
Edebiyat çoğu zaman kendini özgürlük alanı olarak anlatmayı sever; kelimelerin sınırları aştığı, bireyin sesinin çoğaldığı, düşüncenin hiçbir dış engelle karşılaşmadan dolaşıma girdiği bir yer gibi sunulur. Oysa bu anlatının ardında, sessiz ama son derece disiplinli bir düzen vardır. Edebiyat alanı, tam da özgürlük iddiası sayesinde, çoğu zaman kendi içindeki iktidar ilişkilerini görünmez kılar. Kimlerin konuşabileceği, kimlerin dinleneceği, kimlerin yalnızca izleyici olarak kalacağı bu görünmez düzen içinde çoktan belirlenmiştir. Bu nedenle bazı cümleler, söylendikleri anda yalnızca bir söz değil, bir müdahale, hatta bir şiddet biçimi hâline gelir. “Sen kimsin?” cümlesi de bunlardan biridir. Bu soru, yüzeyde masum bir merak gibi dursa da, edebiyat bağlamında çoğu zaman tanımaya değil, sınamaya yöneliktir. Karşısındakinin ne söylediğini anlamak için değil, onu söyleyen kişinin o sözleri söylemeye yetkili olup olmadığını tartmak için sorulur. Bu yönüyle soru olmaktan çıkar, bir eleme mekanizmasına dönüşür.
Sosyolojik olarak bakıldığında edebiyat alanı, tıpkı diğer kültürel alanlar gibi, kendi iç mantığına, hiyerarşilerine ve meşruiyet ölçütlerine sahiptir. Bu ölçütler çoğu zaman açıkça ifade edilmez; yazılı kurallar hâlinde ortada durmaz. Aksine, alışkanlıklar, jestler, ses tonları ve bazı cümlelerin kimlerden geldiğinde kabul gördüğü, kimlerden geldiğinde küçümsendiği üzerinden işler. “Sen kimsin?” sorusu tam da bu örtük düzenin dili olarak ortaya çıkar. Bu soru, karşısındakini açıkça dışlamaz; ama onu yerinden eder, konumunu belirsizleştirir, bir adım geri çekilmeye zorlar. Sembolik şiddetin gücü de buradadır: Fiziksel bir zorlamaya gerek kalmadan, yalnızca anlam rejimi üzerinden etkisini gösterir. Kişi bir anda kendini savunma hâlinde bulur, oysa savunulması gereken bir suç yoktur; yalnızca dile getirilmiş bir beğeni, söylenmiş bir cümle vardır.
Bir kitabı sevdiğini söylemek, edebiyat alanında sanıldığı kadar nötr bir eylem değildir. Beğeni, burada yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda sosyal bir işarettir. Hangi kitabı sevdiğiniz, hangi yazara yakın durduğunuz, hangi metinlerle bağ kurduğunuz, sizin edebiyat içindeki yerinizi işaret eder. Bu nedenle beğeni, bireysel bir deneyim olmaktan çıkar, kolektif olarak denetlenen bir alana dönüşür. Bazı beğeniler, alanın hâkim zevkiyle uyumlu olduğu için sorgulanmaz; hatta takdir edilir. Bazıları ise “yanlış”, “hafif”, “yetersiz” ya da “yüzeysel” olarak damgalanır. Bu damgalama sürecinde metnin kendisi çoğu zaman ikincil önemdedir; asıl mesele, beğeniyi dile getiren kişinin kim olduğudur. Aynı cümle, bir ağızdan çıktığında “derin bir sezgi” olarak alkışlanırken, başka bir ağızdan çıktığında “anlamamış olma ihtimali” üzerinden küçümsenebilir.
Psikolojik düzeyde bu durum, bireyin kendilik algısını doğrudan etkiler. “Sen kimsin?” sorusu, kişiyi yalnızca bir tartışmanın dışına itmez; onu kendi yeterliliğini sorgulamaya iter. Kişi bir anda kendine şu soruları sormaya başlar: Yeterince okudum mu, gerçekten anladım mı, burada bulunmayı hak ediyor muyum? Bu soruların çoğu bilinçli olarak sorulmaz; içsel bir yankı hâlinde ortaya çıkar. Sembolik şiddetin en derin etkisi de buradadır: Kişinin dışarıdan gelen yargıyı içselleştirmesine yol açar. Artık alanın bekçilerine gerek kalmaz; birey kendi kendini denetlemeye başlar, konuşmadan önce durur, söyleyeceklerini ezer, beğenisini geri çeker. Böylece alan, kendi sürekliliğini bireylerin iç dünyası üzerinden garanti altına alır.
