https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

          Haftanın her günü şehir yeni yeni uyanırken yürüyüş yaparım. Uzun zamandır, özel yapılmış yürüyüş yollarındansa, şehrin ara sokaklarında dolaşmayı tercih ediyorum. Kaldırımlara hapsolmuş ağaçlara dokunup kendi aklımca onların yalnızlığına ortak olmaya çalışır, apartmanların bahçelerinde açan çiçekleri seyrederek yürürüm. Sokaklara sağlı sollu park eden arabalarla doludur bu sokaklar. Her gün birbirinin yerine park edebilmek için fırsat kollayan araçların içinde bir tanesi var ki hep aynı yerde park edilmiş olarak bekler. Tam evimin kapısının önünde. Hiç hareket etmez, şoför koltuğuna kimse oturmaz. Ben yürüyüşe çıkarken arabanın sahibi elinde içi su dolu kovası ve bezi ile gelir, yavaş yavaş, bıkmadan usanmadan her gün arabasını temizler. Yürüyüşümü bitirip eve döndüğümde o halen pür dikkat arabasını temizlemeye devam etmektedir.
           Peki neden? Neden bir insan bir eşyaya bu kadar bağlıdır? Bu arabaya sahip olabilmek için kaç yılını feda etmiştir? Bu soruların tek bir cevabı vardır. Korku. Sahip olduğunu kaybetme korkusu. Peki ben niye yürüyordum? Sağlığımı kaybetmemek için olabilir mi? Ne ben bilebilirdim onun daha önce bir araba kaybetmediğini, ne o bilebilirdi benim hangi sağlık sorunumu atlatıp bugün yürüyebilir hale geldiğimi. Bugün yaşadığımız korkular, dün yaşadıklarımızın getirisi.
Ne zamandan beri üzerimize sinmiş olabilirdi korkularımız? Homo  sapiensin atalarının bilinen tarihi MÖ 700.000 li yıllara dayanmakla birlikte, Birleşmiş Milletler Nüfus Değişiklikleri Belirteçleri ve Sonuçlarına göre, modern Homo Sapiens’ in yaklaşık MÖ 50.000 yılları civarında ortaya çıkmış olması kuvvetle muhtemel. Bu 50.000 yıllık dönem, akıllara, şimdiye kadar kaç insan doğduğu sorusunu da getirmektedir. Tam 108 milyar insan ve 108 milyar korku binlerce yıllık hafızamızda yer etmiş ve bu nedenle de mitlerde, dinlerde, sinemada, edebiyatta hep korkudan beslenmiştir insanoğlu.
Mitlere baktığımızda karşımıza çıkan ilk korkunun taht korkusu olduğunu görüyoruz. Evrenin tahtına oturan ilk tanrı Toprak Ana Gaia, kendisine eş olsun diye yaratır Uranos’u. Tahta oturan Uranos, bir süre sonra tahtını eline geçireceğini düşündüğü çocuklarından korkar delice ve bütün çocuklarını Gaia’nın karnına geri iter. Kronos, en güçlü ve cesur oğul,bir şekilde kurtulur ve kendi elleriyle yok eder babasını. Artık kainatın efendisiKronos’ tur.  Kardeşi Rhea’yı eş yapar kendine ve bir süre sonra, kendisinin babasını tahttan indirmesi gibi, kendi çocuklarının da onu tahttan indirmesinden korkmaya başlar ve yutar bütün çocuklarını. Bir tek Zeus’ u kurtarabilir Rhea. Su perilerinin yanında büyüyen Zeus, gizlilik içerisinde büyütülür ve yetişkinliğe erdiğinde, bir kadeh nektara koyduğu iksiri babası Kronos’a içirir. Kronos, nektarı içtiğinde kusar ve yuttuğu çocuklarını yani Zeus’un kardeşleri olan Poseidon, Hades, Demeter, Hera ve Hestia’yıçıkarır midesinden.Tüm çabasına rağmen korktuğu başına gelmiş ve tahttan indirilmiştir. Zeus’ tur artık Olympos’ un kralı.Toprak ana Gaia ile başlayan ve tanrıların binlerce yıldır,evlatlarını yok edip babalarını öldürmeye doyamadan devam ettirdiği taht korkusu süredursun, tanrıların gazabı üzerine çöken, Homo sapiensler, hangi korkularla boğuşuyor acaba?
Kişisel korku tarihimiz,başımıza bir şey gelmesinden korktukları için yanlarından uzaklaşmayalım diye ebeveynlerimiz tarafından öcülerle korkutulmamızla başladı. Sonra, masallarda ki cadı üvey annelerden o kadar çok korktuk ki annelerimizi, babalarımızı kaybetme korkusuyla, bağımlı yetişkinler olduk çıktık. Bir türlü kişiliğini bulamayan eğitim sistemimiz sonucunda başarısızlık korkusu sardı her yanımızı. En iyi okullarda okuyup, en çok parayı kazandığımız mesleklerimiz olmazsa, mutsuz olacağımız korkusu işlendi beyinlerimize. Mutsuzluk korkusu öyle sardı ki her yanımızı, sırf bu korkularımız yüzünden en çok satanlar listesinin başına kişisel gelişim kitapları oturuverdi. Daha mutlu, daha mutlu daha mutlu olmalıydık. Şimdi ki zamanla değil de gelecek zamanla yaşamayı öğreti haline getiren, mutluluğu geleceğin içine saklayan, bir sisteme kurban ettik umutlarımızı. Mutsuzluk korkumuz yüzünden büyüttüğümüz sistem, umutlarımızı gelecek beklentisinin içine hapsetti. Oysa salt mutluluk varmıydı gerçekten?
MarcAuge,  Yaşsız Zaman adlı kitabının bir bölümünde şair Rilke’ den bahseder. Diyor ki Rilke arkadaşı Erdmann’ a gönderdiği mektupta ‘’Mutluluk zaten var olan şeyler üzerinden güzel vaatlerde bulunan bir takımyıldızıdır. Mutluluğun zihnimizi teşkil etme biçimi oldukça zayıf olmalı, zira yerini hemen ne kadar süreceğini düşünmeye ve bu konuda endişe etmeye bırakır.’’ Rilke’ ye katılmamak mümkün değil. Endişelerimiz bir süre sonra yerini korkuya bırakmaktadır. Arsızdır korku. Elimizi versek kolumuzu bırakmaz. Verdikçe alır,  kıymet biçtikçe şımarır. Kararlarımızda ki tek yön verici etken oluverir. İlişkilerimizde ki varlık gösterme stilimizi oluşturur, sevdiğimize aşkımızı söyletmez, başarısızlık korkusu ile pasifleştirir, bazen de uçakolup yerleşiverir bilinçaltımıza, seyahat özgürlüğümüzü kısıtlar.
           Farklı geçmişlere sahip insanların bugün farklı kişisel korkulara sahip olması doğal değil midir? Bu nedenle birbirimizi korkularımızla yargılamadan, kendi korkularımızla yüzleşip onları kontrol edebilme yollarını aramalıyız. Korkularımızın esaretinden kurtuldukça güçlenip, korkularımıza hapsolmaktan kurtulabileceğimizin bilinci ile bir yaşam sürmenin yollarını aramaktır belki de çaremiz.