https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Edebiyatın kadim sorularından birisi de yazarı tanımanın metne olumlu/olumsuz yansıyıp yansımayacağıdır. Kişisel fikrim, yazarın özellikle hayata bakış açısı, siyaseten nerede durduğu, edebi akımlardan hangisine yakın olduğu ve hatta hayat hikâyesigibi verilerin metni anlamlandırmayı kolaylaştırdığı yönündedir. Örneğin Ahmet Hamdi’nin aslında pek de öyle muhafazakâr falan olmadığını ve edebiyatında hiç de öyle Osmanlı özlemi falan değil de bambaşka bir şey dillendirdiğini bilmek, Orhan Pamuk’u ucuz tartışmalardan sıyırıp romanlarında çoğu zaman anti oryantalist bir tutum takındığını sezmek ve buna benzer bilgiler edebi metni daha doğru tanımlamamıza yardımcı olabilir.

Öte yandan yazarın/şairin kişisel halleri de kimi zaman edebiyatından soğumamıza yol açabilir. Fazıl Hüsnü Dağlarca huysuzluğu çok kişinin dilindedir. Knut Hamsun, okur için “Açlık” romanının yazarı olduğu kadar Nazi sempatizanı, Ezra Pound ise hem olağanüstü şairliğinin yanı sıra Hemingway’i Joyce’u cesaretlendiren adam ama hem de düpedüz faşisttir.

Bu iki durum dışında üçüncü bir seçenek de yazarı şahsen tanımanız, tanımanın ötesinde dostluğunu kazanmanızdır. Mehmet Fırat Pürselim ya da benim dememle Pür ve Selim, dostu olmaktan onur duyduğum birkaç yazardan birisidir ama şimdi size dostluk, kardeşlik hikâyeleri anlatmayacağım. Hikâyenin güzelini Fırat Pürselim, son öykü kitabı “Akılsız Sokrates”te anlatmış zaten. Benim derdim, iyi tanıdığınız birisinin metinlerini okurken hissedilenlere dair bir bakış açısı sergilemek.

Öykücülerin öne çıkan özellikleri vardır. Metnin öğeleri içinde daha iyi kullandıkları, anlatılarında ön plana çıkardıkları unsurlar. Sokrates’in hücuma dönük orta sahayı orkestra misali yönetmesi gibi. Ama koysanız Sokrates’i defansın sağına, oyunu öldürürsünüz. İşte yeteneğinin farkında olan öykücü de öyküye hangi mevkiden katkı sunacağını iyi bilir.

Oturup Kadıköy’de laflarken, insana ama her türden insana bunca sevgiyle bakmasını gıptayla izlediğim Fırat, önce kişileri yani insanı ve insan sevgisini yedirmiş metinlere. Ama asla karikatürize etmeden. Yüce gönüllü, pirüpak kişiler yok öykülerde, tıpkı hayatta da olmadığı gibi. Ama eninde sonunda insanlık halleri var. Balık Atlası öyküsünün aramızda bey yok diyen çöpçüsü, edebiyat tarihinde yerini alması gereken kişilerden mesela. Eline kara leke bulaşan Taylan’da öyle. Buradaki sır sanırım, suni bir iyilik güzellikten ziyade, insanı olduğu gibi kabullenme, eğrisiyle doğrusuyla görebilme yetisi. Tam da Fırat’ın gerçeği gibi.

Sonra bir de kocaman burnuyla kendi filmi dışındakilere ancak karakter oyuncusu olabilecek Sokrates’imiz var. Şimdi bu çok güçlü öyküde iki de ilginç şey var. Birincisi, öyküye ve hatta kitaba adını veren Sokrates kadar etkileyici iki yan karakterin varlığı. Yani kızına, söyleyin öğretmenlerinize, ucuz yazarları okutsunlar diyerek Oğuz Atay’a bile atar yapan antrenör ve rakı masasında arkadaşlarına büyük menajer raconu kesen Sarı Ağbi. Öyküye ve hayata sızmış, sıradanlıkları içinde yıldızları parlayan, başkalarının filmlerine karakter oyuncusu olan insanlar. Öyküyü çok güçlü kılan ikinci ilginç şey ise, öykünün zamanı meselesi. Yani öykü nerede başlar, nerede biter konusuna dair ders niteliğinde bir yaklaşım! Bu öykü, bacağın kırılmasıyla sonlansa, klişe bir hikâye okuruz. Oysa bambaşka bir yere evriliyor öykü. Bu da handiyse, Sokrates’i ne zaman oyundan alacağınız, tribünlere hangi dakikada alkışlatacağınızın hikâyesi.

