
Kendimi ne zaman kaybettiğimi hatırlamıyorum. Ama iade etmek istediğim gün, cumartesiydi. Bunu net hatırlıyorum çünkü fırın sırasındaydım ve ekmek kalmamıştı. Sanırım o an, ilmek ilmek örülen bir kazağın birdenbire şişten çıkıp sökülmesine benziyordu.
Kuyruğun ucunda biraz daha bekledim. Ne bir homurtu çıktı benden ne bir oflama. Sanki ekmek almaya değil beklemeye gelmiştim. Beklemek zaten yeterince tanıdıktı. Çocukken yurtdışında çalışan babamı beklemiştim. Lisede beni ne zaman sevecek diye o kızı… Üniversitede mektuplarıma cevap vermesini beklediğim bir kadın vardı, bir de hiç yazmadığım ama içimden sürekli konuştuğum biri. Sonra askerde evden biri arar mı diye bekledim. İş yerinde terfi, evde biraz ilgi…
Hep bir şeyin olmasını, birinin gelmesini, içimdeki suskunluğun biri tarafından duyulmasını bekledim. En çok da görülmeyi bekledim sanırım. Beklemek, zamanla bir yere varmak değilmiş meğer bazen sadece kendini oraya gömmekmiş. O cumartesi, fırın önünde, içimde kıpırtısız bir boşlukla dururken anladım: Beklemek bana ne sabrı öğretmiş ne de umut etmeyi. İnsan yolun yarısında, bir ekmek kuyruğunda aydınlanır mı? Aydınlanıyormuş.
Eve dönüyordum. Elim boştu. Bir an durup düşündüm: Bugüne kadar taşıdığım en ağır şey neydi? Kimin yüküydü? Cevap bulamadım ama bu soruyla birlikte merdivenleri çıkarken nefesim kesildi. Kapıyı açtım, içeri girdim. Salona geçmeden önce, ayakkabılarımı çıkarırken yavaşça söyledim:
“Artık kendimi istemiyorum.”
Ne bağırarak ne ağlayarak… Sadece, sanki market fişiyle iade edilecek bir ürünü fişsiz götürmüşüm de geri çevrilmekten çekiniyormuşum gibi… Mahcup.
Eve girer girmez —sanki evde ne yazıp çizeceksem— iş yerinden karalama kâğıdı diye getirdiğim tomarın içinden birini aldım. Zarf aradım çekmecede. Köşesi biraz buruşmuştu ama idare ederdi. Sanki günlerdir o anı bekliyordu. Yazmaya başladım:
“İade etmek istiyorum.
Kendimi.
Kullanılmış, sessiz, temiz.
Hep ben verdim, siz aldınız.
Şimdi de kalanımı iade ediyorum.
Fişi yok. İdare edersiniz.”
Yazarken elim titremedi. Bitirince imza atmadım. Zarfı kapattım. Sonra bir süre daha oturdum. Saat kaçtı bilmiyorum ama dışarıdaki ışık gündüz gibi değildi artık.
Üstümdeki yük hafifliyor gibiydi. Saat umurumda değildi. Zarfı aldım, merdivenleri ikişer ikişer indim. Giriş kapısının yanında artık kimsenin kullanmadığı, üzerinde hâlâ silik harflerle “Dilek ve Şikâyet Kutusu” yazan paslı kutuya yanaştım. Zarfı aralıktan ittim. Pas, kâğıdın üzerinde sarımsı bir leke bıraktı. Zorlayarak içine attım.
Kutunun içinden metal bir sürtünme sesi geldi. Kapağın iç yüzeyine çarpıp yavaşça dibe düştü her şeyim. O an ne bir pişmanlık hissettim, ne de ferahlık. Sadece… Bitti. Artık bana ait olmayan bir şeyi geride bırakmanın garip boşluğu vardı içimde. Geri dönerken kapının camına yansıyan silüetime bakmadım. Beni en çok orada görüyordum çünkü.
Eve çıktım. Hiç ışığı açmadan yatağa uzandım. Yastığı kucakladım. Uyku mu, baygınlık mı bilmiyorum ama o gece, bir süreliğine kendimden kurtuldum.
Ertesi sabah gözlerim birbirine yapışmış halde uyandım. Oda ışıkla doluydu. Elimi uzatıp saate baktım: 12.25.
