https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Mitolojiyle tanışmam çok küçük yaşlarda oldu. Geç Hitit Çağı heykellerinin sergilendiği, ülkemizin ilk açık hava müzesi olan Karatepe- Aslantaş Açık Hava Müzesi’nde büyüdüm. Babam oranın müdürüydü. Müzeye gelen üst düzey misafirlerle ilgilenir, heykelleri onlara tek tek anlatırdı. Arada sırada beni de yanında götürdüğünde babamın anlattıklarını hayranlıkla dinlerdim. En çok Hitit Kralı Asidavandas’la fırtınalar tanrısı Tarhunza ilgimi çekerdi. Onlarla ilgili sorular sorardım, babam da sabırla anlatmaya çalışırdı.

Bir gün merakla, “Fırtına tanrısı nasıl olur baba?” diye sorduğumu hatırlıyorum. O da dili döndüğünce, benim anlayabildiğim şekilde anlatmaya çalışırdı. Küçücük aklımda, birden çok tanrının şekillenmesi tabii ki garip geliyordu bana. Hele sfenksi anlamak hepsinden daha zordu. Garip bir heykeldi: kafası insan, ayakları aslan, gövdesi fil, kuyruğu yılan… Her birinin ayrı ayrı özelliği vardı, bu yüzde sfenks denildiğini söylerdi babam.

Ne çok severdim orada olmayı… İşte, mitolojiyle tanışıklığım böyle başladı benim.

Ardından Mısır mitolojisi ilgimi çekmeye başladı. Mısır Firavunlarıyla ilgili bulduğum her kaynağı okumaya çalışıyordum. Gökyüzünde dolaşan Ra’yı, ölüleri koruyan Osiris’i, mumyaların bekçisi Anubis’i merak edip okuyordum. Hiç unutmam:

İlkokul üçüncü sınıfta babamı öyle zor durumda bırakmıştım ki…

O yıl Mısır tarihini anlatan bir dergi yayımlanmaya başlamıştı. Haftada bir çıkıyordu ve ben her sayısını büyük bir heyecanla bekliyordum. Resimli, kuşe kâğıda basılmış, bordo kapaklı bir dergiydi. Bir türlü üçüncü sayısını bulamıyordum. İlk iki sayıyı almış, bir gecede okuyup bitirmiştim ama nedense üçüncüsü ortada yoktu. Dediklerine göre çıktığı ilk gün tükenmiş. Nasıl ağlıyorum ama… Bağıra çağıra. Canım babam ağlamalarıma dayanamadı o bölgedeki tüm gazete bayilerini tek tek dolaşıp didik aratmıştı ama yine de o üçüncü sayıyı bulamadı. Çok sonraları arkadaşlarımdan ödünç alıp okuduğumu hatırlıyorum. O an duyduğum heyecanı yine aynen yaşamıştım.

Babamın görev yaptığı müzede ve bizim kendi evimizde geniş bir kütüphane vardı. İçlerinde birbirinden güzel kitaplar bulunurdu. O yıllarda yanlış hatırlamıyorsam Kültür Müdürlüğü Milli Eğitim’e bağlıydı. DÖSİM’den ve MEB’den gelen kitaplar hem bizim evimizde hem de müzenin kütüphanesinde yer alırdı. Şimdi o güzel kitapların birçoğu maalesef yok. Kitapların üzerindeki garip yaratıklara bakar kiminden korkar, kimine gülerdim.

Yunan mitolojisiyle de bu kütüphanelerde okuduğum Truva Atı efsanesi sayesinde tanıştım. Bu hikâyeye hayran kalmıştım. Yunan mitolojisiyle ilgili bulabildiğim her kaynağı okuyor, uyarlanan her filmleri izlemeye çalışıyordum.

Bizim evimizde ise genellikle Türk halk hikâyeleri anlatılırdı. Özellikle Dede Korkut Kitabı’ndan Tepegöz’ü dinlemeyi çok severdim. Tepesindeki tek gözüyle insanlara korku salan ve sonunda Basat tarafından yenilen o yaratık… İşte böyle böyle mitolojik unsurlar benim için büyük bir hayranlığa dönüştü.

Lise yıllarımda mitolojiden beslenen hikâyeler, romanlar okudum; kendi kendime Yunan mitlerini ve tanrılarını parlatıp durdum, üniversiteye gidene kadar. Edebiyat bölümünü kazanıp da kendi kültürümü ve edebiyat tarihimi öğrenmeye başladığımda şunu fark ettim: Bizim mitolojimiz de en az Yunan, Latin, İskandinav, hatta Hint ve Çin mitolojisi kadar güçlü ve köklüydü. Bizler yalnızca kendi mitlerimizi yeterince anlatıp dünyaya sunamadığımız için onlardan geride kalmıştık. Bana düşen görevse derslerimde öğrencilerime Türk mitolojisini en iyi şekilde anlatmaktır.

Meslek hayatım boyunca destanlar konusunu işlerken edebiyatımızın en güçlü mitlerini öğrencilerimle paylaştım. Bu anlatımlar sırasında şunu fark ettim: Mitler yalnızca geçmişe ait anlatılar değildir; insanın anlam arayışı sürdükçe her çağ kendi mitlerini üretir.

