
Fiziksel etkinliğin yerini ağır bir ruh gölgesi aldığında başlıyor yalnızlık. Haz veren duygular mideye çöken bir bulantıya dönüşüyor; insanın kendine kurduğu bütün ortamlar, soyut bir duruşun kabuğuna çekiliyor. Gözlerin önünde maddeler siliniyor, zamanın her anı buharlaşıyor. Düşünceler başların içinde birer kıvılcım gibi yanıyor; damarlar, sessizce gerilip karanlığı taşıyor. Unutkanlık kıyılarda dolaşıyor, suskunluk doruğuna ulaşıyor. Bütün mekân, insana yabancı düşüyor. Yalnızlık, ömrü eksiltmekle kalmayıp o anı da içinden fakirleştiriyor. Sanki dünyanın sesi bir anda kısılıyor; insan kendi iç yankılarıyla baş başa kalıyor. Ruh, kendini taşıyamayan bir bedenin içine sıkışmış gibi ağırlaşıyor.
Özlemleri çevreleyen görünmez demirler, eski korkulardan süzülen gölgeler, sorguların aynı noktaya çivilenmiş sonuçları. Çelişkilerden oluşan, değer mi değmez mi belli olmayan bir zenginlik ortaya çıkıyor. Kaybedilen zaman geri gelmiyor. Düşler dar bir kaba çekilip kısılıyor; büyümek isteyen her düşünce filizi daha yeşermeden budanıyor. İnsan bu dönen çarkın neresinde duruyor? Üstünde mi, altında mı belli değil. Zaman, insanın avuçlarından akıp giderken, geriye yalnızca yıpranmış bir iz bırakıyor. Her adım, sanki görünmeyen bir el tarafından sessizce geri çekiliyor.
İkilemlerle dolu hayat herkesin sınırlarını yokluyor. Erimeye yüz tutmuş endişeler sessizlikle yoğrulup iç sıkıntısına dönüşüyor. Acılar, hislerin üzerine bir perde çekip kalıyor; unutulmuyorlar, yalnızca dipte bastırılıyorlar. Yarınların ne getireceği belirsiz. Unutuluyor, unutturuluyor. Bütün tutkular dizginleniyor. Hayat olağan hâline bürünüyor; iç içe geçmiş düğümlerin çözüldüğü sanılıyor ama gerçekte düğümler çoğalıp boğaza sarılıyor. Sonra da “kahramanların korkusu” çörekleniyor içe. İnsanın nefesi daralıyor ama sesi çıkmıyor; içsel ağırlıklar göğüste bir taş gibi yerini koruyor. Karanlık, adeta çıplak bir hakikat gibi üzerine eğilip insanı inceliyor.
“Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır” der Atilla İlhan. Sevdiğinde huzuru arayan insan, karşılık bulamayınca ruhunu zorunlu bir karanlığa bırakır; çaresizce ‘neredesin’ diye sorar durur. Sorun karanlığın içinde yaşamak değil; sorun, yaşanası olan her şeyin aydınlıkta durmasına rağmen yaşantıların karanlıkta boğulmasıdır. Nefessiz kalan ortamlar bedenlerde iz bırakır; gömülmüş değerler bir anda sönüverir. Karanlık bazen bir sığınak gibi görünür ama insanı içten içe tüketen bir sessizliğe de dönüşebilir. Işığa çıkmak bile korkutucu gelir, çünkü gözler artık gölgelerle uyumlanmıştır.
“Yalnızlık insan ruhunun özgürlüğe kavuşmasıdır” demiştir Halil Cibran. Kalabalığın dışına düşmek bir eksiklik gibi görünse de insanın kendi iç kapılarını arkadan kapatıp dış sesleri susturduğu ânı anlatır bu söz. İstekler, beklentiler, dayatmalar hepsi bir süreliğine susar. İnsan ilk kez kendine görünür. Özgürlük de o sessizliğin içinde filizlenir. Belki de insan, özgürlüğün gerçekte bir tür kırılganlık olduğunu o an fark eder. Çünkü kendiyle kalmak, her şeyden önce çıplak bir yüzleşme ister.
“Yalnızlık insanın kendi içinde tutsak olmasıdır.” Sartre’ın bu sözü yalnızlığın iki yüzünü açar: Özgürlük sandığımız şey bazen içimizin dar koridorlarına hapsetmektir bizi. Kişi kendisiyle baş başa kaldığında kaçacak yer bulamaz; kalabalıkların sakladığı kırıklar, yalnızlıkta gün yüzüne çıkar. Yalnızlık, gözden kaçanları aydınlatır. Ruh, kendi labirentinde dolaşırken duvarların giderek yükseldiğini hisseder. Bazı çıkışların yalnızca bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlar.
Yalnızlık, duyguların birbirine çarpıp bozulduğu bir evredir. Her şeyden bir kaçış, herkesten bir kopuş. İnsan doğasına ters düşen bu davranış, hayata tutunmayı reddeden bir sessiz senfoniye benzer. Çoğu zaman kimse duymadan içten içe çalan bir ezgi gibidir bu hâl. İnsan, kendi yankısının bile ona yabancı geldiği bir boşlukta sürüklenir.
Artık ruhumda bencilliğin soluk bir özgürlüğü dolaşıyor. Kopuk bir yaşantının kıyısında çırpındığımı biliyorum; buna rağmen kaçmaya çalışmadığımı da görüyorum. Yorgun muyum, emin değilim; belki de yorgun olmadığım kadar yorgunum. İçimdeki sessizlik büyüdükçe dış dünyanın kalabalığı daha uzak bir uğultuya dönüşüyor. Sanki zaman beni geride bırakırken ben hâlâ aynı eşikte oyalanıyorum.
Kendi omurgasını saklayan, denklemine ulaşılamayan bir çemberin içindeyim. Kurduğum düşleri unuttum; bir zamanlar önem verdiğim hedefleri bir kenara bıraktım. Hayata baktım; baktığımla kaldım. Belki de ait olamamak, insanın en eski yarasıdır; nerede dursa toprağın altı gibi soğuktur. Ve insan bazen kendine bile yabancılaşarak varlığını korur, çünkü dokunulan her ışık canını yakar.
Kabuğuma dönüyorum. Bu tanımı yapılmış aydınlık diyardan uzaklaşıyorum. Erişemediğim her şeye, dokunamadığım her canlıya veda ediyorum. Anlaşılmadığım bu sırça saraydan geri çekiliyorum. Zaten memleketi olmayan biriyim ben; mülkiyeti yok, tutunduğu bir yeri yok. Artık göz kamaştırıcı her objeye uzak, tadına varamadığım her şeye yabancı, bilmediğim her şeye düşmanım.