https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

İçinde yer aldıkları tarihsel sürecin etkileri ile özgürlükçü ve eşitlikçi bir yaşam uğruna çoğu kez militarist kalemlere  dönüşen kadın yazarlar, çağlar boyu  devam eden bir  yazarlık mücadelesinin kahramanları olmuşlardır. Tarihe yayılan ortak yolculuk içinde, ancak zamanla kimliklerini  “özne” olmaktan çıkarabilmiş, kadına has duyarlılıkla özgün bir anlatım diline erişebilmişlerdir.  “Kadınca yazmak” ifadesini uygun bulduğum bu yetkinliği analiz edebilmek için kafilenin ilk yolcularına dönüp bakmak, bakış açımızı o noktadan doğrultmak yerinde olur.

Yazma eylemi, tarihin hiçbir döneminde aynı ve değişmez ihtiyaçlardan doğmamıştır kadın için. Orta Çağ’dan 16. yüzyıla kadar saray destekli kadınlar; lirik şiirler, baladlar, didaktik eserler, hatta bazıları siyasî metinler dahi yazmışlardır. Daha cüretkâr adımlar atarak güncel meselelere dair aktüel tartışmalarda varlık gösterenler de mevcut. Fransız yazar Christine de Pisan(15. Yüzyıl) tam da o cüretkâr kadınlardan biridir. Rönesans Dönemi’nin rüzgârı, erkek paydaşları kadar kadın yazarları da etkilemiş; Yunan ve Roma antikitesi, cazibesi ile dönemin kadın yazarlarına ilham olmuş.

16.Yüzyılda Madam de la Fayette gibi soylu birçok kadın yazar; mutsuzluklarını, gizli aşklarını, hayal kırıklıklarını yazıya dökmüş; edebiyat onlar için adeta bir oyalanma ve iyileşme sebebi bu hâliyle. Erkek egemen edebiyat dünyasında – devasa adımlar kat edilerek- düşünce ve devrim eserlerinin verildiği bu yüzyıllar, roman türünün küçümsendiği bir devirdir. Küçümsenen roman, küçümsenen cinsiyetin de hobi alanıdır artık. Ancak gelin görün ki roman, bu devrin kadın yazarının kaleminden yine de erkekçe yazılacaktır:  Tutkulu bir aşk ve intikam romanı olarak bilinen Uğultulu Tepeler (1847) Bell erkek kardeşler mahlası ile yayınlanırken aslında onlar “Bronte”  kız kardeşlerdir. Cinsiyetleri gereği itibar görmeyen bu iki bakire, taktir edilmenin yolunu kendilerini gizlemekte bulmuşlar ve yazı dilleri de  çaresiz erkek kimlikli olmuş. Erkek yazarlar tarafından kaba, bayağı, terbiyesiz ve vahşi tanımlamaları ile eleştirilmeleri ise trajikomik bir sonuç. Henüz özgürlükler talep edilmese de benzer romanlarda kültürlü, etkin, sevme cüretini kendinde bulan kadın kahramanlar yine de var olmaya başlamıştır artık ve bu sonuç, ilk adımlarıdır kadınca yazmanın.

Fransız Devrimi(1789) her ne kadar kadını, konum olarak sahneye itmiş olsa da ardından Napolyon kanunları ile kadına verilen haklar geri alınır. 19. Yüzyılın başlarına gelindiğinde hâlen daha “kadınca” bir kalemin varlığını anamayız. Mücadele kimlik uğruna yürütülürken, hak ve özgürlüklerden erkek ile eşit  pay  alabilmenin savaşı yaşanırken kalemin vurgusu, hâlâ  yarı militandır.

İşte feminizmin ayak sesleri… Eserlere konu olan durumlar aynı ve benzer bir kodlanmışlıkla savunulur. Denemeler, yergiler, siyasî söylevler ağır basar. Kadın dergileri, işçi kadınlar, özgürleşme mücadelesi… Flora Tristan, Margaret Fuller, George Sand ve benzerleri feminist bir edebiyatın meyvelerini devşirirler kolektif bir bilinçle: Bireysel kadın kimliği, entelektüel eşitlik, toplumsal cinsiyet normlarına meydan okuyuş… Artık 20. Yüzyılın başlarıdır ve tüm dünyada neredeyse benzer bir rüzgâr eser.

     Bizde durum nedir?

Milli Mücadele yıllarıdır Türk topraklarında. Güçlü bir kadın, aydın, aktivist ve bir tefekkür insanı olarak Halide Edip Adıvar ile karşı karşıyayız. Çoğunlukla doğu-batı sorunsalını ele aldığı romanları ile bilinen Halide Edip, kendisi de esasen doğu ve batı kültürlerinin bir sentezi olarak yetiştirilmiş, bu iklimde yaşamış bir  kadındır. Sinekli Bakkal’ın Rabia’sı, Ateşten Gömlek’in Ayşe’si, Yeni Turan’ın Kaya’sı ile erkek egemen Türk toplumu içinde kadının varlığını, gücünü, kısacası yerini korumayı hedefler. Şüphesiz bu tavır, çağdaş hemcinslerinin verdiği türden bir mücadeledir. “Kadınca yazmak” Halide Edip için de hevesi gönülde saklı bir hayaldir belki o yıllarda.  Böylelikle Halide Edip’in parmakları arasında tuttuğu sigarası kadar kalemi de erkek kokar.