Bu yüzden derslerimde modern çağın mitlerinden de söz etmeye başladım. “Teknolojinin ve bilimin bu kadar ilerlediği bir çağda mit olur mu?” diye sorabilirsiniz. Oysa mit, bilimin karşıtı değil; insanın bilinmeyeni, korkularını, umutlarını ve hayallerini anlamlandırma biçimidir. Bu anlamda her dönemin, hatta bizim çağımızın bile kendine özgü mitleri vardır.

Her dönemde insanlar anlamlandıramadıkları varlıklara ve olaylara bir anlam yüklemiş, onları kutsallaştırmış ve çoğu zaman tanrısal bir kimlikle açıklamaya çalışmışlardır. Yıldırımı görmüş ama ne olduğunu bilememiş; onu bir güç olarak tahayyül etmiş ve bu görevi Zeus’a vermiştir. Ölümü kavrayamamış; ona Osiris, Anubis, Hades gibi isimler yakıştırmıştır. Gökyüzüne bakmış, güneşin gizemini çözememiş ve onu Ra adıyla tanrısallaştırmıştır.

Bugün de benzer bir durumla karşı karşıyayız. İnsanlar gökyüzünde zaman zaman gördükleri ve açıklayamadıkları cisimlere bir ad veriyor: UFO. Tıpkı geçmişte olduğu gibi, bilinmeyen karşısında duyulan merak ve korku modern çağın kendi mitlerini üretmeye devam ediyor.

Bana göre UFO’lar modern çağın mitlerinden biridir. Belki de kadim dönemlerde de insanlar gökyüzünde açıklayamadıkları birtakım varlıklar ya da olaylar gördüler ki tanrılarını hep gökyüzünde tasvir ettiler.

Ra’nın güneş tanrısı olarak gökyüzünde kayığıyla dolaşırken resmedilmesi, Zeus’un Olimpos’un zirvesinde yaşadığının anlatılması, ejderhaların uçan varlıklar olarak betimlenmesi, ölenlerin “uçmağa” gitmesi… Tüm bunlar, gökyüzünü aşkın ve bilinmeyen bir alan olarak gören insan zihninin ürünüdür.

Belki de her dönemde insanlar gökyüzünden geldiğini düşündükleri güçleri anlamlandırmak için mitler üretmişlerdir. Dün tanrılar vardı; bugün ise tanımlayamadığımız cisimlere verdiğimiz başka isimler. Değişen yalnızca sözcükler; bilinmeyene duyulan merak ise hep aynı.

UFO’lara inanır mısınız bilmem ama ben inanıyorum. Bu evrende tek başımıza yaşadığımızı düşünmüyorum. Bazı özel insanların da gerçekten bu dünyadan olmadıklarını da düşünmüyor değilim.

Bursa- Gemlik’te yaşadığımız yıllarda, bir sabah eşimle kahvaltı yaparken denizin üzerinde gümüş rengi, yuvarlak, parlak bir cismin süzüldüğünü gördüm. Eşime de gösterdim. O günün kısıtlı imkânlarıyla kameraya kaydetmeye çalıştım fakat ne yazık ki görüntü alamadım. Okulda arkadaşlarıma bu olayı anlattığımda birkaçından da benzer hikâyeler dinledim. Farklı zamanlarda Gemlik semalarında böyle bilinmeyen cisimler görüldüğünü söylediler. Hatta bir arkadaşım “Çevre yolundan eşimle giderken tam yanımızda uçan bir şeyler gördüm. İçinde bize bakan tuhaf yaratıklar vardı.” diyerek benim yaşadığım olayın bir yanılgı olmadığını düşündürür gibiydi. Ara ara o bölgeyi ziyaret ettiklerini söylediler. Hatta orada yaşayanlar, şimdilerde kapanmış olan azot fabrikasının değerlerini ölçmeye geldiklerini dile getiriyorlardı.

Ben de denizi bir uçtan bir uca geçen o cismin — bana göre bir UFO’nun — fabrikanın bulunduğu bölgeye doğru süzüldüğünü görmüştüm.

Günümüzde hayal kahramanları olarak görülen Batman, Örümcek Adam ve Süpermen gibi figürler de modern insanın mitolojik kahramanlara duyduğu ilginin en güçlü göstergelerinden biridir. Belki de mitler hiçbir zaman gerçekten kaybolmadı; yalnızca çağın diliyle yeniden anlatılmaya başladılar. Dün tanrıların, devlerin ve ejderhaların hikâyelerini anlatıyorduk; bugün ise uzayın derinliklerinden gelen bilinmeyen varlıkları, süper kahramanları ve teknolojinin sınırlarını konuşuyoruz. İnsan değişse de merakı değişmiyor; gökyüzüne bakıp anlam arama isteği de… Belki de mitlerin gerçek gücü tam burada saklıdır: İnsan var oldukça, bilinmeyeni anlamlandırmak için yeni hikâyeler anlatmaya devam edecektir.