Bu mekanizmanın cinsiyetle kesiştiği noktada şiddetin dozu artar. Kadınların edebiyat alanındaki varlığı tarihsel olarak sürekli açıklanmak zorunda kalmıştır. Kadın bir edebiyatçının söylediği söz, yalnızca içerik açısından değil, kaynağı açısından da değerlendirilir. Erkek bir özne konuştuğunda söz, doğrudan söz olarak dolaşıma girer; kadın konuştuğunda ise sözün arkasındaki özne görünür hâle gelir ve bu görünürlük çoğu zaman bir sorguya dönüşür. “Gerçekten okudu mu?”, “Bunu anlayacak donanıma sahip mi?”, “Bu metni sevecek kadar yetkin mi?” gibi sorular, açıkça sorulmasa bile havada asılı kalır. Bu durum, kadın özneyi sürekli bir ispat rejimi içine hapseder. Psikolojik olarak bu, kronik bir tetikte olma hâli yaratır; kişi yalnızca ne söylediğine değil, nasıl algılanacağına da odaklanır. Zamanla bu durum, ifade özgürlüğünü değil, ifade yorgunluğunu üretir.
Felsefi olarak “sen kimsin?” sorusu, tanınma meselesiyle doğrudan ilişkilidir. İnsan, kendini yalnızca içsel bir bilinç olarak değil, başkasının bakışında tanınan bir özne olarak kurar. Tanınma reddedildiğinde, öznenin varoluşsal zemini sarsılır. Bu nedenle bu soru, basit bir merakın ötesinde, ontolojik bir tehdit taşır. “Sen kimsin?” demek, “seni bu bağlamda tanımıyorum” demektir ve bu tanımama hâli, kişinin yalnızca sözünü değil, varlığını askıya alır. Bu noktada ortaya çıkan karşı soru, “sen benim kim olduğumu biliyor musun?”, bir kibir gösterisi değil, tanınma talebinin geri çağrılmasıdır. Bu soru, karşısındakini ezmek için değil, öznenin kendini silinmekten kurtarması için ortaya çıkar. Bu anlamda, iki soru arasında simetrik bir ilişki yoktur; biri yerinden etme, diğeri yerini geri alma çabasıdır.
Edebiyat alanında bu tür karşılaşmaların bu kadar sert yaşanmasının bir nedeni de alanın kendini tarih üzerinden meşrulaştırma biçimidir. “Eskilik”, çoğu zaman otomatik bir otorite kaynağı olarak kabul edilir. Uzun süredir orada olmak, sözün ağırlığını artıran bir faktör hâline gelir. Oysa sosyolojik olarak süreklilik, her zaman derinlik anlamına gelmez. Hafıza, ancak bugüne açıldığında canlıdır; aksi hâlde biriktikçe katılaşır. Kendi geçmişine saplanmış bir edebiyat anlayışı, yeni sesleri tehdit olarak algılar; çünkü her yeni ses, mevcut düzenin keyfiliğini ifşa etme potansiyeli taşır. Bu nedenle “sen kimsin?” sorusu, yalnızca bireye değil, aynı zamanda değişime yöneltilmiş bir direniştir.
Şiddetin burada aldığı biçim, tam da bu nedenle görünmez ama etkilidir. Kimse bağırmaz, kimse hakaret etmez, kimse açıkça kovmaz. Bunun yerine bir soru sorulur ve o soru, kişiyi kendi konumundan şüphe etmeye iter. Felsefi olarak bu, etik bir sorunu da beraberinde getirir: Edebiyat, kendini özgürlük ve düşünce alanı olarak tanımlarken, içeride bu tür şiddet biçimlerini normalleştirdiğinde kendi iddiasını boşa düşürmez mi? Edebiyatın etik sorusu tam da burada ortaya çıkar; mesele hangi kitabın daha iyi olduğu değil, kimin konuşma hakkına sahip olduğudur. Bu soru cevaplanmadan, estetik tartışmaların hiçbirinin sahici bir anlamı kalmaz.