Kronolojik olarak Fatma Aliye Hanım( 1862) ile Halide Edip(1884) edebi ve düşünsel çizgide, aralarında “öncü- devam” ilişkisi olan iki kadın. Fatma Aliye, ilk Türk kadın roman yazarı; ne değerli bir takdim değil mi? Cevap vermekte acele etmeyelim, derim. Hayal ve Hakikat adlı roman, dönemin en popüler ismi Ahmet Mithat Efendi ile Fatma Aliye’nin ortaklaşa yazdıkları kitaptır(1891) Peki, eserde kendi adı ne şekilde geçer dersiniz Fatma Aliye’nin?   “Ahmet Mithat ve Bir Kadın”  hocasına saygıdandır, diyebilir miyiz, iyi niyetle düşünerek? Sanmam.  Edebiyatın erkek kalemi, kadının adını yok saymıştır yine. Buna rağmen Tanzimat’tan 2. Meşrutiyet’e uzanan süreçte felsefeye, İslâm’a, kadın haklarına ve tarihe dair düşünen- yazan kadın olarak geçecektir Fatma Aliye’nin adı. Dirayetli yazar, ancak ikinci kitabında kullanır adını. Zoraki bir evliliği anlattığı  “Muhadarat” adlı roman, belli ki kadının kimliğini de zoraki gün yüzüne çıkarır; diğer bir ifadeyle hak savaşında galibiyetin romanı olur bu eser.

İmparatorluğun son döneminde yaşamış Suat Derviş. Toplumsal eşitsizliği, kadın ruhuna değinmeksizin anlatmayan bir kalem daha… Şehirli, yalnız, ekonomik olarak kırılgan kadınların iç dünyasını okuruz onunla; erken dönem feminist alt tonları olan eserleriyle edebiyat dünyasındaki yerini belirler böylelikle.

Dünyada feminist ve yarı militarist kadın yazarlık 20. Yüzyıl itibariyle devam etmekle birlikte Virginia Woolf,  Simone de Beauvoir,  Doris Lessing,  Marguerite Duras adlı kadın yazarlar “kadınca yazmak” yolunu günümüze değin açan, süregelenden farklı bir soluktur artık. Hele ki Woolf, ilk romanı  “Dışa Yolculuk”ta yirmili yaşlardaki Rachel’in dilinden kadının kendini ifade hâlini öylesine derinden betimler ki… Rüzgâr gibi, toprak gibi bir var oluş hâlidir bu. Rachel, kendisini bu doğa unsurları ile özdeşleştirir. Nasıl ki doğa unsurlarının varlık hâlleri başlı başına ve sebepsizdir, kahramanın ruhu da bu doğallığa öykünür romanda. Woolf, vurgulamaktan geri durmayarak daha da ileri gider davasında ve erkek kahramana şu sözleri söyletir:  “Kadını hiç tanımıyoruz, hakkınızda  hiçbir şey  bilmiyoruz. Bu sizi isyana götürmüyor mu?”  Muazzam bir devrim hâlidir bu itiraf.

“Kadınca Yazmak” bir isyandır artık. Yaratanın, ilk yaratılanın(!),  yasaların çağrıştırdığı erkek dilinden, doğanın diline varış… Kavganın dilini, doğanın şefkatine katan kadın, cinsel kimliğinin üstünde bir yaratıcılığa kavuşur. Siyaset, dil bilim, ve psikanaliz, kadın yazarın arayıp bulduğu ve kendine özgü kılabildiği verileri cömertçe sunar; anlam artık kadıncadır ve anlamın dile getirilişi de. Orlando, Bir Yaz Akşamı On Buçukta,  Lol V. Stein’in Kendinden Geçişi… Benzeri kitaplar, konuları ve dilleri ile kadın yazarın göz alıcı yükselişidir.

Şüphesiz ki binlerce yılın mahsulü ve toplu bir kadın belleğidir ulaşılan yer. Kadının yerini ve varlığını sorgulaması ile gelişmiş, yetkinlik kazanmıştır. Erkeksi bir güç ihtirası, gönül rahatlığı ile erkek kalemdaşlara bırakılır. Tipik kadın kahramanlar, kibarca bir kenara konulur. Nice farklı duyarlılığın, farklı ve değişken ruhlarla tamamlanarak vücut bulduğu eserlerin dilidir “kadınca yazmak”.

Hint Sagaları, ne çok benzer bu kadın ruhuna.  Yaşamın; tüm doğallığı ile atan kalp, akan kan, akıtılan gözyaşı kadar sıcak ve yumuşak bir kalemle tanımlandığı bir iklim… Ürkek, sevecen, tutkulu, cesur; lakin yumuşak adımlarla gezinen bir kalem…

İç sesin ve kırılganlıkların yazarı Nezihe Meriç, entelektüel kadın bilincinin örneği Adalet Ağaoğlu, kalıpları yıkan bir dil bilinci ile eserlerine üstünlük katan Leyla Erbil, duyarlılığın en çıplak ve varoluşçu hâlini ortaya seren Tezer Özlü… ve adlarını anmaktan bıkmayacağımız müstesna kadınlar.

O gün bu gündür  -zamanında-  Freud’un analiz etmekte güçlük çektiği,  “kara kutu” olarak tanımladığı kadın; yaratmakta, yaşatmakta ve yazmakta. Mitoslardan çekip çıkardığı vahşi kadının gizil gücüyle barışık, bitimsiz bir arayış ve var ediş yolculuğunda. Kendini çekip sıyırarak kendi kimliğinden, öz ruhunu anlatabilmenin büyüsüne erişmiş kadın yazardır artık o.