Kalktım. Banyoya yöneldim. Kuş tüyü bile benden ağırdı sanki. Öylesine bir hafiflik, öylesine bir rahatlık.
Duşa yönelirken aynada birden kendimi fark ettim. Bulanıktım. Yaklaştım. Buhar yoktu. Ayna tertemizdi. Temizlikçi Mecbure ablanın en hassas noktasıydı aynalar. “İnsan aynada tüm kusurlarını görmeli, görmeli ki başkasında kusur aramasın,” derdi hep.
Aynayı elimle sildim. Değişen bir şey yoktu. Düşünmemeye çalışarak suyu açtım. Bir süre ısınmasını bekledim. Suyun altına girdiğimde sıcak mıydı soğuk muydu anlayamadım. Ellerimi yavaşça kollarımda, sonra saçlarımın arasında gezdirdim. Hissizdi. Neye dokunduğumu bilmiyordum. Derimin altında boşluk vardı sanki. Şeffaflaşıyor gibiydim. İçim ürperdi.
Yoksa?
Korkuyla kendimi duştan dışarı attım. Ayna hâlâ bulanıktı. Yoksa bulanık olan ben miydim? Havluya sarındım. Yatağa koştum. Gözlerimi sımsıkı kapattım bir süre. Düşünmemeye çalıştım. Ama içimdeki o ince sızı, suyun altından kurtulup tenime sinmiş gibiydi.
Uyumuşum. Uyandığımda öğle çoktan geride kalmıştı. Sokağın sesi durulmuştu. Ev… Yabancıydı artık.
Zaman, ilk kez uyuduğun bir evde tedirgin uyanmak gibiydi. Tanıdık ama yerli yerinde olmayan bir şey yavaşça çökmüştü üzerime.
Havlu yere düşmüştü. Çıplaktım. Ama tenimde ısı yoktu. Sanki bedenim artık yoktu, yalnızca boş bir kabuktum.
Üşümüyordum ama donmuş gibiydim. Sessizce salona geçtim.
Salondaki duvar saati durmuştu. Ev öyle sessizdi ki sessizlik yalnızca kulaklarımı değil, ruhumu da sıkıştırıyordu.
Koltuklardan birine uzandım. Kısa tutulmuş bir iş görüşmesindeki gibi eğreti hissettirdi. Oysa senelerin koltuğuydu bu, her akşam yorgunluğumu bıraktığım yer. Şimdi bedenim oturuyordu ama içim sığmıyordu. Göğsüm sıkışmaya başladı. O koltuk beni dışarı atıyordu sanki. Üzerime alelacele bir şeyler geçirip merdivenlerden aşağı indim.
Apartmanda bir koşturmaca vardı. Çocuk sesleri, eşya sesleri, konuşmalar… Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Etrafa baktım ama kimse bana bakmıyordu. Sanki görünmezdim. Varlığım, kalabalığın içinde yok gibiydi.
Ustalar iskele kurmuştu. Badanaya başlamışlardı. “Kolay gelsin,” dedim. Hiçbiri oralı olmadı.
Kapıya yöneldim. O paslı kutu yerinde yoktu. Duvarın üzerinde izini bırakmıştı. Bir de lekenin hemen yanında birkaç oyuk… Sanki o oyuklar duvarda değil içimde büyüyordu.
Aklım yerinden oynayacaktı. İskeledeki usta badanaya başlamıştı, diğeri ise duvarın kalanını zımparalıyordu. İz kalan yere yaklaştı. Zımparayı usul usul sürtmeye başladı.
Tam o anda, içimden bir çığlık yükseldi. Öyle bir çığlık ki dışarı çıkmadı. Çıkamadı. Boğazımda düğümlendi, içime saplandı.
Sanki kazınan duvar değil, bendim.
Dizlerimin çözüldüğünü, nefesimin kesildiğini hissettim.
Kayboluyor muydum?
İade edilmek böyle bir şey miydi? Sessizce silinmek… Hiç kimseye çarpmadan, iz bırakmadan yok olmak…
Kendimden geçmek üzereydim ki bir sesle irkildim:
“Ethem amca, bu zarf sana gelmiş.”
Başımı kaldırdım. Karşımda bir çocuk vardı. Elinde, pas lekeli, kenarı kıvrılmış bir zarf tutuyordu. Göz göze geldik, gördü beni, adımı söyledi:
“Ethem amca,” dedi. O sesi içimde bir yere astım. Kutunun yerini aldı.