Bu noktada okur figürü yeniden düşünülmelidir. Edebiyatın varlık koşulu olan okur, paradoksal biçimde en az söz hakkına sahip olandır. Okurdan beklenen, metni içselleştirmesi ama bu içselleştirmeyi kamusal alana taşımamasıdır. Bir okurun ya da bir edebiyatçının beğenisini yüksek sesle dile getirmesi, özellikle bu beğeni hâkim zevk rejimine uymuyorsa, düzeni bozan bir eylem olarak görülür. Psikolojik olarak bu, aidiyet ve dışlanma korkusunu aynı anda tetikler. Kişi ya susarak kabul görmeyi seçer ya da konuşarak yalnız kalmayı göze alır. Sembolik şiddetin başarısı da burada yatar: Çoğu insan, bu ikilemde sessizliği seçer ve alan, görünürde hiçbir çatışma yaşanmadan kendi düzenini sürdürür.
Bu metin, bu sessizliğin doğal olmadığını, öğrenilmiş ve dayatılmış bir sessizlik olduğunu hatırlatmak için yazılıyor. “Sen kimsin?” sorusunun masum olmadığını, aksine derin bir sosyolojik ve psikolojik arka plana sahip olduğunu görünür kılmak için. Çünkü bu sorunun karşısında susmak, yalnızca bireysel bir tercih değil, kolektif bir kaybı da beraberinde getirir. Edebiyat, susturulan seslerle değil, konuşma cesareti gösterenlerle canlı kalır.
Bu sessizlik rejimi, edebiyat alanında çoğu zaman doğal bir durum gibi algılanır; sanki bazı insanların konuşması, bazı insanların dinlemesi evrensel ve değişmez bir düzenmiş gibi kabul edilir. Oysa sosyolojik olarak bu, sonradan kurulmuş, tekrarlarla pekiştirilmiş ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir iktidar biçimidir. Edebiyat alanı, kendini sürekli olarak bir “seçkinlik” miti üzerinden yeniden üretir; bu mit, kimlerin sözünün değerli, kimlerin sözünün ise tali olduğunu belirler. “Sen kimsin?” sorusu bu mitin dilsel ifadesidir. Bu soru, alanın sınırlarını korumak için kullanılır; sınır ihlali yapanı doğrudan dışlamaz ama ona sınırı hatırlatır. Bu hatırlatma çoğu zaman yeterlidir, çünkü birey, dışlanma ihtimalinin yarattığı psikolojik baskıyla kendini geri çeker.
Bu noktada psikolojinin devreye girdiği yer, içselleştirme sürecidir. İnsan, tekrar eden deneyimler yoluyla hangi davranışların ödüllendirildiğini, hangilerinin cezalandırıldığını öğrenir. Edebiyat alanında bazı beyanlar takdirle karşılanırken, bazıları soğuklukla, alayla ya da sessizlikle karşılanır. Sessizlik burada nötr değildir; aksine güçlü bir mesaj taşır. Söylenen sözün havada asılı kalması, yankı bulmaması, kişinin kendini görünmez hissetmesine yol açar. Zamanla birey, bu görünmezliği yeniden yaşamamak için kendini düzenler. Bu düzenleme, çoğu zaman bilinçli bir sansür değil, daha derin bir özdenetim biçimidir. Kişi, neyi söyleyip neyi söylemeyeceğini, hangi beğenileri dile getirip hangilerini içinde tutacağını öğrenir. Böylece alan, fiziksel bir zorlamaya ihtiyaç duymadan kendi normlarını bireylerin iç dünyasına yerleştirir.
Bu süreçte kadın öznenin yaşadığı deneyim, yalnızca bireysel değil, kolektif bir hafızanın parçasıdır. Kadınlar edebiyat alanına girdiklerinde çoğu zaman kendilerini zaten geç kalmış hissederler; sanki o alan başkaları tarafından çoktan doldurulmuş, kuralları belirlenmiş ve paylaşılmıştır. Bu his, tarihsel bir gerçeklikten beslenir, çünkü kadınların edebiyat alanındaki varlığı uzun süre sistematik olarak sınırlandırılmıştır. Bu nedenle kadın bir özne konuştuğunda, sözünün içeriği kadar varlığı da tartılır. “Sen kimsin?” sorusu bu tartmanın en kısa yoludur. Bu soru, kadına yalnızca “ne dediğini” değil, “burada olmayı hak edip etmediğini” sorar. Psikolojik olarak bu, sürekli bir kendini izleme hâli yaratır; kişi yalnızca düşüncelerini değil, bu düşüncelerin başkaları tarafından nasıl algılanacağını da kontrol etmeye çalışır. Bu durum, ifade özgürlüğünü daraltır ve yaratıcılığı köreltir.
