https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Nabokov’un Çiçek Dürbünleri
Vladimir Nabokov’un öykülerinin her biri adeta yaşadığımız dünyaya bir çiçek dürbünü ile bakmamızı sağlayan illüzyonlardır. Kendisi bir kelebek bilimcidir. Bir çiçek dürbünü ile etrafımıza bakacak olursak göreceklerimiz tıpkı Rus yazarın hayran olduğu kelebekler gibi rengarenk ve son derece estetiktir. Onun öykülerindeki amaç da estetik olanı ifade etmektir. Bunu şu sözleri ile özetler:

“Ben ne didaktik edebiyat yazarıyım, ne de bu edebiyatın okuyucusuyum. Benim için bir sanat eseri kabaca ‘estetik mutluluk’ diyebileceğim şeyi sağladığı sürece varolur.”

Kuşkusuz yaşadığımız hayatın olumlu ve memnun edici yönleri olduğu kadar, katlanılmaz  yönleri de vardır. Nabokov’un estetik mutluluğa ulaşma çabası yaşadığımız hayatta var olan şeylerin katlanılmaz yönlerine olan bir tepki olarak değerlendirilebilir. Bu katlanılmazlığı açıkça ifade etmese de, öykülerinin içine ustaca monte ettiği hicivli anlatımlarında bunu yakalamak mümkündür. Tam da bu noktada sanatın tanımlarından birinin var olandan var olmayana kaçış olduğunu hatırlamak isabetli olur. Sözü edilen hicivler var olanın katlanılmaz yönlerinden uzaklaşmayı temsil ederken; öykülerinin güçlü estetik yönü adeta var olmayana ve ulaşılamayana erişme çabasını temsil eder. Gökkuşağına ulaşıp dokunmanın imkansız olduğunu biliriz. Nabokov’un edebiyat dünyasına armağan ettiği çiçek dürbünleri gökkuşağına dokunmamızı sağlamaz belki ama o hissi yaşatmayı vadeder.

Rus yazarın sözünü ettiğimiz amaçlarına ulaşmak için kullandığı araçlardan belki de en önemli olanı izlenimlerdir. Onun yazı sanatına olan izlenmci yaklaşımı tıpkı izlenimci ressamların resim sanatına olan yaklaşımına benzer. Bu akımının etkisindeki ressamların tablolarında hemen hemen hiçbirşey doğadagöründüğü gibi değildir. Onlar doğayı gözlemlerler ve  kompozisyonu kendi zihinlerinde rafine ettikten sonra tuvale yansıtırlar. Sonuç olarak ortaya çıkan resim sanatçının doğaya baktığı andaki izlenimlerinin tuvale yansımış şekli olur.  Buna örnek olan Vincent Van Gogh’un ünlü “Yıldızlı Gece” tablosunu gösterebiliriz. Bu tabloya baktığımızda gökyüzününadeta çalkalanmakta olduğunu görürüz. Ayrıca kocaman sarı yıldızların çevresindeki aylalar hiç olmadığı kadar büyüktür. Gerçek hayatta ne gökyüzünü bu şekilde çalkalanırken görürüz ne de yıldızların aylalarını bu şekilde büyük görürüz. Nabokov’un öykülerinde de benzer bir durum söz konusudur. Tabiattaki gözlemlerini ve duyumlarını bizlere olduğu gibi ifade etmek yerine önce kendi zihinsel süzgecinden geçirerek değiştirir ve izlenimleri olarak aktarır. Örneğin öykülerinin birinde piramidimsi bir mozoleyi kremalı şambaba tatlısına benzettiğine tanık olabiliriz. Elektromanyetik bir dalga olduğunu bildiğimiz ışığınapansızın elma ağacı yeşili renginde bir sıvıya dönüşüp odamızın penceresinden içeri akan bir çağlayana dönüştüğüne tanık oluruz. Ya da bir akvaryumda gördüğümüz ve lisedeki biyoloji öğretmenimizin eşeyli ürediğini söylediği balıkların aslında portakal kabuğundan oyulmuş olduğunu öğreniriz…Bu tiptasvirlerin tümü onun anlatılarını özgün hale getiren şeytani detaylardır.Aynı zamanda onun yazı sanatına getirdiği biçimsel yeniliklerdir ve sonrasında gelen postmodernist yazarlara örnek olmuştur.

