https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Az önce biri önümden geçti. Onlardan birisi. Kendi kendime dedim, acaba günü gelince ben de mi ağaracağım? Ağartıp unutturacak mı dünya bana? Ne kadar unuttuğum şey varsa o kadarı daha beyazların içinde mi kaybolacak?

Önümden az önce geçen adamın saçları o kadar ak idi ki anneannemin sonradan sonraya firketelerle topladığı saç tellerinin gölgesinde tek bir karaltı bile kalmamış kafasını düşündürdü. Düşünmemek istedim, bir yandan ise düşünüp bilmek. İlk topumla mesela ne zaman oynamıştım? Herhalde rengi ne beyaz ne siyah. İlk kez gökkuşağını hangi anda görmüştüm? Her renkten birinin içinde olduğu. Her şeyiyle hepsi hayal meyal aklıma gelmekte. Peki, ilk sevgilimin ismi neydi? Bakın işte bunu o kadar bile anımsayamadım. Anımsayamadım da damağıma kekremsi anneanne reçellerinin bıraktığı tat gelip düştü. Ne zaman vedalaşıp birbirimize güle güle dediysek okuldan ev dönüşlerinde bu tat ile karşılaşmamdandır. Bu ilk tattığım tatlının kekremsiliğiyle anneannemin kafasına yeni aklar düşmeye başlamıştır ve orada firketelerin henüz hiçbir işi yoktur.

Benim saçlarım ise bu ince kısa tokalarla hep toplu dururdu. Sarı saçlarım. Herkes beyazlamışlar sanırdı. Okulda daha önce sarı saçlı kız görmediklerinden. Bana da burada kara saçlı çocuklar tuhaf gelmekteydi. Onlar ve ben ancak zamanla birbirimizi kanıksayabilecektik. Sevdiğim çocuk mu? Onun saçları da sarı. Biz ikimiz iki sarı, birbirimize uyum sağlayabiliyorduk.

Hayata artık zor uyum sağlayabiliyorum. Kimi buna bunalım adıyla kimi de ne çok kendimi eve kapatıp duruyorum gözüyle bakıyor. Hiçbiri olmadığını gayet iyi biliyorum. Geçmişimi. Ben şimdi geride kalan ve gelmeyecek gibi duran geçmişi özlüyorum.

Özlenecek pek bir şey kalmamış. Sokaklar değişmiş. İnsanlar. Evler, araba modelleri, giysiler. Eski evler bile. Sıvayıp boyayıvermişler. Yeniymiş gibi oluvermişler. Pıtrak gibi birçok binanın yanında yine de eskiliklerini bir yerlerden fısıldarlar. İhtiyarlar ise hep aynı! Her nasılsa hiç değişmezler. Geçmişe dair ne varsa anımsatıp dururlar. Dünyadaki tek tutunacağım dallar. Ama içlerinden kimi görürsem göreyim anımsarım da duyamam, tadamam. Hani herhangisi çıksa. Çıkıp gelse, kulağıma fısıldasa: ‘Ben oyum.’ ya da ‘Şuydum’, dese. Birinden birine elma şekerci, bir ötekisine pamuk helvacı diyebilsem. Etrafıma üşüşüverseler. Birdenbire. Anneannemin reçelinin tadı da yoktan damağıma gelecek. Gelip orada kalacak. Gitmeyecek. Böyle olursa ilk sevgilimi de hatırlayabilirim. Kim bilir? Belki sapsarı saçları aklıma gelip konar. Hani güneş açsa. Gökyüzünün köşesinde öteki renkleriyle soluk mu soluk pembenin de bulunduğu tanınmadık gökkuşağı. Sokağa çıksam. Buraya geldiğim gün gibi olsa. Saçlarımıza aklar düşmese. Olabilir mi?  Bana öyle geliyor ki mümkün. Sonra bir ömür boyu.

Bir ömür gibi beklemek. Halen beklemekteyim. Gezindiğim eski ama yeni sokaklarda, ilkokulumun önünden geçerken ve hatta pamuk helvacı ile elma şekeri satanları ayan beyan artık anımsarken. Eve girip evden çıkmaktayımdır. Ne zaman gelecek diye. Sanırım bilip bulamam. Aradığımı. Beklentiler, başka beklentileri doğurup beraberinde getirirken. Benden giden ne, soramam. İyice mi ne hatırlamayacağımdan.

Her şey ne zaman mı başlamıştı?  Çoğu siyah beyaz ve cızırtılı. Tıpkı kimsenin bilmediği hurdaya çıkmış televizyonlar gibi. Bir tek eski püskü giysilerin içerisindeki ihtiyarları görünce az buçuk bir şeyler. Onları da görmesem? Peki o zaman nasıl anımsardım? Gelmeyecek olsa geçmiş. Nasıl yaşardım? Üstelik şimdi ise özleyecek hiçbir şey yokken. Ne çocukluk kalmış. Bir çocuğum? Ayrıldığım adam? Sevgili? Ne tat ne koku. Hiçbir his. Varsa yoksa geçmiş. Her şey geçmişte kaldı. Başka yerden geldiğim bu ülke de başka bir yer oluverip çıktı. Zaman çabuk aktı.

Zaman değişse de yaş almanın ve ihtiyarlamanın değişmemesi güzel. Hem çok. Hoş ki günü gelince ihtiyarladığımda şimdi ve çocukken yakışmayan aklar bana yakışıp eskisi gibi o ince kısa tokalarla yeniden saçlarımı topladığım ve tutamından tek telinin bile gölgesi düşüp ağartıları kapamadığında ben de herhangi birine hatırlatabilirim. Gelmeyecek geçmiş günlerini şayet fark edip bana bakarsa kendisine götürebilirim. Yapabilir miyim bunu? Neden olmasın.

Handiyse yanımdan saçlarını toplamış yaşlı kadının biri de geçiyor. Ona bakıyorum, sanırım ilk topumun rengiyle fuları aynı: İyice mi ne açılmış pembe. Huzursuzluktan mı? Yoksa bir anlık mutluluktan? Saçlarımı savuruyorum. Hafifçe salınıyorlar. Anneannesi olabileceği besbelli yanındaki küçük çocuksa bana bakıyor. Saçlarım beyazladı sanıyorum. Evim olduğunu bildiğim bir eve giriyorum, evden çıkıyorum. Bu sefer eski püskü kıyafetlerim üstümde. Hem ta ne zamandan kalmalar. Az önceki kadının fuları boynuma takıyorum. Bunun da onunkisi gibi rengi atmış. Benim de nefret ettiğim firketelerle birlikte yürüyorum. Artık beklemiyorum. Bu kez saçlarım sarı değil, salınmıyor da. Bir türlü biliyorum. Yaşlandığıma sevineceğim, ihtiyarladığıma. Sonunda. Hem neredeyse.