Sembolik şiddetin en çarpıcı yanı, mağdurun çoğu zaman bu şiddeti adlandıramamasıdır. Çünkü ortada açık bir saldırı yoktur. Kimse bağırmamış, kimse hakaret etmemiştir. Sadece bir soru sorulmuştur. Bu nedenle tepki vermek zorlaşır; tepki verildiğinde kişi “abartmakla”, “alınganlıkla” ya da “haddini bilmemekle” suçlanabilir. Bu da ikinci bir şiddet katmanı yaratır: Tepki verme hakkının elinden alınması. Böylece birey, hem sorgulanır hem de sorgulanmaya itiraz edemediği için suçluluk hisseder. Felsefi açıdan bu durum, öznenin etik konumunu zedeler; çünkü özne, kendini savunma hakkını bile meşru bir zeminde kuramaz hâle gelir.
Bu noktada “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusu, sessizliğin içinden çıkan bir kırılma anıdır. Bu soru, alanın alıştığı suskunluk düzenini bozar. Ancak bu bozulma, bağırarak ya da saldırarak değil, hafızayı çağırarak gerçekleşir. Bu soru, karşısındakine bir biyografi sunma isteği değildir; daha çok, tanımadan hüküm verme pratiğini görünür kılma çabasıdır. Felsefi olarak bu, tanınma talebinin geri dönüşüdür. Öznenin “beni yok sayamazsın” demesinin en sade hâlidir. Bu soru, karşısındakini aşağılamaz; ama onun konforunu bozar, çünkü onu kendi iktidar konumuyla yüzleştirir.
Edebiyat alanında iktidar çoğu zaman bilgiyle karıştırılır. Daha çok okumuş olmak, daha uzun süre orada bulunmuş olmak, daha fazla isim tanıyor olmak, otomatik olarak daha haklı olmak anlamına gelmez. Ancak alan, bu niceliksel birikimi niteliksel bir üstünlük gibi sunmayı sever. Bu da psikolojik olarak bir üstünlük duygusu yaratır; kişi, bu üstünlüğü korumak için yeni sesleri, farklı beğenileri ya da alışılmadık yorumları tehdit olarak algılar. Bu tehdit algısı, çoğu zaman açık bir düşmanlık şeklinde değil, küçümseme, görmezden gelme ya da sorgulama biçiminde ortaya çıkar. “Sen kimsin?” sorusu, bu tehdit algısının en kısa ifadesidir.
Sosyolojik olarak bu durum, alanın kendini yeniden üretme mekanizmasının bir parçasıdır. Her alan, kendi içindeki hiyerarşiyi sürdürmek için yeni gelenleri sınar. Bu sınama bazen açıkça yapılır, bazen örtük biçimde. Edebiyat alanında bu sınama, çoğu zaman estetik tartışmalar kılığına bürünür. Hangi kitabın “iyi”, hangisinin “önemsiz” olduğu tartışması, aslında kimin sözünün geçerli olduğuna dair bir mücadeledir. Bu mücadelede bazı sesler baştan avantajlıdır; çünkü alanın tarihsel merkezine daha yakındırlar. Diğerleri ise sürekli olarak kendilerini kanıtlamak zorunda kalır.
Bu sürekli kanıtlama hâli, bireyde derin bir yorgunluk yaratır. Psikolojik olarak bu, tükenmişlik duygusunu besler. Kişi, her yeni ortamda, her yeni konuşmada, sanki sıfırdan başlıyormuş gibi hisseder. Bu his, zamanla öfkeye ya da tamamen geri çekilmeye dönüşebilir. Öfke açıkça ifade edildiğinde “uyumsuzluk” olarak etiketlenir; geri çekilme ise “zaten konuşacak bir şeyi yoktu” şeklinde yorumlanır. Her iki durumda da alan, kendi düzenini sorgulamak zorunda kalmaz. Bu da sembolik şiddetin ne kadar işlevsel olduğunu gösterir.
