https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Fatih Köse’nin bu beş öykülük eseri, onun gözlerinden görünen derin bir evreni bize gösterir. Yazar kendi algılayışını, duyuşunu diyaloglar ve betimlemelerle yansıtır öykülerine. Bilinçaltından akan öykü kurgularına gizlenen semboller ve metaforlar, anlatılmayanı da anlatır. Ebedi ve edebi bir okuma serüvenidir bu, kitabın kapağını kapattıktan sonra dahi zihnimize akan ve bize hayata dair sorular soran, sordurtan.

Ölüm, aşk, arzu, nefret, dostluk, yalnızlık, cehalet ve boşluk duygusu gibi kavramlar bu kitabın kurduğu evrenin temel konularıdır. İnsanın en karanlık gölgelerde gizli kalmış, bastırılmış alt benliklerine korkusuzca ışık tutar yazarın kalemi. Saklı travmalarımıza, kurduğumuz sevgisiz yaşamlara, öldürdüğümüz arzularımıza parmağıyla göstermeden işaret eder, onlara dil olur. Yazınsal kimliğini özgün öykü kurgularıyla arayan yazar, okurun varlığını da bu yolculuğa davet eder adeta. Elbette ki bu yolculuk da diğer tüm edebiyat okumalarında olduğu gibi bitimsiz bir yolculuğun izdüşümüdür, derin, sonsuz ve güçlü.

Kitaba adını veren ‘Cehennemin Ateşini Söndürmeye Geliyorum’ öyküsünün yaşlı adamı için en gerçek cehennem, hayat ellerinden hızla akıp giderken yaşanmışlığına dair tek güzel bir anıyı hatırlayamamasıdır. Şayet yaşadıysa da öyle bir yangına düşmüştür ki tüm o güzel anlar sanki küllenerek silinmiştir hafızasından.

Öykü zihnimize şu soruyu bırakır: Son dakikalarımızda başından sonuna kadar gözümüzün önünden geçmesini isteyebileceğimiz bir hayat mıdır yaşadığımız bu hayat?

Öyküyle şehirlerin içinde mezarlar olduğunu hatırlar, ölülerle iç içe yaşanılan sayısız kentte ölüm hiç yokmuşçasına yaşanan ömürler sığdırırız. Bazen öyküdeki gibi bir genç karakterin, yaşlı adamın masasına koyduğu ilaç tableti gibi türlü nesne ya da araçla yaşama katılım çağrısı alırız. Joseph Campbell’in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’ndaki ‘maceraya davet çağrısı’ na benzer bir çağrıdır bu.  Tıpkı o yaşlı adam gibi ‘Ben ölmedim, hâlâ yaşıyorum!’ demek için akıl almaz deneyimleri göze alırız. Bâki olan ölümden bir parça hayat koparmak, sönmüş bir ateşi yeniden alevlendirmek veya nefeslenmektir belki de.

 

Metaforlar, hayatı, kendimizi ve ötekini anlamamızın bir yoluysa ‘Yürüyen Merdivende Yürüyen Adam’ öyküsü bu anlamda iyi bir metaforik inşadır. Kurguyu, dili ve anlatıyı yaratıcı kılar; her satırında gerçeklik hakkında yeni bir şeyler sunar bize. Edebi metinlerde ustalıkla ele alınan bir metafor, sadece linguistik açıdan değil aksine kurgunun hakikatini anlamak açısından da değerli bir unsurdur. Bu öykünün temel metaforları, tren istasyonu, trenler ve merdivendir. Tren İstasyonu, hayatın tren istasyonu olduğunun alegorik temsilidir. Buradaki yolculuk tam bir benlik dönüşümüdür. Tren metaforu ise insanın hedeflerine ulaşmak için kullandığı yolu tarif eder. Bu öyküde ise artık hiçbir hedefi kalmamış insanların hayatlarını isteyerek sonlandırdığı bir araçtır trenler.

