https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

John Holloway’in “Öfke Günleri” metni ve genel felsefi külliyatı, 21. yüzyılın toplumsal ve politik krizlerini sadece makro-ekonomik verilerdeki sapmalar ya da geçici bir hoşnutsuzluk hali olarak değil, doğrudan doğruya insanın varoluşsal bir krizi ve bu krize verdiği hayati bir tepki olarak ele alır. Holloway felsefesinin ontolojik başlangıç noktasını oluşturan “çığlık,” mevcut dünyanın adaletsizliğine, paranın her şeyi metalaştıran soğuk mantığına ve insanın kendi eyleyişine yabancılaşmasına karşı atılan sarsıcı bir “hayır”dır. Bu “hayır,” sadece bir reddediş ya da pasif bir itiraz değil, haysiyetin kendi varlığını en saf haliyle hatırlatması ve öznenin nesneleşmeye karşı verdiği bir hayatta kalma refleksidir. Holloway’e göre içinde yaşadığımız dönem, toplumsal ilişkilerin bütünüyle sermaye tahakkümü altına girdiği, haysiyetin her gün yeniden sınandığı bir “Öfke Çağı”dır. Ancak bu öfke, homojen ya da her zaman yapıcı bir yapıya sahip değildir. Holloway, öfkeyi iki tarafı da keskin bir kılıç olarak betimlerken, bir yanda sistemin karanlık dehlizlerinde kaybolan, nefretle beslenen ve statükoyu dolaylı yoldan yeniden üreten yıkıcı bir “hınç”, diğer yanda ise dünyayı dönüştürme ve yeni bir yaşam kurma potansiyeline sahip bir “haysiyetli öfke” arasında keskin bir ayrım yapar. Bu metin, Holloway’in kuramsal çerçevesinde bu iki öfke türünün diyalektiğini, öfkenin yapısal ve Marksist temellerini ve bu öfkenin nasıl olup da sistemin içinde “çatlaklar” yaratarak umudun ontolojisine dönüştüğünü derinlemesine incelemektedir.

Holloway’in düşünce dünyasında öfke, bireysel bir sinirlilik hali ya da geçici bir psikolojik dalgalanma olarak indirgenemez; aksine, bu duygu toplumsal ilişkilerin bizzat kalbinde yer alan yapısal bir olgudur. Kapitalist toplum düzeninde insan eylemi, Holloway’in tabiriyle “eyleyiş”

ve “yapılmış olan” olarak ikiye bölünmüştür. İnsanın özgür ve yaratıcı gücü olan eyleyiş, sermaye tarafından ondan koparılarak metalaştırılmış, nesneleşmiş bir “yapılmış olana” dönüştürülür. Bu bölünme, öznenin kendi yarattığı dünya üzerinde kontrolünü bütünüyle kaybetmesi ve bir “meta”ya ya da “maliyet unsuru”na indirgenmesi anlamına gelir. Holloway için öfke, işte bu nesneleşmeye, insanın sadece bir istatistik ya da kaynak olarak görülmesine karşı öznenin verdiği bir varoluşsal yanıttır. Sermayenin mantığı, hayatın her anını ölçülebilir, satılabilir ve yönetilebilir bir birime dönüştürmeye çalışırken, haysiyet bu sürece “hayır” diyerek kendini dışavurur. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında, antik dönemdeki kölelik düzenindeki kamçı sesinin yerini bugün paranın yarattığı borç boyunduruğu, performans baskısı, işsizlik korkusu ve sistemli aşağılanma almıştır. Dolayısıyla bu öfke, tarihsel bir sürekliliğin parçasıdır; o, serflerin efendilerine duyduğu haklı nefretin modern, teknokratik ve küresel versiyonudur. Bu noktada öfke, bir “hata” değil, bir “hakikat” anıdır.