Nabokov’un oldukça fazla izlenimsel detay içeren tasvirleri mekan duygusunu güçlendirerek okurları öykünün içine çeker. Yine de bu tasvirlerin ne kurgu ile ne de çatışmalar ile bir ilgisi vardır. Herhangi bir simgesel anlamı da yoktur. Ne olay örgüsündeki bir geri dönüşün parçasıdır ne de herhangi bir geçişe hazırlıktır. Tam da bu noktada onun öykülerini okurken hangi beklentiler içinde olmamız ya da olmamamız gerektiğini belirtmek doğru olacaktır. Zira bunu anlayabilmek için öncelikle onun yazı sanatına olan bakış açısını anlamak gerekir. Rus yazaredebiyat öğretmenlerinin sorduğu “yazarın amacı nedir” gibi soruların onun eserlerinde bir karşılığının bulunmadığını ifade eder. Eserlerinde konunun ne olduğundan çok onun nasıl işlendiğinin daha önemli olduğunu vurgular ve herhangi bir mesaj vermeyi amaçlamadığını belirtir. İlaveten bu biçimci yaklaşımın içinde insan faktörü ve doğa sevgisi gibi konular onun okuyucuya aktarmak istedikleri arasında ilk sırada yer almaz. Tabii ki bir sanat eseri okuyucusuna duygu aktarmalıdır ve Nabokov’un öykülerinde de bu aktarım vardır. Ancak öykünün amacı olacak seviyede değildir. Mesela Sait Faik’in öykülerinde okuyuculara yaşamasevincini aktaran ve doğayı sevdiren mucizevi efsunu Nabokov’un öykülerinde bulmayı umut etmek pek de yerinde bir beklenti olmaz. Ayrıcaeserlerinin didaktik yönünün olmadığını belirtmiştir.Bu yüzdendir ki okuyacağımız öykülerden dönemin Rusyası ya da Almanyasıile ilgili bir fikir edinmeye çalışmak da yersiz olacaktır.

Öykülerin biçim yönünün ön planda oluşu onların edebi kalitesini azaltmamakla birlikte tam tersi bir etki yapar ve onlara özgünlük katar. Böylece onun öykülerini ilk bakışta diğerlerinden ayırmamıza olanak sağlar.Bu özgünlük onun yenilikçiliğinin belgesidir adeta. Stanford Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık dersleri veren Nabokov’agöre edebi eserleri bir kez okumak yeterli değildir.Birinci okumada öyküyü oluşturan temel unsurlar öğrenilir. Mekan, zaman, karakterler gibi. Ancak ikinci, üçüncü ve dördüncü okumalar farklıdır. Bu defa ana unsurları öğrenmek gibi bir kaygımız olmadığından mental gücümüzü eserin sanatsal tarafını anlamaya yönlendirebiliriz.Bu sanatsal kısım ise yukarıda belirttiğimiz estetik mutluluğa açılan yegane kapıdır ve bu estetik mutluluğun kaynaklarından biri de onun öykülerindeki izlenimlerdir.

Öykülerinin defalarca okunmasını isteyen Nabokov’un kelebekbilimci oluşu detaylar konusunda ne kadar titiz olduğunun kanıtıdır adeta. Onun kelebeklere karşı olan sevgisi herkesçe bilinir. Kuşkusuz sevmek bir sanattır. Detaylar ise sevdiğimiz bir şeye ilgiyle yoğunlaştığımızda görebildiğimiz unsurlardır. Bu bağlamda ‘Tırtılcı’ öyküsü Nabokov’un iki büyük sanatını bir araya getirmesi yönüyle dikkat çeker. Bunlar yazma sanatı ve kelebekleri sevme sanatıdır.Öyküde konu edinilen kelebek dükkanını ve sokağı anlatırken yine detaylı ve kendine has izlenimlerini kullanır:

