
Mutfaktaki tencerede kaynayan suyun buharı, camlarda puslu bir perde oluştururken dışarıdaki dünyanın soğuğunu ve uğultusunu bir süreliğine dışarıda bırakıyordu. O buhar, camın ötesindeki çıplak ağaçları ve gri gökyüzünü silerken içerideki yoksulluğu da beyaz bir tülün arkasına gizliyor; evi, dünyanın geri kalanından kopuk bir masal gemisine dönüştürüyordu. Annem, tezgâhın üzerinde duran tek bir soğanı öyle zarif hamlelerle doğruyordu ki sanırdınız mutfağımızda eksik olan hiçbir şey yok, sanki o soğan kokusu birazdan tüm evi doyuracak bir ziyafete dönüşecek. Bıçağın tahtaya vuruşundaki o ritmik ses, bir eksikliğin değil, var etme çabasının marşı gibi yankılanırdı dar mutfakta. Babamın eve girişindeki yorgunluk, kapı eşiğinde bıraktığı çamurlu ayakkabılarıyla birlikte orada kalırdı. O çamurda, gün boyu taşınan tuğlaların ağırlığı, el açılan rüzgârın sertliği ve akşamı etme telaşının izleri vardı. İçeri girdiğinde gözlerindeki o açlık, sadece ekmeğe değil, annemin yüzündeki o bir tutam huzuraydı. Sanki kapıdan girdiği an, dışarıdaki o sert adamı rüzgâra fırlatıyor, yerine sadece sevdiğine muhtaç bir mülteci bırakıyordu.
Babamın dudakları annemin yanaklarını kovalardı. Bir denk getirse o öpücüğü kıyamet kopardı. Annem elinin tersiyle hemencecik silerdi ıslaklığı. Silerken de basardı o tumturaklı sözcüğü: “Gâvurun adamı!” Babam kahkahalara boğulurdu. O kahkaha, duvarlardaki rutubeti kurutur, tenceredeki tatsız suya lezzet katardı. Annemin nazı babamı daha da şehvete sokardı. Arkasından seğirtmeye başlar, annemin hıncına maruz kalma ihtimalini göze alırdı. “Dur adam, çocukların yanında dellenme” der, kaçardı gözden ırak saklı mabetlerine. O mabet, kapısı gıcırdayan bir yatak odası değil, yoksulluğun giremediği tek kaleydi.
Babamın elleri, dünyanın en sert coğrafyasıydı. Parmak boğumlarındaki o derin yarıkların arasına inşaat tozu değil de sanki hayatın kendisi sızmıştı. Akşamları eve geldiğinde, o nasırlı ellerini sabunla ovarken çıkan ses, mutfaktaki tencerenin tıkırtısına karışırdı. O eller, dışarıda soğuk betonu yoğurur, demiri büker, koca binaları göğe yükseltirdi; ama kapıdan içeri girdiğinde, o devasa güç bir kuş tüyüne dönüşür, annemin nazlı yanağında bir sığınak arardı. Biz o ellerin taşıdığı tuğlaların gölgesinde büyüdük. Babam dışarıda başkalarına saraylar yaparken, akşam eve sadece “kendini” getirirdi; ama o “kendi”, bize yeten en büyük hazineydi.
Biz salonun ortasındaki tüyleri dökülmüş halının üzerinde, dizlerimizi karnımıza çekip birbirimizin nefesiyle ısınırdık. Halıdaki desenler silindikçe, biz kendi hayal dünyamızın desenlerini oraya çizerdik. Kapıların arkasından gelen o boğuk gülüşmeler, odanın içindeki boş dolaplardan gelen gıcırtıları bastırırdı. Sobanın içinde can çekişen son odun parçasının çıkardığı çıtırtı, babamın mutfaktaki neşeli adımlarına eşlik ederdi. Ateş sönmeye yüz tutsa da o gülüşlerin çıkardığı kor, bizi battaniyelerden daha sıkı sarmalardı. O anlarda, yırtık çoraplarımızın ucundan sarkan parmaklarımızı unutur, o “saklı mabedin” kapısından sızan görünmez bir sıcaklıkla doyardık. Onların arasındaki o bitmek bilmeyen oyun, hayatın bükülmüş beline karşı çekilen en dik direnişti. Dünya onlara sırtını dönmüştü ama onlar birbirine dönerek dünyayı hükümsüz kılmışlardı.
Yıllar sonra, babamın inşaat tozuyla çatlamış ellerini toprak kucakladığında, annemin o mutfak tezgâhının önünde dakikalarca durup elinin tersiyle yanağını sildiğini gördüm. Ortada ne babam vardı ne de o ıslak öpücük. Ama annem, sanki o kovalamaca hala devam ediyormuş gibi, boşluğa bakarak gülümsedi ve fısıltıyla “Gâvurun adamı” dedi. O an, zamanın ve ölümün bu kelimeye yenildiğini hissettim; boşlukta asılı kalan o dudak izi, annemin yanağını hâlâ yakıyordu. O an, evin soğuk taşlarının bize hiç dokunmadığını fark ettim. Bizim sarayımız, babamın annemin peşinden koştuğu o birkaç metrekarelik mutfaktı; yokluğun, sevginin karşısında diz çöktüğü o tek yer. Tencereler dolu, camlar berrak, kaloriferler yanıyor; ama gözlerimiz hâlâ o mutfaktaki koru arıyordu. En konforlu koltuklarda bile odun ateşi ve tumturaklı sözcük sanki yoktu.
Hayat, o saklı mabedin kapısı kapandığından beri dışarısı kadar soğuk. Ve ben, ne zaman rüzgâr sertçe esse, annemin o boşluğa gülümseyişini hatırlayıp, aslında tüm servetimizin o ıslak bir öpücükte saklı olduğunu yeniden fark ediyorum.