
“Hayat hazır olmadıklarımızı sessizce üzerimize bırakır’’
1997 yılında Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun olan Özgü Çömezoğlu, akademik yaşamını aynı alanda sürdürürken düşün dünyasının bir kolunu da edebiyat aracılığıyla genişletir. Yorgunum Doktor, Yolcu, Alacakaranlık ve Anlat Bana gibi eserleriyle yalnızca bir sanat tarihçisi ya da romancı değil, insanın içsel derinliklerini yazıya dönüştüren bir yazar olarak da karşımıza çıkar.
Çömezoğlu’nun anlatısında “özne” hep arayıştadır. Köklerin, aidiyetin, sessizliğin ve acının içinden geçerek kendi sesine ulaşmaya çalışır. “Anlat Bana”, bu yönüyle yalnızca öykülerden oluşan bir kitap değil; aynı zamanda okuru kendi içine çağıran bir içsel yolculuğun rehberidir. Ardı ardına sıralanmış öyküler bütünü değildir. İnsanın ruhsal coğrafyasına doğru açılan katmanlı bir anlatıdır. Yazar, “İnsanın en büyük yolculuğu kendi içine yaptığı yolculuktur.” der gibidir. Bu nedenle kitap, yalnızca karakterleriyle değil, okuruyla da bir terapi seansına dönüşür.
Karakterler, büyük olayların büyük duyguların içindedir. Sessizlik, kırılganlık, kayıplar ve yüzleşme… Hepsi, insanın görünmez yaralarını ortaya çıkarır. Her öykü bir diğerinin sesi gibidir, birbirinden bağımsız ama aynı acının farklı tonlarını taşır. Yazarın sorduğu temel soru derindir. Acı neden hayatın içinde bu kadar baskındır? Bu soru, her hikâyede yeniden yankılanır. Çömezoğlu, acıyı yalnızca bir duygu değil, insan olmanın temel malzemesi olarak ele alır. Kahramanlar, yaşadıkları hayatın ağırlığı altında ezilirken iyileşmenin yolunu paylaşmakta bulurlar. Böylece kitap, bize “anlatmanın” aslında bir şifa biçimi olduğunu hatırlatır. Kitap boyunca lirik, şiirsel bir anlatıcı sesi duyulur. Cümleler sade ama derin, yalın ama sarsıcıdır. Okur bir noktadan sonra hikâyeleri okumaz, onların içinde yankılanan sesi duymaya başlar.
Çömezoğlu’nun dili hem bir doktorun sabırlı dinleyişine hem de bir şairin inceliğine sahiptir. Her paragraf, okuru kendi sessizliğine kulak vermeye çağırır. Karakterler sıradan insanlardır: bir anne, bir kadın, bir yalnız, bir kayıp… Ama yazar onların iç dünyasını olağanüstü bir duyarlılıkla açar. Bu karakterler toplumun sosyal rollerinden çok du
“Hayat hazır olmadıklarımızı sessizce üzerimize bırakır’’
1997 yılında Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun olan Özgü Çömezoğlu, akademik yaşamını aynı alanda sürdürürken düşün dünyasının bir kolunu da edebiyat aracılığıyla genişletir. Yorgunum Doktor, Yolcu, Alacakaranlık ve Anlat Bana gibi eserleriyle yalnızca bir sanat tarihçisi ya da romancı değil, insanın içsel derinliklerini yazıya dönüştüren bir yazar olarak da karşımıza çıkar.
Çömezoğlu’nun anlatısında “özne” hep arayıştadır. Köklerin, aidiyetin, sessizliğin ve acının içinden geçerek kendi sesine ulaşmaya çalışır. “Anlat Bana”, bu yönüyle yalnızca öykülerden oluşan bir kitap değil; aynı zamanda okuru kendi içine çağıran bir içsel yolculuğun rehberidir. Ardı ardına sıralanmış öyküler bütünü değildir. İnsanın ruhsal coğrafyasına doğru açılan katmanlı bir anlatıdır. Yazar, “İnsanın en büyük yolculuğu kendi içine yaptığı yolculuktur.” der gibidir. Bu nedenle kitap, yalnızca karakterleriyle değil, okuruyla da bir terapi seansına dönüşür.
Karakterler, büyük olayların büyük duyguların içindedir. Sessizlik, kırılganlık, kayıplar ve yüzleşme… Hepsi, insanın görünmez yaralarını ortaya çıkarır. Her öykü bir diğerinin sesi gibidir, birbirinden bağımsız ama aynı acının farklı tonlarını taşır. Yazarın sorduğu temel soru derindir. Acı neden hayatın içinde bu kadar baskındır? Bu soru, her hikâyede yeniden yankılanır. Çömezoğlu, acıyı yalnızca bir duygu değil, insan olmanın temel malzemesi olarak ele alır. Kahramanlar, yaşadıkları hayatın ağırlığı altında ezilirken iyileşmenin yolunu paylaşmakta bulurlar. Böylece kitap, bize “anlatmanın” aslında bir şifa biçimi olduğunu hatırlatır. Kitap boyunca lirik, şiirsel bir anlatıcı sesi duyulur. Cümleler sade ama derin, yalın ama sarsıcıdır. Okur bir noktadan sonra hikâyeleri okumaz, onların içinde yankılanan sesi duymaya başlar.
