleri. Geceleri zaten batakta. Mahkûmlar karanlık gündüzleri.”
Bir his var…
Gizli gizli yazdığım akşamlardan hallice;
Hissedememenin korkusu var üzerimde.
Olur da bir daha gülemezsem,
Öpemezsem,
Bir geyik başı süslüyor şöminenin üzerini
ızdırabın kızgın çıtırtısı
anlamsız bir zevkin doruk noktasında
insanlığın acımasız duruşu
kötülükler sarmış bedenleri
ruhlar ağlamaklı şaşkın
Bir yolculugˆa çıkıyoruz;
Paras¸ütü icat eden adam ile
İntihar eden kadının aşıkoldugˆu
Sonsuz gökyüzü yolculugˆu…
Yanımızda gamzelerin ve kirpiklerin olur
Benim ise saçlarım ve gögˆüs kafesim.
Yine şu yerdeyim. Hani aşık olamadığım yer… Bugün ne bardak ne de zeytin… Olsun, zaten kullanmıyordum ki… Uzun zamandır, zaman dilimim anlardan oluşuyor; bulunduğum yer de öyle…
Yağmurdan kaçmıyordu. Aksine alnına çarpan soğuk damlalar, ondaki gerçeklik duygusunu daha da arttırıyordu. İçindeki sağanak, yüzüne değmeden bir umutsuzluk düdeninde kayboluyordu sanki.
Polisiye romanın en ayırt edici özelliği, içinde gizem barındırmasıdır. O gizem okuru sürükleyen bir motivasyon kaynağı olup kitabı elinden bırakamamasına sebep oluyorsa iyi bir polisiyeden söz edilir.
Hem bireysel hem de toplumsal sağlığımızı korumak için #evdekal çağrısına uyduğumuz şu günlerde Metis Yayınlarından Cambridge Üniversitesi Yayınlarına birçok yayıncı, eserleri okurların erişimine açtı.
Bu sabah dünden bir farkın olsun diye yavaşça yaklaştın aynada kendine, önce sakin bir gülümseme ardından ilk göz göze geliş. Her iki tarafta konuya oldukça hâkim ama akıl düşünmekten korkuyor dil söylemekten.
Edward Hopper’ın resimleri Amerikan ruhunun otuzlu, kırklı yıllardaki bezginliğinin ve seyrekliğinin görsel bir imasıdır. İngilizce tanımıyla Busolitude, yani yalnızlık, kalabalıklar içinde tek başına yaşamanın ta kendisidir.









