“Haydi, kalk çabuk olmalısın, tam beş dakikan var hazır olman için. Ben arabada bekliyorum’’ tiz ses, şimdi kulaklarında, beyninde, vücudunun tüm hücrelerinde geziyor. Hava soğuk….
Yerin üç metre altındayım. Gözlerden uzaktayım. Görünmez olmak için illa ölmek mi gerekir? Benim gibiler için ölmenin yaşamaktan farkı yoktur….
Yoldaki su birikintilerinin arasında zikzak çizerek ilerliyordum bisikletimle. Yüzüme yüzüme esen rüzgâra inat, pedallara daha sert basıyordum. Karşıdaki irili ufaklı…
Bir lanetim var. Sabahın beşinde, doğduğum andan itibaren peşimi bırakmayan bir lanet, bir uğursuzluk benimle beraber gelen. Şans ve şanssızlık……
1. Her sabah, daha gün ışımaya başlamadan kalkıp ziyarete gidiyordum. Bu sabahki gibi. Kara ayakkabılar giyinerek. Bağcık mesaisinden sonra, doğrulduğum…
Her şeyi unutup köşedeki kafeye kendimi attım. İçerisi her zaman ki gibi kalabalıktı ama neyse ki sevdiğim masa boştu. O…
Mutsuzluğun dibinde, güneşin içinde, yatağımın en kenarına kıvrılmışken uyanıyorum. Emaneten yatıyor gibiyim bu yatağa, canım istemiyor geniş yatağın tadını çıkarmayı….
Bir şeyler yazmam gerek. Nasıl şeyler? Düşüneyim. Sıradan ama saldırgan. Gerçekte olmayan ama oldurgan. Bütün gün evde dolanarak ne yazacağımı…
Bu gece otuz beşinci yaş günüm. Ne demiş Cahit Sıtkı Tarancı: “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız…
Hava birden soğuyup, bir haftadır durmadan yağmur yağınca, sokaklar iyice boşalmıştı. Salonunun penceresinden silik bir silüet halinde seçebildiği Kız Kulesi…