Felsefi düzeyde burada sorulması gereken soru, edebiyatın etik sorumluluğudur. Edebiyat, yalnızca metin üretmekle değil, aynı zamanda bir ilişki biçimi kurmakla da ilgilidir. Kimlerin konuşabileceği, kimlerin dinleneceği, kimlerin ciddiye alınacağı bu ilişkinin parçasıdır. Eğer edebiyat, kendi içindeki şiddet biçimlerini görmezden gelirse, özgürlük iddiasını yalnızca bir söylem olarak bırakır. Bu noktada etik, estetikten ayrı düşünülemez; çünkü estetik yargılar, etik ilişkilerden bağımsız değildir.
Okur figürü bu etik tartışmanın merkezinde yer alır. Okur, çoğu zaman edilgen bir alıcı olarak düşünülür; oysa okur, metinle kurduğu ilişki üzerinden anlam üretir ve bu anlam üretimi kamusal hâle geldiğinde edebiyat canlı kalır. Okurun susturulduğu, beğenisinin değersizleştirildiği bir ortamda edebiyat, kendi kendini tekrar eden kapalı bir devreye dönüşür. Bu devre, yeni anlamların değil, eski hiyerarşilerin dolaşımını sağlar.
Bu nedenle “sen kimsin?” sorusu, yalnızca bireye yöneltilmiş bir saldırı değildir; edebiyatın kendi geleceğine yöneltilmiş bir tehdittir. Bu soru, farklı seslerin, farklı okuma biçimlerinin ve farklı beğenilerin dolaşıma girmesini engeller. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusu ise bu tehdide karşı hafızayı, emeği ve varoluşu hatırlatır. Bu hatırlatma, bir hesaplaşma çağrısıdır ama kişisel bir hesaplaşma değil; alanın kendisiyle yüzleşmesi için yapılan bir çağrıdır.
Bu metin, bu yüzleşmenin henüz tamamlanmadığını, hatta çoğu zaman ertelendiğini gösterir. Edebiyat alanı, kendi içindeki şiddeti adlandırmadan, yalnızca estetik tartışmalar üzerinden ilerlediğinde, bu şiddeti yeniden üretmeye devam eder. Bu nedenle mesele, bir cümlenin kırıcı olup olmadığı değil, o cümlenin hangi yapısal ilişkilerin ürünü olduğudur. “Sen kimsin?” sorusu, bu yapının en görünür ama aynı zamanda en sıradan ifadesidir ve tam da sıradanlığı nedeniyle tehlikelidir. Çünkü sıradanlaşmış şiddet, en zor fark edilen şiddettir.
Bu noktada mesele artık yalnızca tek bir sorunun yarattığı incinme ya da tekil bir karşılaşmanın bıraktığı tortu değildir; mesele, edebiyatın kendini nasıl bir ilişki alanı olarak kurduğudur. Çünkü her alan, içinde dolaşan cümlelerle, o cümlelerin kimler tarafından hangi koşullarda söylenebildiğiyle ve hangi cümlelerin daha söylenirken geçersiz kılındığıyla tanımlanır. “Sen kimsin?” sorusu, bu anlamda, edebiyatın kendi sınırlarını koruma refleksinin dilsel karşılığıdır. Bu refleks, çoğu zaman bilinçli bir kötülükten değil, alışkanlıklardan, aktarılmış hiyerarşilerden ve sorgulanmadan benimsenmiş bir üstünlük duygusundan beslenir. Ancak niyetin masumluğu, etkinin şiddetini ortadan kaldırmaz. Aksine, niyet sorgulanmadığında şiddet daha kalıcı hâle gelir, çünkü görünmezliğini korur.