Holloway, akademik tarafsızlık ya da entelektüel serinkanlılık maskesi altında “makul olmayı” ve “sakinleşmeyi” öğütleyen yaklaşımları radikal bir biçimde reddeder. Ona göre akıl, toplumsal yaraları uyuşturan bir merhem değil, haksızlığa karşı bilenmiş bir eleştirel zihnin keskinliğidir. Mevcut sistemin hem ekolojik hem de insani bir felakete doğru hızla ilerlediğini görmek, sadece rasyonel bir analiz değil, aynı zamanda derin bir duygusal farkındalık gerektirir. Eğer dünya, paranın ve kârın mantığıyla bir yok oluşa sürükleniyorsa, buna karşı öfke duymamak aslında aklın değil, ontolojik bir hissizliğin ve körlüğün göstergesidir. Gerçek bir toplumsal analiz, dünyayı sadece bir nesne gibi betimleyen donuk bir fotoğraf makinesi değil, o dünyanın içindeki sızıyı, adaletsizliği ve “olmaması gerekeni” deşifre eden bir silahtır. Bu bağlamda öfkelenmek, tarihin öznesiz ve kaçınılmaz bir süreçmiş gibi sunulmasına karşı durmak, insanı yeniden tarihin merkezine, kendi kaderini eyleyen bir özne olarak yerleştirmektir. Öfke, sessizliğin içindeki suç ortaklığını bozan o sarsıcı sestir.

Ancak öfkenin bu devrimci potansiyeli, Holloway’in “hınç” olarak tanımladığı tehlikeyle her an karşı karşıyadır. Öfke, eğer yaratıcı bir mecraya akamazsa ve sistemin bütünsel eleştirisinden koparsa, kolaylıkla kör bir nefret ve kontrolsüz bir yıkım aracına dönüşebilir. Nietzscheci anlamda hınç olarak betimlenen bu durum, bireyin ya da kitlelerin uğradıkları yapısal haksızlığın gerçek faili olan “sermaye mantığını” hedef almak yerine, sistemin kendilerine sunduğu “günah keçilerine” yönelmesidir. Günümüzde Avrupa’da ve dünyanın pek çok yerinde yükselen ırkçılık, göçmen düşmanlığı, mezhepçi çatışmalar ya da anlamsız şiddet eylemleri, bu hınç dolu öfkenin en somut tezahürleridir. Bu öfke türü dogmatiktir, kendi içine kapalıdır ve mevcut sistemin hiyerarşilerini sadece özneleri değiştirerek yeniden üretir. Hınçla dolmuş kurban, uğradığı acıyı dindirmek yerine onu kendinden daha zayıf gördüğü bir başkasına bulaştırarak sahte ve geçici bir rahatlama yaşar. Bu, sermayenin yarattığı yabancılaşmanın, yine sermayenin dili ve mantığı içinde kalarak patlak vermesidir. Bu tür bir öfke “yıkmak” ister ama yerine ne koyacağını bilmez; sadece kendi mağduriyetini bir kimliğe dönüştürerek statükoyu farklı bir biçimde tahkim eder. Hınç, özgürleştirici değil, hapishane duvarlarını sadece farklı bir renge boyayan bir duygudur.

Holloway’in asıl üzerinde durduğu ve devrimci bir kurtuluşun anahtarı olarak gördüğü kavram ise Zapatistalardan mülhem “haysiyetli öfke”dir. Haysiyetli öfke, sadece bir reddediş ya da kör bir saldırganlık değil, aynı zamanda şaşırtıcı derecede kurucu, yaratıcı ve neşelidir. Bu öfke türü, kurban psikolojisini yırtıp atan, pasif acıyı aktif ve kolektif bir eyleyişe dönüştüren güçtür. Kurban, sadece maruz kalan ve acı çeken edilgen bir kişidir; oysa haysiyetli öfke sahibi, bu acıyı bir failliğe, bir dönüştürücü iradeye çeviren öznedir. Bu süreçte “ben,” kendi bireysel mağduriyetinin tekilliğinden çıkarak başkalarının acısıyla gerçek bir bağ kurar ve hiyerarşik olmayan, yatay bir “biz”e dönüşür. Haysiyetli öfke, geleneksel siyasetin “talep etme” ve “bekleme” mantığını da kökten aşar. Devletten ya da sermayeden bir şey talep etmek, aslında o yapıların meşruiyetini ve bizim üzerimizdeki iktidarını tanımaktır. Oysa haysiyetli öfke, “talep etmeyi reddeder” ve “başka bir dünya”yı şu anın içinde, kendi doğrudan pratikleriyle inşa etmeye başlar. Bu, partilerin, sendikaların ve geleneksel bürokratik sloganların ötesine geçildiği, haysiyetin doğrudan eylemle somutlaştığı bir politik aşamadır.