Yine sohbetlerimizden edebiyata yaklaşımını hep takdirle karşıladığım Fırat, hemen hemen bütün öykülerini edebiyatla, yazarlarla, kitaplarla ve diğer sanat dallarıyla birlikte kurguluyor. Bu yaklaşım, “Araya bir kitap adı sıkıştırayım, şıklık olur,” gibi bir sığlığın çok ötesine geçiyor. Öykücülüğün eşiğinde dolaşan kahramanın Sait Faik ve Orhan Kemal ile hemhal olması, Kadir İnanır’ın, Yılmaz Güney’in ve Ferzan Özpetek’in satır aralarına sinmesi elbette tesadüf değil. Tüm bu isimlerin öykülere taşıdığı ufacık sihirler var.

Bu doğrultuda kitaptaki iki bölümü ayrıca anmak gerekir belki de. İlki bizleri selamlayan Boğa Güreşi öyküsü. Bilmem öykünün büyüsünü bozar mı ama o kısacık ve sımsıcak öykünün dayandığı Picasso tablosunun replikasının Fırat’ın ofisinde asılı durduğunu anmadan geçemeyeceğim. Şöyle düşünün; bir yazar defalarca bir resmi izliyor ve büyük resmin, yani hayatın hem parçası hem bütünü, bir yanda matador öte yanda at ve hem de boğa olduğunu duyumsayıp size gözü açık geliyor.

Sonra, kocasının öykülerle ilişkisini duygusuzca sorgulayan eşin edebiyatı, kitapları sahaftan değil de D&R’lardan almak olduğunu sanmasına dair hikâye var, bu söz karşısında işsizliği yüzünde çıban gibi büyüyen adam. İkisini birleştirirsek, gerçekle kurgunun, erkeğin ve kadının, hayallerin ve işsizliğin, resmin ve sözün iç içe geçtiği öykülerle yüzleşiyoruz.

Bilindik laftır; edebiyatın derdi olmalı. İşte bu yönüyle de Akılsız Sokrates, toplumun her katmanına sinen dertlerin izini süren bir kitap. Zorla evlendirilen kadınlardan, kardeşinin elindeki bıçağı boynunda duyan homoseksüele, beyaz gelinliğiyle can veren Pippa’dan, Gezi’de yitirdiğimiz canlara kadar şiddet sarmalının paydaşı olan kişileri görüyoruz. Hatta öyle ki Kassandra Sendromu’na kapılmış memleketimizin yüzünde tokat gibi patlayan satırlar var metinde. Berkin’e kıyan polisin vicdan azabı çekemeyişi, eşinin o vahşeti görmemeyi tercih etmesi ve dahası. Ama yine burada, edebiyatın derdinin olmasıyla edebiyatın dertlenmesini, dertlerin melodrama dönüşmesini ayırt etmek gerek. O ince çizgiyi çok net çiziyor Fırat öykülerinde.

Fırat’ın, tadı damağımızda yaşayan ilk kitabı Hayat Apartımanı’ndan şimdi Akılsız Sokrates’e taşıdığı, kalıplaşmış kabullerin bayraktarı edebiyat sektörüne verdiği, anlamasını bilenin göreceği bir de cevabı var. Öykünün hacminden bahsediyorum. Son yıllarda atölye tornalarından çıkmış, iki üç sayfa standarda bağlanmış, eksile eksile sözden ve duygudan arınmış öykülerin istilası altındayız. Oysa genelde edebiyat, özelde ise öykü alabildiğine özgür olmalıdır. Öyküyü öykü yapan kaç sayfa olduğu değil, taşıdığı duygu ve sahiciliğidir. Akılsız Sokrates’te üç dört paragraflık öyküler de, onlarca sayfaya yayılan öyküler de ve hatta araya sinen küçük şiirler de aynı duyguyu taşıyor. Ama hepsi de ne kadar uzamaları gerekirse o kadar uzayıp, kısa kalmaları gerekiyorsa da susmaları gerektiği yerde susuyorlar. Duygusu kalıba sığmayan metinler bunlar. Yani Fırat’ın demesi o ki; bırak sana dayatılan ezberleri bir kenara, dilediğince yaz kardeşim.

Ben son sözü Kostas’a vermek niyetindeyim. Hangi Kostas mı? Sokrates’in torunu, belki kardeşi, kim bilir belki de babası. Kostas hakkında daha fazlasını, Akılsız Sokrates’i alıp Fırat’tan öğrenin. Bütün kadınlarda Maria gören adamın size söyleyeceği çok şey var.