
Panait Istrati, 1884–1935 yılları arasında yaşamış bir Rumen yazardır. Özgünlüğü, yazılarının çoğunu sözlük yardımıyla öğrendiği Fransızca dilinde yazmış olmasıdır.
Gençlik yıllarında devrimci hareketlerin etkisine kapılmış olan Istrati, 1929 yılında Komünist Partinin davetiyle gittiği Sovyetler Birliği’ni gezdikten sonra umutsuzluğa kapılmış ve politik mücadelenin dünyada bir şeyleri değiştirmek için yetersiz olduğu fikrini edinmiştir. Pek çok romanında da politikadan, politik mücadeleden çok insanı insan yapan değerler üzerinde durmuştur. Kitaplarında daha çok durağan bir yaşam çizgisi yerine yolculuklar, hareketler üzerine yazmıştır. Gezilen yerlerden daha çok tanıdığı insanları anlatmıştır.
Kitaba konu olan toplumsal olay, 1907 yılında Romanya’da köylülerin kötü yaşam ve çalışma koşullarına, ayrıca toprağın adaletsiz paylaşımına karşı isyanını aktarır. Büyük toprak sahiplerinin evleri, ardından dükkânlar ve hanlar yağmalanmaya başlamıştır. Köylüler yaklaşık 1.000’er kişilik gruplar hâlinde örgütlenerek, “Toprak istiyoruz!” sloganları eşliğinde büyük şehirlere doğru yürüyüşe geçmiştir.
Baragan’ın Devedikenleri adlı kitabını 1928 yılında yazmıştır. Kendi hikâyesini başkalarının hikâyelerine katarak anlatmıştır. Sosyalizme yönelik düşüncelerinin iz düşümlerini görmek mümkündür.
“Evet: Yüz kilosu beş ile on frank arası! Bütün meşakkat yalnız devlet için ve tonlarca tuz satın almak için çekilirdi. Bütün mesele buydu: Kötü teşkilatlandırılan ve kötü idare edilen zengin bir memleket! Bunu annem her Rumen köylüsü kadar bilirdi.” (sayfa 23)
Yazarın gerçek ile teori arasındaki farkı gözeterek eserlerini yazması, onu sosyalizmi benimseyen yazarların düştüğü hataya düşürmemiş ve sosyal meseleleri tek taraflı bir şekilde değil, gözden kaçan konuları da hesaba katarak tarafsız bir gözle değerlendirmesine yardımcı olmuştur. (Ahlaki yönden zayıf kabul edilen davranışları sergileyen işçileri, zorluklar karşısında kendilerini alkole ve şiddete teslim eden köylüleri de hedef tahtasına koymak gerektiğini düşünmektedir. Ezilen köylülerin yaşadığı ekonomik zorluk, toplumsal ilişkiler içinde yaşatılan baskılar dışında bu sınıfa yönelik ortaya konulmayan, söylenmeyen sözleri de içerir.)
Devrimi gerçekleştiren yönetimin, işçi sınıfının ve köylülerin yaşamlarını iyi bir noktaya taşımaktan uzak uygulamalar içerisinde olması ve rejimin baskıcı tutumu, Istrati’nin sosyalist düşünceyle arasının açılmasında önemli olmuştur.
Gerçekçi bir dili vardır. Istrati’nin şiirsel üslubu, eşsiz güzellikteki doğa ve insan betimlemeleriyle dikkat çeker.
“Rus rüzgârı buz gibi nefesiyle geniş arazileri süpürür, fakat toprak hâlâ bir fırın gibi kavrulduğu için… Benim ebeveynim, mezbahaya götürülen hayvanlar gibi boynunu eğip ağır işler görmeye alışık insanlardan değildi…”
Yazılarında karakter ve atmosfer de durağan değildir.
Baragan’ın Devedikenleri adlı roman, on dört yaşındaki Matake’nin gözünden anlatılır. Çöldeki yaşamdan çıkmak ve devedikenlerinin yardımıyla çölü aşıp dünyayı görmek ister Matake. Annesinin topladığı, tuzladığı balıkları satmaya giderler. Baragan’ı aşmaları gerekir. Aşmayı başarır ve macera başlar Matake için. Gittiği yerlerde de aynı sefaleti görür. İnsanların görünümlerini, yolu aşmalarını anlatır bizlere. Eve dönüşte atılan ateş, kurşunlar, insanların insafsızca öldürülmelerini görürüz. Bu isyan durdurulamayarak memleketin her yerine insafsızca yayılır. Ezenler, ezilenleri sorgusuzca düzeni sağlamak için bilinçsiz bir bilinçle öldürür. Son kertede babasının flüt sesi ve acısıyla baş başa kalır.
Baragan’ın Devedikenleri ve diğer eserlerinde temalar; iş birliği ve dayanışma, sınıf çatışması, ezen–ezilen ilişkisi ve alt sınıfın yaşadığı zorluklardır. Sert doğa koşulları (kuraklık, sel), mücadele eden halkı esir alan sefalet ve kötü koşullardan kurtulmak için verdikleri mücadele eserde aktarılır.
“Bir cansız eşarba benzeyen bu yol, insana istediğini yapabilirdi.” (sayfa 42)
“Ve devedikenleri de rüya ve cüretten, sahip olunanı, bunun beteri de olsa sahip olunabilecekle değiştirme için yapılan bir davetten ibaretti. Çünkü dünyayı seven için, oturduğu yerde çürüyüp kalmaktan beter şey yoktur.”
Kitaba ismini veren “Devedikeni”, hem acımasız doğa koşullarını hem de insanın içindeki dayanıklılığı ve isyanı temsil eder. Ayrıca devedikeni, zor koşullarda bile yaşamını sürdüren bir bitkidir; tıpkı kitaptaki bahsi geçen köylüler gibi. Bu özelliğe atıfla köylülerin ve yoksul halkın adalet arayışındaki direncini temsil eder. Bu metafor ile Balkan köylüsünün kaderini ve isyanını görünür kılar; hem doğanın acımasızlığını hem de toplumun sertliğini yansıtır.