Merdiven metaforu, yolculuk, iniş çıkış döngüsünün etkili bir temsilidir. Fatih Köse’nin ‘yürüyen merdiven’ i Filozof Ludwig Wittgenstein’in ‘merdiven’ini çağrıştırır.

Öykünün aynı zamanda anlatıcısı olan ana karakter, hayatını sonlandırmak için tren istasyona gelen insanları umutsuzca vazgeçirmeye çalışır. Yüzünde, bakışında hayat kalmamış insanların adeta son durağıdır bu istasyon; üstelik aynı zamanda geçmişte acılara, şiddete, yozlaşmaya şahitlik etmiş Taksim’de bir mahzendir. Kurmacada mekânın ne kadar kıymetli bir unsur olduğunu anlamak için okunmalıdır bu öykü.

Öykünün arka planında, Taksim mahzeni yıllarında geçen sosyolojik ve siyasal olayları kısmen aktarır yazar bize. Türkiye’nin ilk amigosu, Süha Baba lakaplı Seha Erge’yi ve kitabı ‘Bir Baba Hindu’yu da hatırlayarak bir dönemin ruhunu hissediyoruz. Edebiyatta birçok öneklerini gördüğümüz kolaj tekniğini bu öyküde de kullanan yazar, Tolstoy’un Anna Karenina’sıyla metinlerarası bir boyut kazandırır kurgusuna. Bu öyküyle edebiyatın en gerçek hafıza olduğunu hatırlarız.

Kitabın dikkat çeken diğer öyküsü ‘Aşk, Nefret ve Cehalet’tir. Lacan’ın aynı isimli makalesini hatırlatır bize bu öykü. Lacan, imgesel, simgesel ve gerçek olarak üç farklı düzlem tanımlar ve bu düzlemle ilişkili olan üç farklı tutku vardır: Aşk, nefret ve cehalet. Yazar öykünün üç karakterini de bu kavramlar üzerine kurar: Zehra, Haluk ve Gamze.

Her insanda bu üç temel tutkunun da olduğu aşikâr. Öznenin ötekinin kendisinde oluşturduğu eksiğe, birincil derecede insan varlığının verdiği yanıttır bu tutkular ve aktarım yoluyla deneyimlenir.

Yazarın ‘boş hayatlar’ la ilgili meselesi, ‘Gamsız’ öyküsünde de daha derinleşerek devam eder. Özgün bir kurgunun içinde hayat karşısında ruhsal dengesini kaybetmiş karakterleri okuruz. ‘Gamsız’ lakaplı otuz beş yıllık bir koruma polisinin anlatıcılığıyla başlayıp ilerler öykü. ‘Gamsız’ın betimlemesiyle öyküdeki Hoca’nın hayatı müzelerde sergilenen koca duvarı kaplayan haşmetli bir tabloyken, Gamsız polisin hayatı karakalemle çizilmiş şekilsiz, boş bir ev resmidir. Öykünün vurucu sonuyla, suçluluk ve masumiyetin aynı anda aynı insanda nasıl var olabileceğine tanıklık ederiz.

Kitabın son öyküsü ‘Bu Hikâye Silinecek’, yazarlık yapabilmek için başka işlerde çalışmak zorunda kalan bir yazarın dilinden akar. Yazı dışında bir şeye hiçbir tutku hissetmeyen yazarın yaşadığı bu açmaz, öykü içinde bambaşka bir öykünün de çıkagelmesine neden olur. Bir anda postmodern öykü kurgusunun içinde masalsı bir hikâyeyle karşılaşırız.

Öykünün anlatıcısının sorduğu gibi ben de sorayım: İlk cümle gerçekten her şeyi başlatıyor mu?

Bu sorunun cevabı herkes ve her durum için aynı olmasa da yine de bence ilk adım, ilk eylem, ilk cümle sona ulaşmanın, tamamlamanın ve tamamlanmanın başlangıcıdır.