https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

YADİGAR EJDER
Cemal Süreya¬’ya komşu yatan, sinema dışında kendisini hiçbir yere ait görmeyen büyük Yeşilçam emekçisi.

Yadigar Ejder yani gerçek adıyla Adnan Ayberg 1951 yılında Sivas’ta doğmuştur. Henüz 3.sınıfa giderken okulu bırakmış daha o yaşlarda başına buyruk, minnetsiz biri olduğu görülmüştür. Onun hikayesi bir çok Yeşilçam aktöründen daha derin daha işlenmesi gereken bir hikayedir. Henüz küçük yaşlarda Sivas’ta birçok yerde, işte çalışmış yeri gelmiş odun kırmış yeri gelmiş odun taşımıştır. Aslına bakarsak bu işleri yapmaya mecbur değildir çünkü o zamanın şartlarını göz önünde bulundurursak babası Almanya da bir işçidir yani aile için iyi bir gelir söz konusudur. İşte bu hikayenin bu kısmı aslında Yadigar Ejder’in hayatının özetidir. O yaşta başlayan tek başına ayakta kalma, yaşama isteği Yadigar Ejder’in hayatı boyunca sürmüştür. Sivas’ta süren bu çalışma isteğinden sonra babasının yanına Almanya’ya gider yıllar sonra altın kalpli dev olarak anılacağı Yeşilçam serüveninden hemen evvel. Almanya hikayesi yaklaşık 1 yıl sürmüş sonrasında kendisini adayacağı, her şeyi olan Yeşilçam sokaklarında bulmuştur. Asıl hikayesi de burada başlıyor zaten. 1966-67 civarı geldiği İstanbul’da gönlünde çocukluktan o yana süren kırlangıç çiçeği yani hayatında yaşama sevinci, sevgilisi, dostu, ilacı, merhemi kısacası her şeyi olan sinema salonlarında bulmuştur kendisini. Evi olmuyor hiçbir vakit o zaman da olduğu gibi otellerde kalıyor sinema salonlarında bir şeyler satarak geçimini sağlıyor. Şimdi sormamız gerekiyor Almanya’da tersanede çalışırken bayağı iyi bir para kazanan adam neden onu bırakıp gelip otel odalarında yoksulluk içinde yaşamayı seçiyor, işte bunun adı tutkudur. Tutku insanı her zaman ulaştırır içimizde ki şeye ama gerçek tutku, Dostoyevski’nin tutkusu. Her zaman hayatta en mantıklı bulduğum şeyin insanın kazanmaya dair var olan her şeyi bırakıp tutkusunun peşinden gitmesi ne yazık ki hiçbirimiz bunu başaramıyoruz ama Yadigar ağabey bunu hiç tereddüt bile etmeden başarıyor, tutkusunun peşinden gidiyor. Sinemaya olan o tutku sonunda ona ilk rol alacağı filmle ödüllendiriyor. Ve Yeşilçamın bu koca devinin, sinema dışında hiçbir şeyi olmayan bu adamın serüveni burada başlıyor. O günden itibaren birçok filmde bazen figüran, bazen nerdeyse Kemal Sunal ile birlikte başrol, bazen dayak yiyen adam, bazen herkesin saf olan arkadaşı, bazen kötü adam rolünü oynuyor. Oynuyor da oynuyor çünkü Yeşilçam dışında hiçbir şeyi olmayan, hastalandığında devasını sinemada bulan, karnını sinemada doyuran bu adam için sinema her şeydir. Birçok filmden sonra rivayetlere göre sinema için Yeşilçam için emek veren Yadigar ağabey gibi oyuncular, set işçileri görmezden gelinip sinemamın sadece büyük jönlerden büyük yönetmenlerden ibaret olduğunu gören zihniyete karşı bir protesto sonucu Yeşilçamda büyük bir ambargo uygulanıyor kendisine. Ambargo uygulanan vakitlerde pek filmlerde oynayamıyor. Yoksulluk çekiyor ama yine de vazgeçmiyor tutkusundan. Yadigar ağabey böyle bir adamdı daha o küçük yaşlarda ki başına buyrukluğundan belliydi boyun eğmeyen, haksızlığa hayır diyebilen bir adam olduğu ve öyle de yapıyor yeter diyebiliyor bu saf yüzlü, koca yürekli, koca dev. O hepimizin çocukluğundaki koca devdi ve hep de öyle kalacak sadece bizim çocukluğumuzun değil Yeşilçamın da altın kalpli deviydi. Her şeyi konuştuk lakin oyunculuğu konusunu gündeme getirmedik hiç, bana sorarsanız kamera önünde büründüğü bütün rollerin hakkını, giydiği yeleklerin hakkını fazlasıyla vermiştir hatta bazen bir bakışıyla yapmıştır bunu. Ölümü hakkında birçok rivayet vardır bu büyük Yeşilçam emekçisinin ama doğru olanı bir lokantanda beyin kanaması geçirdiğidir henüz çiçeklerin açtığı yaşta, 40 yaşında.  Tamda ambargoyu delip yeniden rol aldığı dönemler işte en acısı da bu hayatını sinemaya adayan, sinema için her şeyden vazgeçip büyük yoksulluklara maruz kalan adamın aşkının en güzel baharında yarım kalmasıdır. Bakışları bir Cemal Süreya şiirini anımsatan adamın hikayesi beni de hep hüzne boğar ama benim tesellim de kabrinde Cemal Süreya’ya komşu olmasıdır. Bugün burada onu büyük bir saygıyla anıyorum ona layık olmak için sinemayı sevmek, sinemaya aşık olmak yeterli belki de.. 

Karakter oyuncularını, set işçilerini, kameramanları, sette getir götür yapan insanları görmezden gelip sinemayı yalnızca büyük yıldızlardan ve büyük yönetmenlerden ibaret gösteren zihniyete bir tepki, bir protestodur aslında.