
Haksızlık, edebiyatın en eski ve en derin damarlarından biridir. İnsanlık tarihine bakıldığında savaşlardan, aşklardan, zaferlerden bile önce insanın içini kemiren o duygunun yazıya dönüştüğü görülür: “Bana neden bunu yaptılar?” Belki de ilk ağıtlar, ilk destanlar, ilk şiirler bu sorunun etrafında doğdu. Çünkü insan, açıklayamadığı acıyı kelimelerle taşımayı öğrenen tek canlıdır.
Edebiyatın büyük kahramanları çoğu zaman güçlü insanlar değildir. Tam tersine; dışlananlar, yanlış anlaşılanlar, susturulanlar ve görünmeyenlerdir. Kafka’nın Dava’sındaki Josef K., bir sabah nedenini bile bilmeden suçlanır. Roman boyunca herkes konuşur ama kimse gerçeği söylemez. Asıl korku mahkeme değildir; suçun görünmez oluşudur. İnsan bazen işlediği bir suç yüzünden değil, suçsuzluğunu kanıtlayamadığı için tükenir. Kafka’nın karanlık koridorlarında dolaşan şey yalnızca bürokrasi değil, insanın çaresizliğidir.
Dostoyevski’nin kahramanları da benzer bir karanlığın içindedir. Suç ve Ceza yalnızca bir cinayet romanı değildir; vicdanın ve toplumun insan ruhunda açtığı yaraların romanıdır. Çünkü bazen insanın içinde dışarıdaki mahkemelerden daha ağır bir yargıç yaşar. İşte bu yüzden haksızlık yalnızca dışarıdan gelen bir darbe değildir; zamanla insanın içine yerleşen görünmez bir gölgedir.
Oğuz Atay’ın kahramanları neden sürekli yenilmiş hisseder?
Çünkü dünya çoğu zaman en çok düşüneni, en çok hissedeni yoruyor. Tutunamayanlar aslında hayata değil, dünyanın kurduğu acımasız düzene tutunamayan insanlardır. Aynı şey Çehov öykülerinde de vardır. Büyük felaketler yaşanmaz belki ama insanların içinde ağır ağır çürüyen bir kırgınlık dolaşır. Kimse yüksek sesle “Haksızlığa uğradım” demez; ama masanın üzerindeki soğumuş çay, kararan pencere camı ya da uzun sessizlikler her şeyi anlatır.
Belki de edebiyat bu yüzden gereklidir. Çünkü gerçek hayat çoğu zaman adil değildir. İyi insanlar kaybeder, kötü insanlar alkışlanır, kalabalıklar gerçeği değil kendilerine yakın olanı savunur. İnsanlar çoğu zaman haklı olanın yanında değil, güçlü olanın yanında durur. İşte tam bu noktada edebiyat devreye girer. Gerçek hayatta sesi bastırılanların yankısını kitapların içinde korur.
Victor Hugo’nun Quasimodo’su çirkin olduğu için yalnız bırakılır. Oysa kalbi, ona taş atan insanlarınkinden daha temizdir. Mary Shelley’nin Frankenstein’ı doğduğu anda canavar ilan edilir; halbuki onu canavara dönüştüren şey insanların korkusu ve dışlamasıdır. Edebiyat bize tekrar tekrar aynı şeyi anlatır: İnsan bazen kötülükten değil, uğradığı adaletsizlikten dönüşür.
Haksızlığa uğramak insanın dünyaya olan güvenini kırar. Çünkü insan bir süre sonra yalnızca başkalarından değil, kelimelerden de şüphe etmeye başlar. “Doğru”nun gerçekten bir anlamı olup olmadığını sorgular. İşte bu yüzden büyük yazarların metinlerinde sürekli aynalar, gölgeler, yağmur, karanlık sokaklar vardır. Çünkü adaletsizlik yalnızca ruhta değil, insanın çevresindeki dünyada da renk değiştirir. Şehirler daha gri görünür. Sesler daha uzak gelir. İnsan kalabalığın ortasında bile kendini terk edilmiş hisseder.
Ama yine de edebiyatın içinde küçük bir umut vardır. Çünkü yazmak, bir bakıma yok sayılmaya direnmenin başka biçimidir. İnsan bazen konuşarak değil, yazarak hayatta kalır. Bir mahkeme salonunda duyulmayan ses, yıllar sonra bir romanın sayfalarında yaşamaya devam eder. Belki de bu yüzden bazı cümleler bizi bu kadar derinden yaralar. Çünkü onları okurken yalnızca bir karakterin değil, insanlığın ortak kırılganlığının sesini duyarız.
Ve belki de en acı gerçek şudur:
Haksızlık hiçbir zaman tamamen unutulmaz. İnsan affetse bile, içinde ince bir çatlak olarak kalır. Tıpkı eski bir duvarda yıllarca duran bir nem izi gibi. Üzeri boyanabilir, saklanabilir ama tamamen yok olmaz.
Edebiyat ise tam o çatlağın içine bakar.
Orada büyüyen sessizliği dinler.
Ve herkes sustuğunda bile, gerçeğin hâlâ bir yerde yaşamaya devam ettiğini hatırlatır.