
Birinden duymuştum; kavak ağaçlarının olduğu bir yerde bazıları kesilmelerini istemiş. Suyu çekiyor, sinek yapıyor, poleniyle insanı hapşırtıyor diye rahatsız oluyorlarmış. Bunu ilk duyduğumda şaşırmıştım. Bir ağaç nasıl suçlanabilir ki? Kendi doğasının gereğini yerine getirmekten başka ne yapar?
Kavaklar tabiatın aceleci çocuklarıdır. Diğer ağaçlar yanlara doğru dallanıp budaklanırken onlar göğe uzanır. Gövdeleri çok kalınlaşmadan, dalları meyveyle ağırlaşmadan büyürler. Dünyada fazla yer kaplamaya niyetleri yoktur sanki. Bu hâlleriyle, dar gelirli evlerin, aile üyelerine yük olmamaya çalışan hassas bireylerini andırırlar.
Gösterişsizdir kavaklar. Ne koca çınar gibi bilgeliği hatırlatırlar ne de sedir gibi gücü, ihtişamı. Ama yaşamın küçük ihtiyaçlarında izleri hep vardır: soğuk bir sabah ocağı tutuşturan kibrit, ev taşırken eşyayı saklayan sandık, çiftçinin ürününü koyduğu tahta kasa ya da tarlayı rüzgârdan koruyan doğal perde… Çoğu kez hepsi kavaktandır.
Yeri gelir kuşlara yuva, dertliye merhem olurlar. Bazen de yorgun bir göğse nefes verirler. Ihlamurun şifasına, zeytinin uzun ömrüne, meşenin dayanıklılığına öykünmeden, kendi paylarına düşeni sessizce yaparlar. Hatta asırlık ağaçlar kesilmesin diye Ayşeciğin defterinde, Ömerciğin kitabında kâğıda dönüşenler de çoğunlukla yine onlardır.
Bir de yol gösterir kavaklar. Hep bir sınırı işaret ederler; bir yerin başladığını ya da bittiğini haber verirler. Eskiden yol bilmeyenler yerleşim yerlerini onlara bakarak bulurmuş. “Kavak varsa köy yakındır” sözü de böyle doğmuş. Kavak ağacı suyu sevdiğinden, sulak yerlerde tutunur, çabuk boy verirmiş. Su varsa hayat vardır; hayat varsa köy vardır demekmiş. İnsana bir ocağa, bir kap aşa, tatlı bir yarenliğe yaklaştığını fısıldarlarmış.
Aşkın da ağacıymışlar. Eskiler, en esintisiz, bir tüyün bile kıpırdamadığı havalarda kavak ağaçlarını sallayan o bilinmez esintinin; insanı yerinde tutmayan, aklını çelen kendine özgü bir yelden doğduğuna inanırlarmış. Bu nedenle hayallere dalan, bastığı yeri görmeyen kimseler için “başında kavak yelleri esiyor” demişler.
Johannes Vermeer’in İnci Küpeli Kız tablosu gelir aklıma kavakları düşününce. Çünkü o tabloda da fazlalık yoktur; sanki dünya arka plandan silinmiştir. Karanlık bir boşluk içinde yüz, bakış ve inci küpenin ışığı kalır. Ressam gereksiz olan her şeyi çekip almış, geriye yalnızca anlamın kendisini bırakmıştır.
Kavaklar da biraz böyledir. Çevrelerini saran manzarayı geri iterler; onu görünmez kılarak kendilerini öne çıkarırlar. Bakışı fark ettirmeden yukarı taşırlar. Tarlanın ortasındaki geniş dallı bir söğüt gibi davetkâr değildirler; gölgeye çağırmaz, anı biriktirmezler. Bir salıncağı, bir çocuk kahkahasını üstlerinde taşımazlar. Ağaç olmak yeter onlara.
Hem mutlaka bir işe yaramaları da gerekmez zaten. Onlara bakmak, yapraklarının hışırtısını dinlemek bile yeter. Derler ki her ağacın rüzgâra söyleyecek bir sözü vardır. Kavaklarınki belki de en hüzünlüsüdür. Bu yüzden nice ozan dizelerinde onları anmıştır.
Nazım Hikmet’in Kavak şiirinde, ozanın yoldaşıdırlar. Onun her yaptığını görürler, bilirler. Sonunda şöyle der:
“Şahit ayıplarımıza,
Şahit kayıplarımıza,
Umudumuzun şahidi,
Şahit bitlenişimize,
Topraktaki işimize…
Hey gidi kavak, hey gidi!”
Kimi zaman ayrılığın ağacı olurlar. Orhan Veli, Hicret II’de sevilen bir şehirden ve orada bıraktığı aşkından ayrılırken, kavakları geride kalan hayatın sessiz tanığı gibi hatırlar:
“Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu;
Bir düşündüğü var.”
Böyledir işte kavaklar. Gün gelir Metin Altıok’un dizelerinde acının ardından ince bir ıslığa dönüşürler, gün gelir saat dokuzu beş geçe yapraklarını döker, bir milletin yasına karışırlar. Ama hep sessizdirler, gösterişsizdirler, boyun eğmezler. Huzur içinde göğe yükselirler, geride yalnız gönül okşayan bir hışırtı bırakarak.
Bu yüzden severim kavakları. İnsan da onlar gibi yaşamalı biraz: dimdik, sessiz, gösterişsiz…