“Tramway numaralarından birini kendine çekip alan sokak, kalabalık bir caddenin köşesinde başlıyordu. Uzun süre kimse farkına varmadan sürünüp gidiyordu, vitrinler ya da bunun gibi sevinçler olmaksızın. Sonra küçük bir meydan geliyor (dört sıra bir hercai menekşe tarhı), troleybus bunun çevresini hırıldaya-hışırdaya isteksizce dolanıyordu…Halka halka tombul kahverengi ve gri sosisleriyle bir şarküteri ve sonra birden, birdenbire bir kelebek dükkanı…Geceleyin hele hava yağmurlu olduğunda, asfalt bir fokun sırtı gibi parlarken…sokak göz kırparak koşup giderken…”

Karakterler arasındaki çatışmalar öykülerde birinci plandadır diyemeyiz. Rus yazar karakterlerin girifit ilişkilerini öykülerin sanatsal yönlerinin önüne geçirmez genelde. Sembol kullanmaktan hiç hoşlanmadığını ise yine kendisi çok net biçimde itiraf eder. Dolayısıyla öykülerdeki bir unsurun herhangi bir şeye atıf yaptığını düşünmek yersizdir. Olay örgüsü de tüm sebeplerden dolayı genellikle karmaşık değildir. Öyküler çoğunlukla okura soru sordurmaz ya da bir düşüncenin iki zıt kutbu arasında gelgit yaratmaz. Yaşanan olay ne olursa olsun bir sonuca varır. Nabokov sanki öykünün başlangıcında elimize sönük bir balon tutuşturmuştur ve okudukça şişen balonun mutlaka patlayacağını biliriz. Ancak patlamayla gelen sonun şiddeti değişiklik gösterir. Kimi zaman karakterlerin hayatlarındaki en önemli olaylardan biri olur ve oldukça şiddetlidir. Kimi zaman da hayatın içinden kısa bir kesit olur ve neredeyse hissedilmez. ‘Fiyakalı Bir Zat’ öyküsünde trene binen çapkın bir yolcu aniden karar değiştirerek varacağı şehirden önce trenden iner. Kısa bir macera yaşadıktan sonra aynı trenle asıl gideceği yere doğru olan yolculuğuna devam eder.Fiyakalı zatın belki kendisinin bile unutacağı küçük bir kaçamağa şahit oluruz. Bu öykü ile ilgili hatırlayacağımız en son şeylerden biri sonunda ne olduğudur. ‘Tırtılcı’ öyküsünde ise başkahraman olan tırtılcımız öykünün sonunda ölür ve öykü gerçektenşiddetli bir sonla bitmiş olur. Kuşkusuz böyle bir son akıllarda kalır.  Ölümler sadece ‘Tırtılcı’isimli öyküde karşımıza çıkmaz. ‘Talihin İşi’, ‘Ejderha’, ‘Çorb’un Dönüşü’, ‘İntikam’ isimli öykülerde de ölümle karşılaşırız. Öykü romana göre kısa bir metindir ve yazarlar kimi zaman şaşırtma yoluyla öyküyü daha etkileyici ya da çarpıcı hale getirmek için ölümü işlerler. Nabokov’un ölümü zaman zaman kullanmasını anlatılarında görecezayıf kalan kurguyu ve olay örgüsünü güçlendirilme çabası olarak görmemek gerektiği kanaatindeyim. Çünkü böyle usta ve ne yaptığını çok iyi bilen bir yazarın kaleminden çıkan güzel öykülerin şaşırtmaya ihtiyaç duymadığı su götürmez bir gerçektir.Kaldı ki bizi öykünün içine çeken ve bu deha yazarın sanatının çıkış noktası olan detaylı betimlemeler aynı zamanda karakterlerin ve onların bulunduğu mekanların gözümüzün önünde son derece gerçekçi biçimde canlanmasına sebep olur. Böylece başlarına gelen olayları daha gerçekçi hissetmemizin yolu açılır. Örneğin ‘Tırtılcı’ isimli öyküde kelebek dükkanının ve tırtılların detaylı izlenimsel tasvirleri çok yoğundur, böylece başkahraman Pilgram’ın dünyası ile ilgili yoğun bir görsel bilgiye sahip oluruz ve adeta onun olduğu dünyaya geçiş yapıp onunla tanışırız.Nabokov başkahramanı Pilgram’a acımasız davranıp da öldürmeden önce uzak ülkelerdeki kelebekleri görme konusundaki dayanılmaz isteğini de son derece etkili biçimde vurgulamayı ihmal etmez. Böylece ölümü sonrasında onun bu isteğini yerine getirememiş olmasına üzülmemiz için bir zemin de hazırlamış olur:

