https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Eve hemen kapanmadı. Önce uzun uzun düşündü. Ardından işinden istifa etti. Tanıdıklarını, arkadaşlarını yavaşça hayatından çıkardı. Kayıtsızlığı, uzaklaşmalarını kolaylaştırdı. Birkaç ay içinde kimse onu aramaz oldu. Bu süreçte hayatın gereksiz ayrıntılarından kurtulduğunu sanıyordu.

Eve kapandıktan sonraki ilk günlerde dışarıdan alışveriş yapmaya devam etti. Karşılaştığı insanlar soruyor, anlatıyor, bakışlarıyla konuşuyordu. Olay henüz tazeyken imaları yakalıyordu. İşten ayrılmanın ve sosyal hayattan kopmanın yeterli olacağını düşünmüştü. Yanılmıştı. Daha radikal bir karar aldı: Artık evden hiç çıkmayacaktı.

Hesaplarını kontrol etti. Kaç gün yaşayabileceğini, faturaları, zorunlu giderleri hesapladı. Kimseyle irtibat kurmayacaktı. Konuşmayacak, görüşmeyecekti. İnsanların sorularından, bakışlarından, öğütlerinden, beklentilerinden ve çıkar ilişkilerinden kaçmak istiyordu.

Sessizce çekildi hayattan. Hesap sormadan, açıklama yapmadan, gürültüsüz bir yok oluştu bu. İnsanlar alışık değildi böyle gidişlere. Kimileri iyi biri olduğunu söyleyecek, kimileri delirdiğini. Bazıları mücadeleden kaçtığını düşünecek, çoğu ise kısa bir merakın ardından kendi hayatına dönecekti. Yüzleri, alaycı gülüşleri, fısıltıları zihninde dolaşıyordu.

Evdeki ilk ay tereddütlerle geçti. Düşünceler durmadan dönüp dolaşıyor, bedeni ise hiçbir şey yapmamak için direniyordu. Gardırobundaki takım elbiseler, gömlekler, kravatlar toplum içindeki yerini gösteriyordu. Şifonyerin üstündeki saat ve parfümler, yıllarca itiraz etmeden kabul ettiği düzenin izleriydi. Göze batmadan, sivrilmeden, karşı çıkmadan ama hep güzellik bekleyerek geçen yıllar… Sevilen, sayılan biri olmak uğruna içine girdiği kalıplar şimdi anlamsız görünüyordu. Şimdi ise hepsinden tek tek vazgeçiyordu. Telefonunu kapattı. Sosyal medya hesaplarını sildi.

Kapısı birkaç kez çaldı. Açmadı. Kim olduklarını merak etmedi bile. Evinde iki ayı doldurduğunda tamamen sessizliğe gömüldü. Arayan, soran kimse yoktu. Kendini kapattığı evinde yapayalnızdı. Bunu anladığında panikle kapıya koştu, sürgüyü açtı, anahtarı çevirdi, kapının kolunu kavradı ama açamadı. Bir müddet öylece bekledi. Sonra sakince oturma odasına geçti, berjere oturdu ve hıçkırarak ağlamaya başladı.

Parası hızla tükeniyordu. İnternetten her gün bir sandviç sipariş etmeye başladı. Çalışmayan, üretmeyen biri olarak sistemin dışında kalmıştı. Bir zamanlar beyaz yakalı olmayı şans sanıyordu. Şimdi çekyatına uzanmış, insanların çocukluktan itibaren alıştırıldığı düzeni düşünüyordu. Güçlülerin kazandığı, zayıfların uyum sağlamak zorunda bırakıldığı bir sahneydi bu.

Üçüncü ayda bedeni yavaşladı. Günlerin çoğunu yatarak geçiriyordu. Sakalları uzamış, saçları yüzüne düşmüş, aynaya bakmaktan kaçmıştı. Temizlik duygusu silinmişti. Hafızası da evi gibi tozlanıyordu. İnsanlar birer gölgeye dönüşüyordu zihninde.Asıl yalnızlığını şimdi fark ediyordu. Yanında olmak isteyeceği, kendisini yargılamadan dinleyecek tek bir insan bile yoktu. Dışarıda da yalnız olduğunu anladı.