Psikolojik olarak bu tür bir şiddetin en yıkıcı yanı, öznenin kendi sesine yabancılaşmasına yol açmasıdır. İnsan, tekrar tekrar değersizleştirildiği ya da değersizleştirilebileceği sinyallerini aldığında, zamanla kendi düşüncelerine mesafe koymaya başlar. Bu mesafe, bir tür içsel sansür mekanizmasıdır. Kişi artık yalnızca “ne düşünüyorum” sorusunu değil, “bunu söylemem uygun mu”, “bunu söylediğimde nasıl karşılanırım”, “bunun bedeli ne olur” sorularını da düşünür. Böylece düşünce, kendi akışkanlığını kaybeder; yaratıcılık yerini temkinli tekrarlar ve güvenli ifadeler alır. Edebiyat alanı için bu, yalnızca bireysel bir kayıp değil, kolektif bir yoksullaşmadır. Çünkü her bastırılan ses, alanın hayal gücünden eksilen bir olasılık anlamına gelir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında bu süreç, alanın kendi kendini homojenleştirmesiyle sonuçlanır. Farklılıklar ya dışlanır ya da törpülenir. Bu törpüleme çoğu zaman açık bir yasakla değil, ince ayarlı mesajlarla gerçekleşir. Hangi konuların “ciddi”, hangi beğenilerin “derin”, hangi referansların “makbul” olduğu sessizce öğretilir. Bu öğretinin dili sert değildir; ama süreklidir. Yeni gelenler, bu dili hızla öğrenir, çünkü öğrenmedikleri takdirde görünmez bir duvara çarpacaklarını hissederler. Bu duvar, çoğu zaman somut değildir; ama etkisi son derece gerçektir. “Sen kimsin?” sorusu, bu duvarın yüzeye çıkan tuğlalarından biridir.
Felsefi düzlemde burada bir etik sorun belirir: Edebiyat, kendini eleştirel düşüncenin alanı olarak tanımlarken, kendi içindeki eleştiriye ne kadar açıktır? Başkasının sözünü sorgulayan edebiyat, kendi sözünü sorgulamaktan kaçındığında, eleştirinin yönü tek taraflı hâle gelir. Bu da eleştirinin dönüştürücü gücünü zayıflatır. Çünkü eleştiri, yalnızca dışarıya yöneldiğinde değil, içe döndüğünde de anlamlıdır. “Sen kimsin?” sorusunun eleştirisi, bu nedenle yalnızca bireysel bir savunma değil, alanın kendi kendine yönelteceği bir sorudur: Biz kimiz, neyi koruyoruz, neyi dışarıda bırakıyoruz?
Bu sorularla yüzleşmek, edebiyat için kolay değildir; çünkü yüzleşme, konforu bozar. Konfor, bilinen ilişkilerin, tanıdık isimlerin, alışıldık referansların sağladığı güvenlik hissidir. Ancak bu güvenlik hissi, çoğu zaman bir bedel karşılığında elde edilir ve bu bedel, başkalarının sessizliğidir. Sessizlik burada bir eksiklik değil, üretilmiş bir durumdur. İnsanlar susmayı seçmez; susmayı öğrenirler. Bu öğrenme süreci, tekrar eden küçük deneyimlerle gerçekleşir: bir sözün karşılıksız kalması, bir beğeninin alaya alınması, bir sorunun sınama niyetiyle sorulması. Zamanla bu deneyimler birikir ve bireyin davranışlarını şekillendirir.
Kadınlar için bu süreç daha da karmaşıktır, çünkü edebiyat alanındaki varlıkları zaten tarihsel olarak kırılgan bir zemine oturtulmuştur. Kadın bir özne, yalnızca söylediği sözle değil, temsil ettiği cinsiyetle de konuşurmuş gibi algılanır. Bu durum, her sözün fazladan bir yük taşımasına yol açar. Bir erkek yazarın yanlışı bireysel bir hata olarak görülürken, bir kadının yanlışı genellenir; “zaten” diye başlayan cümlelerle bütün bir varlık alanına yayılır. Bu nedenle kadınlar çoğu zaman risk almaktan kaçınır; çünkü riskin bedeli, yalnızca eleştirilmek değil, meşruiyetin tümden sorgulanmasıdır. “Sen kimsin?” sorusu, bu bedeli hatırlatan bir işarettir.
