https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Kadının öyküsü, belki de kendi dinamiği içinde en eski anlatıdır. Bir zamanlar doğanın kendisiyle özdeşleştirilen, yaşamın kaynağı olarak görülen kadın, bugün çoğu kez adıyla değil, rolüyle çağrılan bir varlığa dönüşmüş olabilir.

İlk anlatılarda kadın, yalnızca bir insan değildir. Toprak gibi doğurur, su gibi yaşatır, ay gibi döngüler içinde yenilenir. Ona bakıldığında yaşamın kendisi görülür. Bu yüzden ilk kutsal öykülerde tanrıçalar vardır. İnsan, varlığını borçlu olduğu şeyi yüceltir; ona dokunmaktan çekinir, onu anlamaya çalışırken ona imgeler ya da anlamlar yükler.

Ama zamanla kutsalların diyalektiği değişir. Güç önem kazanır, doğanın önüne geçer. Kadın, evrenin odağından çekilip yaşamın kıyısına yerleştirilir. Önce tanrıçalıktan iner, sonra öykülerde susar, en sonunda gündelik yaşamın içinde sıradanlaştırılır. Bu sıradanlık, özgürlük değil; çoğu kez unutuluşun başlangıcıdır.

Orta çağ kadınların “cadı” diye damgalandığı dönem olarak geçer. Gerçekte yalnızca boş inançlarla değil; korku, dinsel yetke, toplumsal düzen ve kadın üzerindeki denetimle yakından ilişkilidir. Tarihe ise kadınlara yapılan zulüm “cadı avları’’ diye geçer. “Cadıların çekici” bu sürecin en etkili yapıtlarından biri olmuştur.

O yıllarda da benim çocukluğumda da bugün de bu sıfatı almak için ille büyü yapmak gerekmiyordu. Yalnız yaşayan kadınlar, şifacılar, doğum yaptıran kadınlar, toplumdan dışlanmış kadınlar, güçlü, sözünü sakınmayan kadınlar…. Yani kısaca “cadı’’ çoğu kez toplumun anlayamadığı ya da denetleyemediği kadının adsızlığının adıdır. “Cadı’’ damgası bugün belki aynı adla yok ama aynı ruhbilim disiplinleri de farklı kılıklarda varlığını sürdürüyor görünüyor. Kadın üzerinde ki baskı; sözle, bakışla, beklentiyle, etiketlerle kuruluyor. Çünkü kutsallıktan çıkış, her zaman görünür bir düşüş değildir. Kimi kez bu yitim, sessizce gerçekleşir. Kadın artık yüceltilmez, gerçekten tanınmaz da. O, bir ad olmaktan çok, bir işlev ya da nesne olur. Anne, eş, birinin kimliğinin parçası olur. Ama kendi adı, bu rollerin arasında giderek silikleşir. Ad, insanın varoluşudur. Birine adıyla seslenmek, onu bir bütün olarak benimsemektir. Kadının adının yokluğu ise onun parçalanmışlığını gösterir. O vardır ama tam olarak görünmez; konuşur ama sesi başkalarının diliyle şekil biçimlenir. Böylece kutsaldan geriye kalan da ne yücelik ne de özgürlüktür—yalnızca belirsiz bir varoluştur. Yine de bu öykü böylece eksiktir. Çünkü unutulan her şey, anımsanma olasılığını içinde barındırır. Kadın, kutsallığını geri kazanmak zorunda değildir; belki de asıl sorun, kutsal olmanın ötesine geçmektir. Kendi adını, kendi sesiyle kurabilmek… Başkalarının verdiği anlamları değil, kendi varlığının anlamını taşıyabilmek… Artık kadın, kendi öyküsünü kendisi yazmaya daha yakın olabilir.

Belki o zaman kadın ne tanrıça ne de adsız bir gölge olur. Yalnızca kendisi olur. Belki de insanlık, ilk kez o zaman gerçekten bir ad öğrenir. Başkasının verdiği değil, kendi seçtiği bir addır.