Bu yaratıcı sürecin en somut politik meyvesi, Holloway felsefesinin en özgün kavramlarından biri olan “çatlaklar”dır. Holloway’e göre sermaye, hayatın her anını kontrol altına almaya çalışan, pürüzsüz ve kaçınılmaz görünmeye gayret eden totaliter bir yüzeydir. Ancak haysiyetli öfke, bu pürüzsüz görünen yüzeyde derin delikler ve çatlaklar açar. Bir topluluk bahçesinde, bir işgal evinde, paranın geçmediği bir dayanışma ağında, sermaye mantığının dışına çıkan bir üretim kooperatifinde ya da sadece haysiyetin korunduğu samimi bir felsefe tartışmasında insanlar kâr ve sömürüye göre değil de dayanışmanın ve haysiyetin mantığına göre hareket ettiklerinde bir çatlak oluşur. Bu çatlaklar, sadece gelecekteki bir devrimin hazırlık aşaması ya da bir provası değildir; onlar “şimdi ve burada” yaşanan mikro-devrimlerin ta kendisidir. Holloway için devrim, bir gün devlet iktidarının ele geçirilmesiyle gerçekleşecek uzak, görkemli ve tekil bir olay değil; bu çatlakların her gün çoğaltılması, derinleştirilmesi ve birbirine bağlanması sürecidir. Haysiyetli öfke, bu çatlakları koruyan, onları sermayenin istilasına karşı savunan ve yüzeyi parçalayan inatçı çekiç darbeleridir. Devrim, bir iktidar transferi değil, hayatın her anında haysiyeti yeniden tesis etme eylemidir.

Holloway, öfkenin estetik ve neşeli boyutuna yaptığı vurguyla, onu asık suratlı bir dogmatizmden ve kasvetli bir militanlıktan ayırır. Haysiyetli öfke, hayat dolu bir isyandır. Atina’da polisin attığı gaz bombaları, cop sesleri ve şiddet sarmalı içinde, meydanın tam ortasında durup müziğini icra etmeye devam eden bir grup sanatçı, bu düşüncenin en görkemli simgesidir. Orada yükselen melodi, devletin çıplak şiddetine karşı verilen fiziksel bir cevaptan ziyade, o şiddetin tüm meşruiyetini, ciddiyetini ve korkutuculuğunu boşa çıkaran bir “alaycı reddediş” ve “estetik üstünlük”tür. Bu durum, “neşeli bir öfke” olarak tanımlanabilir. Bu neşe, bir vurdumduymazlık ya da ciddiyetsizlik değil, aksine hayatın ve haysiyetin, ölüme, kâr hırsına ve tahakküme karşı kazandığı mutlak zaferdir. Sanat, müzik, oyun ve karşılıksız eylem; haysiyetli öfkenin içinde sermaye mantığını felç eden en güçlü silahlardır. Çünkü paranın mantığı ciddiyet, ölçüm, hesap ve kâr üzerine kuruluyken; oyun ve sanat karşılıksızlık, neşe ve saf yaratıcılık üzerine kuruludur. Bu “karşılıksızlık,” sermayenin biriktirme mantığına vurulmuş en ağır darbedir.