Çömezoğlu’nun dili hem bir doktorun sabırlı dinleyişine hem de bir şairin inceliğine sahiptir. Her paragraf, okuru kendi sessizliğine kulak vermeye çağırır. Karakterler sıradan insanlardır: bir anne, bir kadın, bir yalnız, bir kayıp… Ama yazar onların iç dünyasını olağanüstü bir duyarlılıkla açar. Bu karakterler toplumun sosyal rollerinden çok duygusal durumlar üzerinden şekillenir.
İlk öyküdeki kadın karakterin sessizliğiyle başlayan bu içe dönük yolculuk, paylaşma, konuşma ve yüzleşme temalarıyla derinleşir. Yazar, “Yüzleşmeden özgürleşmek zordur.” der gibidir her satırda. Çömezoğlu, mitolojik anlatıları öykülerine ustalıkla işler. “Bahçe Kaçkını” adlı öyküdeki Siren efsanesi bu yönüyle dikkat çekicidir: “Efsaneye göre tepeden görünen adalarda siren denen kadın başlı kuşlar yaşarmış; oradan geçen denizcileri güzel sesleriyle büyülermiş. Şimdi orada duyulan rüzgârın sesi o sirenlerin sesiymiş.”
(Syf. 14) Bu metafor, içsel suskunluğu yenmenin ve sesini bulmanın simgesidir. Siren sesi, anlatma ihtiyacının, içimizde bastırdığımız kelimelerin sembolüne dönüşür. Çömezoğlu’nun mitolojiye başvurusu rastlantısal değil; insanın kadim hafızasında saklı yaraları gün yüzüne çıkaran bilinçli bir tercihtir. Bunu daha sonra kitap içinde diğer öyküsünde görmekteyiz. Iason’dan bahseder. (syf.26) Kibele’den bahseder. (syf 46) Eserde kullanılan geriye dönüşler ve durum öykülerinde, karakterlerin geçmişle hesaplaşmasını derinleştirir. Geriye dönüş tekniğiyle zamanı iyi kullanmıştır. Böylece eser yalnızca bireysel bir yolculuk değil, aynı zamanda toplumsal belleğin sesi hâline gelir. Anlat Bana Ege’nin tuzlu rüzgârından antik taşların sessizliğine, şehir kalabalığından yağmur altındaki ormanlara uzanan bir yolculuktur. Çömezoğlu, geçmişle bugünü, bireysel hafıza ile toplumsal belleği incelikle birleştirir. Okur, kitabı bitirdiğinde yalnızca öykülerle değil, kendi iç sesiyle de karşılaşır. Çünkü Anlat Bana, adının da işaret ettiği gibi, bir çağrıdır: “Anlat ki iyileşelim.” Özgü Çömezoğlu’nun kaleminde her cümle, insan ruhunun yankısına dönüşür. Anlat bana bu sesi duymak isteyen herkes için sessiz ama derin bir yolculuğun kapısını aralar.C
ygusal durumlar üzerinden şekillenir.
İlk öyküdeki kadın karakterin sessizliğiyle başlayan bu içe dönük yolculuk, paylaşma, konuşma ve yüzleşme temalarıyla derinleşir. Yazar, “Yüzleşmeden özgürleşmek zordur.” der gibidir her satırda. Çömezoğlu, mitolojik anlatıları öykülerine ustalıkla işler. “Bahçe Kaçkını” adlı öyküdeki Siren efsanesi bu yönüyle dikkat çekicidir: “Efsaneye göre tepeden görünen adalarda siren denen kadın başlı kuşlar yaşarmış; oradan geçen denizcileri güzel sesleriyle büyülermiş. Şimdi orada duyulan rüzgârın sesi o sirenlerin sesiymiş.”
(Syf. 14) Bu metafor, içsel suskunluğu yenmenin ve sesini bulmanın simgesidir. Siren sesi, anlatma ihtiyacının, içimizde bastırdığımız kelimelerin sembolüne dönüşür. Çömezoğlu’nun mitolojiye başvurusu rastlantısal değil; insanın kadim hafızasında saklı yaraları gün yüzüne çıkaran bilinçli bir tercihtir. Bunu daha sonra kitap içinde diğer öyküsünde görmekteyiz. Iason’dan bahseder. (syf.26) Kibele’den bahseder. (syf 46) Eserde kullanılan geriye dönüşler ve durum öykülerinde, karakterlerin geçmişle hesaplaşmasını derinleştirir. Geriye dönüş tekniğiyle zamanı iyi kullanmıştır. Böylece eser yalnızca bireysel bir yolculuk değil, aynı zamanda toplumsal belleğin sesi hâline gelir. Anlat Bana Ege’nin tuzlu rüzgârından antik taşların sessizliğine, şehir kalabalığından yağmur altındaki ormanlara uzanan bir yolculuktur. Çömezoğlu, geçmişle bugünü, bireysel hafıza ile toplumsal belleği incelikle birleştirir. Okur, kitabı bitirdiğinde yalnızca öykülerle değil, kendi iç sesiyle de karşılaşır. Çünkü Anlat Bana, adının da işaret ettiği gibi, bir çağrıdır: “Anlat ki iyileşelim.” Özgü Çömezoğlu’nun kaleminde her cümle, insan ruhunun yankısına dönüşür. Anlat bana bu sesi duymak isteyen herkes için sessiz ama derin bir yolculuğun kapısını aralar.ew