https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Bazı penguenler vardır; göç vakti geldiğinde, binlercesi aynı yöne doğru kayarken o biri aniden durur. Sonra ters yöne yürümeye başlar. Bilim insanları bu davranışı “yön kaybı” ya da “bilişsel hata” diye adlandırır. Oysa mesele bazen hata değildir. Bazen bu, tükenmişliğin sessiz bir itirafıdır. Yürümek, nereye gittiğini bilmeden bile, durmaktan daha katlanılır gelir.

Sürüden ayrılan penguen figürü, Camus’nün absürd insanını temsil eden güçlü bir metafor olarak okunabilir. Bu figür, yönünü bilmediği hâlde yürümeyi seçen, anlamın yokluğunu fark etmiş ama bu yokluğu inkâr etmeyen bir bilinci anlatır. Camus’ye göre absürd, insanın anlam talebi ile dünyanın sessizliği arasındaki onarılmaz gerilimden doğar. Bu gerilim ne çözülebilir ne de ortadan kaldırılabilir, yalnızca bilinçle taşınabilir.

Toplumsal düzen, gerilimi bastırmak için sürüyü üretir. Sürü, bireye hazır anlamlar, kolektif hedefler ve ahlaki güvenlik sunar. Ancak bu güvenlik, düşünsel bir devrin bedelidir. Birey, yönünü sorgulamadığı sürece varlığını da sorgulamaz. Camus’nün eleştirdiği tam da bu tür bir yaşantıdır: sorgulanmamış, devredilmiş ve bu nedenle sahici olmayan bir hayat.  Absürd insan, anlamın yokluğunu kabullenir fakat bundan bir sonuçsuzluk ya da eylemsizlik üretmez. Aksine, bilincini koruyarak yaşamayı seçer. Açlık, yalnızlık ve belirsizlik bu seçimin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Ancak Camus açısından değer, güvenlikte değil; bilincin sürekliliğindedir. Bilinç anlam arayarak kendine yol edinir. Belirsizlik, bu varoluş biçiminde bir eksiklik değil, ontolojik bir koşuldur. Geleceğin belirsizliği, bireyi sürüye geri çağıran başlıca etkendir; fakat absürd bilinç, bu çağrıya direnerek özgürlüğünü kurar. Bu özgürlük, bir kurtuluş vaadi değil, sürekli bir başkaldırı hâlidir.

Sürüden ayrılan penguen, yanlış yöne gittiğini bilmez belki ama durmanın bir anlamı kalmadığını bilir. Camus’nün insanı da böyledir: Evrenin suskunluğuyla karşılaşmış, cevap alamamış ama yine de yürümeyi seçmiştir. Bu yürüyüş bir umut arayışı değil, bir başkaldırıdır. Çünkü insan, anlamın yokluğunu fark ettiği anda ya kendini kandıracaktır ya da çıplak gerçeğin karşısında dimdik duracaktır. Absürd tam da bu noktada doğar: İnsan anlam ister, dünya sessiz kalır. Bu çarpışma ne çözülebilir ne de ortadan kaldırılabilir. Sürü, bu çatışmayı bastırmanın en kolay yoludur. İnsan, kalabalığın yönüne uyarak sorumluluğu devreder; düşünmeyi, seçmeyi, hatta acı çekmeyi başkalarına bırakır. Sürüde aç kalmaz ama kendiyle de hiç karşılaşmaz. Sonuç olarak, tükenmişliğin değil, bilincin simgesidir. Varılacak bir anlam olmadığı bilgisiyle yürümek, Camus’nün düşüncesinde insanın trajedisi kadar onurudur. Absürd karşısında geri çekilmeyen bu yürüyüş, modern insanın en yalın ve en dürüst varoluş biçimidir. Oysa sürüden ayrılan insan, aç kalacağını bilir. Yalnızlığı, belirsizliği ve tükenmişliği göze alır. Bu bir intihar değildir; Camus’nün reddettiği türden bir kaçış da değildir. Aksine, bu yaşamın bütün anlamsızlığıyla kabul edilmesidir. İnsan, “Anlam yok ama ben buradayım” diyerek yürür. İşte bu, absürde karşı verilen sessiz ama inatçı bir cevaptır. Bu insan nihilisttir denir; çünkü kutsal hedeflere, büyük anlatılara, hazır doğrulara inanmaz. Ama bu inançsızlık bir boşluk değildir. Camus’nün çizgisinde nihilizm durak değil, eşiktir. İnsan, hiçbir şeye inanmadan da dürüstçe yaşayabileceğini keşfeder. Umutsuzluğa rağmen değil, umutsuzlukla birlikte hareket eder. Belirsizlik bu yaşamın asli koşuludur. Yarın ne olacağını bilmeden yaşamak, artık bir kriz değil, kabul edilmiş bir durumdur. Sürüden ayrılan insan, geleceği planlamaz; sadece bugünün farkındadır.