Holloway düşüncesinde öfke, öznenin yeniden inşası ve insanlaşma süreci için bir zorunluluktur. Kapitalizm bizi her saniye nesneleştirip “şey”leştirirken, haysiyetli öfke bizi yeniden “özne” yapar. Bu süreçte bireysel “Ben,” kendi acısının darlığından çıkarak başkalarının yarasıyla empati kurar ve kolektif bir özne olan “biz”e ulaşır. Ancak bu “biz,” otoriter, tek tipleştirici ya da hiyerarşik bir yapı değil; her bir bireyin kendi haysiyetinin, farklılığının ve sesinin korunduğu bir “çokluk”tur. Bu öfke sayesinde, tarihin öznesiz, mekanik ve kaçınılmaz bir süreçmiş gibi sunulmasına karşı durulur; insanın kendi tarihini ve kendi dünyasını yapma kapasitesi (potentia) yeniden keşfedilir. Holloway, akademik tarafsızlığın ve “soğukkanlı analizin” aksine, öfkeli bir düşüncenin dünyayı çok daha berrak görebileceğini savunur. Çünkü öfke, yüzeydeki o sahte ve yapay sükuneti yırtarak, altındaki can yakıcı çelişkileri ve sömürü ilişkilerini görünür kılar. Gerçek bilgi, dünyayı sadece anlamakla yetinmez, onu hissedilen bir acıdan yola çıkarak dönüştürmeyi hedefler.

Holloway’in vurguladığı “İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek” tezi, haysiyetli öfkenin nihai politik limanıdır. Geleneksel devrimci hareketler genellikle iktidarı ele geçirmeye odaklanmış, ancak iktidarın kendi mantığına hapsolmaktan kurtulamamışlardır. Holloway’e göre iktidar, doğası gereği haysiyeti ezen ve eyleyişi donduran bir yapıdadır. Bu nedenle devrimci öfke, iktidarı ele geçirmek için değil, iktidarın hayatımızdaki etkisini her an yok edecek o çatlakları genişletmek için kullanılmalıdır. Bu, “yukarıdan aşağıya” bir değişim değil, “aşağıdan ve dışarıdan” bir dönüşüm projesidir. Haysiyetli öfke, bizi birer “yöneten” ya da “yönetilen” olmaktan çıkarıp, birbirimizle haysiyet temelinde ilişki kuran eyleyenler haline getirir. Bu, paranın dolayımı olmadan, doğrudan insan insana kurulan bir ilişkinin ütopyası değil, çatlaklarda filizlenen gerçeğidir.

Sonuç olarak John Holloway açısından temel mesele, öfkeyi bastırmak, onu uyuşturmak ya da onu hıncın yıkıcı ve zehirli nefretine kurban etmek değildir. Asıl mesele, bu ham, devasa ve insani duyguyu haysiyetin rehberliğinde dönüştürücü, kurucu ve umut dolu bir iradeye tahvil edebilmektir. Mevcut toplumsal ilişkiler sisteminde çatlaklar yaratmak, paranın her şeyi metalaştıran o soğuk ve ruhsuz mantığını sarsmak ve umudun kapısını aralamak, ancak bu haysiyetli ve yaratıcı öfkenin sürekliliği ile mümkündür. Umut, Holloway için geleceğe dair saf bir iyimserlik ya da boş bir bekleyiş değil, mevcut “yok oluşa” ve “yok sayılmaya” karşı gösterilen inatçı, tavizsiz bir ontolojik başkaldırıdır. Haysiyetli öfke, bu umudun asıl motorudur; çünkü o, sadece mevcut olanın çürümüşlüğünü reddetmekle kalmaz, aynı zamanda o reddedişin kalbinden insani olanı, dayanışmayı, sevgiyi ve haysiyeti yeniden doğurur. Öfke günlerinde haysiyeti bir bayrak gibi korumak ve onu kolektif bir eyleyişe dönüştürmek, bugün özgür bir gelecek tasavvur edebilmenin yegâne ve en onurlu zeminidir. Holloway’in bizlere mirası şudur: Dünya sadece hüzünlü ve karanlık bir yer değildir; o aynı zamanda “hayır” diyebilenlerin, o çığlığı muazzam bir melodiye dönüştürebilenlerin ve çatlakların arasından sızan güneş ışığında yeni bir yaşamı inatla filizlendirenlerin dünyasıdır. Haysiyetin çığlığı, aslında bize kim olduğumuzu ve neler yapabileceğimizi hatırlatan en samimi, en profesyonel ve en devrimci pusuladır.