Zaman algısını tümden yitirdi. Günler, aylar geçiyordu fakat o ne tarihten ne de saatten haberdardı. Duvardaki saatin çıkardığı tıkırtıdan rahatsız olunca saati parçalayıp bir köşeye atmıştı. Evin derin sessizliği kendi sessizliğine karışıyordu. Aylardır bir insan sesi işitmemişti. Kendisi de neredeyse hiç ses çıkarmıyor, sadece düşünüyordu. Düşünceler, gece boyu onu yorgun düşürene kadar terk etmiyor, bedeni halsiz kalıncaya kadar uyuyamıyordu. Yaşadığı olay, beynini kemiren bir fare gibi onu hem tiksindiriyor hem rahatsız ediyordu. Yüzleşmekten, gerçeği kendine itiraf etmekten kaçıyordu. Kendine olan saygısını tamamen yitirmekten korkuyordu ya da beyni bir tür oyun oynuyordu? Kaçmaya çalıştıkça daha derine batıyor; elini kolunu bağlayan, kıpırdayamaz hale getiren bir zincire dönüşüyordu. Duyguları, benliği, kişiliği odanın ayrı köşelerinde ondan gelecek cevapları bekliyordu.

Yatağından kalkıp pencereye yöneldi. Güneş ufuk çizgisinde kırmızı bir top gibi duruyordu. Yarım saat ufukta kaybolmakta olan güneşi seyretti. Sonra karanlık tüm şehre çökerken o da perdesini kapattı. Betondan mızraklar gibi uzanan apartmanların arasında üç odalı evinde bir geceyi daha yalnız geçirecekti. Bu durumu artık kanıksamıştı. Duyguları adeta çekilmiş gibi ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu. Evdeki tek hareketlilik yemek yerken yaşanıyordu. Sipariş ettiği sandviç her zaman kapı koluna asılırdı. O da sadece kolunu uzatarak alır, dışarı çıkmazdı.

Yine yemeğini almak için dış kapıya yöneldi. Kolunu uzattığında diğer eli kapıya çarptı ve kapı sonuna kadar açıldı. Sensörün ışığı yandı. Hiç kimseler yoktu. Merdivenlere ve apartman boşluğuna bakıp dışarıdaki hayattan ne kadar uzaklaştığını, yabancılaştığını fark etti. Sonra sandviçini alıp kapısını kilitledi. Mutfağa girdi ve sandviçi masaya bıraktı.

Ona sunulan ve hiç sorgulamasını yapmadığı kolay hayatının geçmişi ve geleceği arasındaki eşikte öylece sandalyede oturmuş bekliyordu. Hazır bir hayattı onunki. Hiç aykırı davranışa yeltenmedi. Cenazelere ve düğünlere katıldı, iş arkadaşlarını idare etti, yere çöp atmadı, yaşlılara saygılı oldu. Bunlara karşılık toplum ise ona düzgün, iyi biri payesini verdi. Geriye sadece mutlu olmak kalıyordu. Herkesin yaptığı gibi o da herkes gibi olmanın güven duygusu içinde yaşayıp gidecekti. Hayatı için hiçbir zaman zorlu bir mücadele vermediği gerçeği masanın üstünde duruyordu. O da gözlerini kırpmadan bu gerçeğe bakıyordu. Tüm bunlara rağmen toplum onu eskimesi için bir köşeye fırlatıp attı.

Olabildiğince uzamış ve pislikten kararmış tırnakları ile önündeki sandviçin jelatinini yavaş yavaş açtı. Dudaklarını tamamen kapatan bıyıklarına aldırmadan birkaç lokmada sandviçin hepsini bitirdi. Sonra kalkıp musluktan bir bardak su içti. Küçük adımlarla banyoya doğru ilerledi. Aynanın karşısında kirden yağlanmış saçları, uzamış kirli sakalı, morarmış göz kapakları ile tanınmaz bir hale gelmişti. Aylar sonra aynadaki kendisi ve hayatı ile yüzleşiyordu. Ama çok düşünmüyordu artık. Makası alıp sakallarını kısalttı önce, sonra sabunladı ve tıraş etti. Sonra duşakabine girdi. Sıcak suyu açıp altına oturdu.

Banyodan çıktı ve ilk iş olarak telefonunu şarja taktı. Sonra gardırobuna gidip en iyi takımlarından birini seçti. Saçlarını taradı ve parfümünü sıktı. Ayakkabılarını ve kabanını giydi. İçinde titreyen ürperti bildiği, tanıdığı hayata karşıydı.

En son telefonunu aldı eline. Mesajlar kısmını açtığında; “Seni paravan olarak kullandılar. Bunu nasıl anlayamadın?” cümlelerinin yanında gülen surat emojisini gördü. Fakat bu mesajı ilk gördüğü gün gibi hissetmedi.

Kapıyı açtı. Dışarı çıktı. Vahşi bir ormanda sürüsünden ayrılmış, ürkek, yalnız, tedirgin bir ceylan gibi insanların arasına karıştı.