https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Kıyamet koptu. Kimsenin haberi yok.

İnsanlar kravat takıyor. Metroya biniyor. Kapılarda sıkışıyorlar. Trafikte bekliyorlar. Soluk benizli yüzler, ağırlaşmış bedenler, hedefsiz adımlar. Roy Andersson kamerasını kuruyor. Kayıt tuşuna basıyor. Kamera hareket etmiyor. Asla etmeyecek. Bu sadece bir film mi? Hayır. Ekranda nefes alan, soluk renkli, acımasız ve absürt bir tablo var.

Sinema dili hareket ister. Kuramcı Daniel Arijon, kameranın oyuncuyla ve mekânla girdiği o bitmek bilmez dansın kurallarını yazar. Kesmeler, kaydırmalar, omuz çekimleri, yakın planların yarattığı duygusal manipülasyonlar… Andersson tüm bu klasik görsel grameri elinin tersiyle iter. Kamerasını zemine çiviler. Sahne başlar, sahne biter. Kesme yok. Yakınlaşma yok. Panning yok. Burada sabit kameranın diktatörlüğü konuşur.

Seyirci kaçamaz. Çerçevenin dışına taşmak yasaktır. Kameranın bu kaskatı duruşu, modern insanın klostrofobik hapsini izleyiciye fiziksel bir acı olarak yansıtır. Bürokrasinin, otoritenin, betonlaşmış modern hayatın bireyi nasıl bir köşeye sıkıştırdığını anlatmak için sayfalarca senaryoya gerek kalmaz. Sadece o acımasızca sabit, kımıldamayı reddeden vizör yeterlidir. Karakterler o daracık, buz gibi çerçevenin içinde çırpınır. Çıkış yolu ararlar. Bulamazlar. Çerçeve onları ezer.

Kadrajlara yakından bakalım. Ekranda akan her bir saniye, bir müze duvarına asılmayı hak eder. Giorgio de Chirico tabloları ete kemiğe bürünmüştür. Perspektifi kasten bozulmuş odalar, sonsuzluğa uzanıyormuş gibi duran tekinsiz koridorlar, soluk bir ışığın altında ezilen eşyalar… Remedios Varo’nun metafiziksel kâbusları yeryüzüne inmiştir. Ufuk çizgisi kayıptır. İnsanlar birer vitrin mankeni gibi dikilir. Tenlerden kan çekilmiştir. Gri, soluk yeşil, kirli sarı. Renk paleti bile yaşamayı reddeder.

Sinematik ekfrasis tam da burada başlar. O meşhur trafik sıkışıklığı sahnesini düşünelim. Devasa bir otoban. Araçlar santim santim ilerler. Kornalar susar. Egzoz dumanı ve sessizlik. İnsanlar arabalarından çıkar. Beklerler. Sadece beklerler. Kameranın kaydettiği şey sıradan bir trafik çilesi olmaktan çok uzaktır. Orada, o sabit çerçevenin içinde felsefi bir buhran yatar. Modernitenin iflas belgesi ekranda donup kalır. İlerlemek imkânsızdır. Geriye dönmek yasaktır. İnsanlık kendi icat ettiği metal kutuların arasına sıkışmıştır. Bu kadraj, varoluşsal tıkanmışlığın devasa bir resmidir.

Sokaklarda tuhaf bir kalabalık yürür. Kendilerini kırbaçlayan takım elbiseli adamlar. Borsacılar, yöneticiler, sıradan memurlar… Sessizce, ritmik adımlarla ilerlerler. Sırtlarına inen her kırbaç darbesi, modern aklın çöküşünü yankılar. İnanç sistemleri paramparça olmuştur. İnsanlık yönünü yitirmiştir. Teolojik kriz artık takım elbise giyer. Sokak ortasında başlayan bu anlamsız ayin, aklın ve bilimin vaat ettiği aydınlık geleceğin karanlık bir parodisidir. Gökler sağırdır. İnsanlar ise çaresiz.

Bir başka köşede, uçurumun kenarında gencecik bir kız durur. Gözleri bağlıdır. Din adamları, politikacılar, bürokratlar saygıyla onu izler. Tertemiz yüzlü kız çocuğu aşağı atılır. Ayin tamamlanır. Toplum kendi geleceğini, kendi saflığını kurban eder. Bunu yaparken herkesin yüzünde aynı donuk ifade kalır. İfadesizlik, en büyük suç ortaklığıdır. Kimse itiraz etmez. Sistem, kurbanlar talep eder ve kalabalıklar sessizce bu talebi yerine getirir.

Kelimeler bu evrende tamamen işlevsizdir. Karakterler dudaklarını oynatır. Sesler çıkar. Konuşurlar. Ancak hiçbir şey söylemezler. Dil felsefesi temelden çökmüştür. Kelimeler havada asılı kalır. Karşı tarafa ulaşmaz. İletişim kopuktur. Kelimelerin içi acımasızca boşaltılmıştır. Sessizlik, söylenen tüm o yavan cümlelerden çok daha ağırdır. İnsanın gevezeliği, Tanrı’nın sessizliğiyle çarpışır. Ortaya absürt, kapkaranlık bir feryat çıkar.

İnsanlar sadece mekanizmanın parçasıdır. Kül rengi yüzleri, ağırlaşmış göz kapakları ve düşmüş omuzlarıyla birer hayaleti andırırlar. Yaşamazlar, sadece hayatta kalma taklidi yaparlar. Etraflarındaki yıkımın farkına varamayacak kadar yorgundurlar. Modern yaşam onları posası çıkana kadar çiğnemiştir.

Roy Andersson acımasız bir yaratıcıdır. Dünyasını milimetrik bir hesapla kurar. Kusursuz bir görsel gramerle, seyirciyi o klostrofobik çerçevenin içine hapseder. İkinci Katından Şarkılar, modern insanın en ritmik ağıtıdır. Kara mizahın doruklarında gezinir. Güleriz. Fakat gülüşümüz boğazımızda düğümlenir. Ekrandaki o soluk yüzlerde kendi çaresizliğimizi görürüz.

Bizler o ikinci kattayız. Göklerin sağırlığına inat kendi şarkımızı söylüyoruz. Şarkı eksik. Ritim bozuk. Kelimeler anlamsız. Sesimiz sadece kocaman bir boşlukta yankılanıyor.