https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Roman Polanski, trajedi dolu, hırpalayıcı filmi Pianist ile Wladyslaw Szpilman’ın gerçek yaşam öyküsünü anlatıyor. Wladyslaw Szpilman’ın otobiyografisinden uyarlanan film, 1939 yılında, II. Dünya Savaşı’nın hemen başlarında Polonya’nın Alman işgali ile gelişen olaylarla başlıyor. Polonya’nın en yetenekli piyanistlerinden biri olan Szpilman’ın ve ailesinin Nazi işgalinden sonra değişen yaşamları, savaşın sonuna kadar devam eden süreçte ele alınıyor. Annesi, babası, iki kız kardeşi ve kafasının dikine giden erkek kardeşi ile birlikte aynı evde yaşayan Szpilman,Varşova Radyosu’nda işgalden önce yayın yapan son kişi. Hatta radyo binası Naziler tarafından bombalanırken bile piyanosunu çalmaya devam ediyor…

İngiltere ve Fransa’nın savaşa girmesi ile umut dolan aile, zaman geçtikçe, aslında sonun baslangıcında olduklarını farketmeye başlıyor. Kafe ve restoranlara girmesi yasaklanan Yahudiler, kaldırımlardan, park banklarından dışlanmaya, kendilerinin Yahudi olduklarını belli edecek kol bantları takmaya zorlandıklarında ve belirli miktarda paraya sahip olmaya kadar varan aşağılama politikası ile yüz yüze kaldıklarında, Naziler’in onlar için planladığı sonu kavramaya başlıyorlar.

Çıkar yol aramaya çalışan, bir anlamda hayatta kalmaya çalışan yüz binlerin hikayesini Szpilman ve ailesinin üzerinden anlatmayı seçen film, gittikçe Polonya Yahudileri’nin çaresiz ve karanlık bir geleceğe doğru yol aldıklarını gösteriyor. Kendisine ve asi kardeşine yapılan Yahudi polisi olma imkanını da elinin tersiyle iten Szpilman, toplama kamplarına götürülmek üzere ailesi ile tren vagonlarına bindirilirken son anda kurtuluyor. Ailesi kampa doğru tren ile uzaklaşırken, Szpilman’ın bundan sonra saklambaca dönecek hikayesi şekillenmeye başlıyor.

Gerçekçiliğin bir an bile ödün vermediği film, ilerledikçe daha da belirginleşen tarihsel gerçeklerin de yardımı ile güçlenmekte. Sayıları binlerce olan ceset dağlarını, gaz odalarını, insan fırınlarının tüten bacalarını, toplama kamplarını göstermeden Varşova şehrinde ve daha sonra 400.000’e yakın Yahudi’nin yerleştirildiği kentin duvarlarla birbirinden ayrılan gettolarında ele alınan öyküsü ile, Yahudi soykırımını farklı bir noktadan ele alması, Pianist’i kendine özgü bir film yapıyor. Kullanılan simgesel sinematografi ile aklımızın bir köşesinde yeri olan bu soykırımın nasıl planlanıp, uygulandığını hatırlatırken, insan denen canlının nasıl av ve avcı olarak ikiye ayrılabileceğini, bu ikilem içinde av konumunda olanın hayatta kalma isteğinin nasıl güçlü bir içgüdü olarak ortaya çıkabileceğini gösteriyor!..

Şimdiye kadar yapılan Yahudi soykırımı ile ilgili filmlerden büyük bir ölçüde ayrılıyor. Yahudiler’in kendi içlerinde oluşan sosyal farklılaşmayla, zengin ve fakir yahudilerin soykırıma giden yolda nasıl birbirlerinden ayrıldıklarını sunması ise hayli ilginç. Yahudiler’den oluşan polis biriminin kendi insanlarına Naziler gibi davranmasının af edilecek yani olmadığını, işgalden sonra Polonyalılar’ın belirli bölümünün Nazi sempatizani haline gelmelerini, aynı zamanda Yahudilere yardım etmek isteyen Polonyalılar’ın da olduğunu, ve hatta Yahudi sempatizani olan Alman Nazi subaylarının bulunduğunu gözler önüne seriyor.

Temel içgüdülerden yola çıkarak, uygarlığın nasıl ince bir çizgide olduğunu görmekteyiz. Szpilman’ın sanatı, yaşamında en önemli kavramlardan biri iken, çalmak isterken çalamadığı piyanosunun tuşlarına basamamak, saklandığı apartmanlardaki yalnız ve bitmek tükenmek bilmeyen aç, susuz zamanları kadar trajik ve acı verici. 

Çatışma sahnelerinin çoğu bizi Szpilman’in gözünden görmeye davet ediyor. Bu anlatım tarzı, çoğu zaman belge görüntülere benzeyen ilginç estetiği ortaya çıkarmakta. Kullanılan özel görüntü efektleri yıkılmış, harap olmuş Varşova kentini tam anlamıyla yaratmakta. (Bunu da, Polonya’dan savaş sırasında İngiltere’ye kaçan Yahudiler’in, kişisel olarak dinlediğim yorumlarına dayanarak belirtmekteyim.)

Adrien Brody tarafından canlandırılan Szpilman karakteri, film ilerledikçe bizi de kendimizi onun yerine koymaya götüren bir oyunculuk ile, çektiği acılara ortaklık etmeye davet ediyor. Geleceği her ne kadar karanlık, dipsiz bir kuyu gibi gözükse de, hayatını devam ettirme isteği, yaşamda kalma güdüsünün ne denli güçlü olduğunun göstergesi. Saklanıp, kimselere görünmemesi Szpilman’ı bir kahraman olarak göremeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Yahudiler, Alman Naziler’ine karşı çatışmaya girdiklerinde, saklandığı apartmanların pencerelerinden onları izleyerek destek veren (!) Szpilman, çatışmalara katılmadığı için korkak değil, yaşamda kalmak istediği için cesur konumuna geliyor. Adrien Brody’nin ortaya koyduğu oyunculuk, film ilerledikçe daha da belirginleşen Szpilman karakteri ile harmanlanıyor, çok başarılı bir performansa dönüşüyor.

Roman Polonski’nin uzun dönemden beri gerçekleştirmek için düşünü kurduğu Piyanist, yönetmenin yaşadığı soykırım deneyimi ile birleşmekte. Kullandığı anlatım tarzı, öykünün bize neler gösterebileceğini tahmin eden seyirciyi beklemediği kontra ataklar ile şaşırtmakta. Bu sayede etkiliyiciliğini arttıran film, usta bir yönetmen tarafından yaratılan ve soykırım üzerine farklı bir anlatımı tercih eden, son derece başarılı bir film.