Bu noktada “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusunun önemi yeniden ortaya çıkar. Bu soru, bir güç gösterisi değil, bir eşik anıdır. Öznenin, kendini sürekli savunmak zorunda bırakıldığı bir alanda, artık savunma pozisyonundan çıkma çabasıdır. Bu soru, karşısındakine bir CV sunmak değildir; tam tersine, CV mantığının kendisini sorgulamaktır. İnsanların söz hakkının, dosyalarla, listelerle, unvanlarla ölçüldüğü bir alanda, bu soru, ölçünün kendisine yöneltilmiş bir itirazdır. Felsefi olarak bu, öznenin araçsallaştırılmasına karşı bir duruştur. İnsan, yalnızca birikimiyle değil, varoluşuyla konuşur; konuşabilmelidir.
Edebiyatın geleceği, bu tür itirazları ne ölçüde duyabildiğine bağlıdır. Eğer alan, yalnızca kendi merkezini korumaya odaklanırsa, zamanla kendi yankı odasına hapsolur. Bu yankı odasında söylenen her söz tanıdık, her tartışma öngörülebilir hâle gelir. Oysa edebiyatın canlılığı, tam da öngörülemezlikten, beklenmedik bağlardan ve farklı okuma biçimlerinden beslenir. Okur, yazar, editör, eleştirmen gibi kategoriler arasındaki katı sınırlar gevşediğinde, edebiyat kendini yenileyebilir. Bu yenilenme ise ancak konuşma hakkının genişlemesiyle mümkündür.
Şiddetin burada aldığı biçimi yeniden düşünmek gerekir. Şiddet, yalnızca bağırmak, hakaret etmek ya da dışlamak değildir. Şiddet, aynı zamanda konuşma alanını daraltmaktır. Bir cümlenin dolaşımını kesmek, bir beğeniyi meşru olmaktan çıkarmak, bir özneyi sürekli sınamak da şiddetin parçasıdır. Bu şiddet biçimleri, genellikle “böyle gelmiş böyle gider” mantığıyla meşrulaştırılır. Ancak felsefi olarak hiçbir düzen, sırf alışıldık olduğu için meşru değildir. Meşruiyet, sürekli olarak yeniden üretilmesi ve sorgulanması gereken bir ilişkidir.
Bu metin, tam da bu sorgulamanın bir parçası olarak okunmalıdır. Bir hesaplaşma vardır; ama bu hesaplaşma kişisel bir öfkenin dışavurumu değildir. Bu, yapılarla, alışkanlıklarla, normalleştirilmiş tavırlarla yapılan bir hesaplaşmadır. Kişisel deneyim, burada yalnızca bir örnek, bir giriş kapısıdır. Asıl mesele, bu deneyimin işaret ettiği daha geniş bağlamdır. Çünkü benzer sorulara, benzer bakışlara, benzer sessizliklere maruz kalan yalnızca bir kişi değildir. Bu nedenle bu metin, bir “ben” anlatısından çok, bir “biz” sorusuna dönüşür: Biz nasıl bir edebiyat alanı istiyoruz, nasıl bir ilişki biçimini normal kabul ediyoruz?
Sonunda geriye dönen soru hâlâ oradadır: “Sen kimsin?” Bu soru, artık masumiyetini yitirmiştir. Onun karşısında duran özne de değişmiştir. Artık soru, tek taraflı bir silme girişimi olarak kalamaz; çünkü karşısında hafızasını, emeğini ve varoluşunu geri çağıran bir bilinç vardır. “Ben okurum, ben severim, ben yazarım, ben buradayım” demek, bir slogan değil, ontolojik bir ifadedir. Bu ifade, ne bir üstünlük iddiası ne de bir savunma refleksidir. Bu, var olmanın en sade hâlidir.
Edebiyat, bu sadeliği kabul edebildiği ölçüde özgürleşir. Kimlik kartlarının, unvanların ve hiyerarşilerin ötesinde bir konuşma alanı açabildiği ölçüde, kendi iddiasını gerçekleştirebilir. Aksi hâlde edebiyat, kendi içinde ürettiği şiddetin yükü altında ağırlaşır ve yavaş yavaş kendi sesini kaybeder. Bu metin, o kaybı geciktirmek, belki de tersine çevirmek için yazılmıştır. Bir cümleyle başlayan şiddetin, başka bir cümleyle görünür kılınabileceğine dair bir inançla. Ve bu inanç, edebiyatın hâlâ mümkün olduğuna dair sessiz ama ısrarlı bir hatırlatmadır.