Penguenin nereye vardığını bilmiyoruz. Camus de bunu sormazdı. Varış noktası değil, yürüyüşün kendisi önemlidir. İnsan, absürdü çözemeyeceğini bildiği hâlde ona boyun eğmediği anda özgürdür. Özgürlük, anlam bulmakta değil; anlamsızlığa rağmen yaşamaktan vazgeçmemektedir. Ve belki de sürüden ayrılan penguen, kaybolmuş değil; ilk kez kendi yönünde yürüyordur.

Modern insan da o penguene benzer. Sürü hâlinde ilerlerken yolun anlamını yitirdiğini fark eder. Aynı hedefler, aynı başarı ölçütleri, aynı mutluluk klişeleri… Hepsi bir süre sonra ağırlaşır. İnsan, aç kalacağını, yalnız kalacağını, hatta kaybolacağını bile bile yön değiştirir. Çünkü bazen anlamın yokluğu, sahte anlamlardan daha dürüsttür.

Pozitif nihilizm çoğu zaman yanlış anlaşılır. Her şeyi inkâr etmek değil, dayatılan anlamlara sırt çevirmektir. “Hiçbir şeyin anlamı yok” demek değil; “bana sunulan bu anlam bana ait değil” deme cesaretidir. Sürüden ayrılan insan, özgürlüğünü coşku içinde değil, bıkkınlıkla yaşar. Bu özgürlük bir zafer değildir; daha çok bir yorgunluk molasıdır. Artık rol yapacak gücü kalmadığında, insan kendisi olur. Belirsizlik işte tam burada başlar. Sürüdeyken gelecek nettir: Ne zaman yürüyeceğin ne zaman duracağın, neye inanacağın bellidir. Ayrıldığında ise zaman uzar, yön bulanıklaşır. Açlık sadece bedensel değildir; anlam açlığı daha yıkıcıdır. İnsan, “Neden?” sorusuna cevap veremediği hâlde yürümeye devam eder. Çünkü durmak, yeniden sürüye katılmak anlamına gelebilir. Toplum bu insanlara çoğu zaman kayıp gözüyle bakar. “Tutunamadı”, “yanlış seçim yaptı” denir. Oysa asıl yanlış, hiç soru sormadan yürüyenlerin sessizliğindedir. Sürüden ayrılanlar en azından çelişkilerinin farkındadır. Kendi iç boşluklarına bakma cesareti gösterirler.

Penguenin ölümü bilip bilmediğini bilmiyoruz. Ama insan bilir. Yine de yürür. Anlamsızlıkla yüzleşmek, hazır anlamların sıcaklığında donmamaktan iyidir. Belki de insanlığın gerçek krizi umutsuzluk değil; fazla anlam yüklenmiş bir hayattır.

Ve belki özgürlük, doğru yöne gitmek değil; yanlış olduğunu bildiğin yolda bile kendi adımlarını atabilmektir.