“Yakıcı, neredeyse hastalıklı bir yoğunlukla arzu ettiği şey uzak ülkelerdeki en ender rastlanan kelebekleri kendi eliyle avlamak, onların uçuşunu kendi gözleriyle görmek, beline kadar yemyeşil otların içinde durup, kayan ağın hışırtısını, sonra ağın tülünün üzerlerine kapandığı öfkeyle çırpınan kanatları hissetmekti.”

Nabokov ilerleyen satırlarda ‘Tırtılcı’ isimli öykünün ince örgüsünü bu duygu üzerine kurar.Öykünün özellikle başlarında son derece yoğun olan süredurumsal betimlemeler sonlara doğru kendisini mecburenöykülemeye bırakır. Çünkü betimlemeler öyküdeki olayların akıp gitmesine engel olmuştur. Öyküleme tekniğini adeta yelkenlerini şişiren bir rüzgar gibi arkasına alarak ilerleyen öykü gerilimin tırmandığı zirve noktasında son bulur. Tüm öykülerin bu şekilde bittiğini söyleyemeyiz ancak gerilimin zirvesinde biten öykülerin sayısı hiç de azımsanacak seviyede değildir.Aynı zamanda bir satranç problemleri yaratıcısı olan yazarın öykülerinde dikkat çeken bir diğer unsur kişileştirmedir. Nabokov edebi metinleri kurmaca olarak görür ve yazarın yeni bir dünya ya da evren yaratmak üzere kalemi eline aldığını savunur. Ona göre edebi anlatılar insanlıktan ve tarihten ziyade yazarın kendisine aittir ve okur bir öykünün başına geçtiğinde bunun bir edebi metin ve kurmaca olduğunun farkında olmalıdır. Hiç kuşkusuz kurmaca dediğimizde fizik kanunlarını bile baştan yaratarak yeni bir evren oluşturabiliriz zihnimizde. Bu kurgu gereği her insan bir nesneye dönüşebilir. Ya da her nesne bir insanın yaptığı davranışda bulunabilir. ‘Talihin İşi’ isimli öyküde kahramanımız Prenses Uktomski tren garının saatine baktığında yelkovanın canlandığına şahit oluruz mesela:

“Prenses Uktomski duvardaki saatin yaldızlı yelkovanın sert sert baktı. Yelkovan öne doğru atıldı. Bir dakika sonra yeniden silkindi…”
Aynı şekilde ‘Kötü Bir Gün’ isimli öyküde sarkık eğrelti otlarının dörtnala koştuğunu ve bir demirci atölyesinin sanki insanmışçasına çömelmiş olduğunu okuruz. Tüm bu yazı manevraları Nabokov’un yarattığı kurgu dünyayı çeşitlendirenrenklerin binbir türlü tonundan sadece birkaçıdır.
 
Kaynaklar:

  1. Vladimir Nabokov, “Bir Günbatımının Ayrıntıları” (İstanbul, İletişim Yayınları, 2012)
  2. Hasan Çakır, “Öykü Sanatı” (Konya: Çizgi Kitabevi, 2002)
  3. Vladimir Nabokov, “Edebiyat Dersleri” (İstanbul, İletişim Yayınları, 2017)
  4. L.N. Tolstoy, “Sanat Nedir” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015)
  5. Perihan Özcan, “Nabokov” (K dergisi, Haziran 2007)