https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Geride bıraktığımız senenin son çeyreğine girerken dünyanın ünlü müzelerindeki paha biçilemez sanat eserlerine karşı yapılan eylemler zinciri gündemi meşgul etti. Aktivistlerin eserlere konserve, domates çorbası, patates püresi, un fırlatmaları, tutkal ile yüzlerini, ellerini eserlere yapıştırmaları, küresel ısınma, karbon ayak izi, bozulan doğal dengeye dikkat çekmek ve ses getirmek için yaptıklarını söyledikleri bu eylemler bize neyi anlatıyor?

Vincent Van Gogh’un Londra Ulusal Galerisi’ndeki ünlü “Ayçiçekleri” tablosuna çorba tenekeleri fırlatıldığında  bu eylemi kısa süre sonra, Almanya’daki Barberini Müzesi’ndeki bir Claude Monet tablosuna patates püresi atılması takip etti. Ekolojik koruma, iklim değişikliği, savaşla ilgili konular endişe kaynağı olsa ve acil olarak ele alınması gerekse de, sanat eserlerini tahrif ederek ve yok ederek bunları vurgulama girişimleri ne kadar akılcı görünüyor?

Görünüşe göre, eylemciler bu protesto eylemi için camla korunan resimlerin seçildiğini bu nedenle domates çorbası ve patates püresinin kullanılmasının sembolik olarak yaklaşmakta olan gıda krizine ve doğal kaynakların ve çevrenin kırılganlığına dikkat çekmek için seçildiğini açıkladılar.

Sonra bu olaylara yenileri eklenmeye devam etti. Lahey’de başka bir  “Just Stop Oil”

-Petrolü durdurun-  protestocu çifti müzeyi karıştırdı. Eylemcilerden biri kafasını Vermeer’in İnci Küpeli Kızına yapıştırırken, diğeri üzerine domates çorbası döküp şöyle dedi: “Bir iklim felaketi içindeyiz ve tek korktuğunuz bir tablo üzerindeki domates çorbası ya da patates püresi.”

 

Bu cümlenin ardında aslında protestocular kamuoyuna şunu mu söylemek istiyorlardı?

“Neden iklim krizine bu kadar kızmıyorsunuz? Daha değerli olan nedir: Sanat mı yoksa yaşam mı? Bir tablonun korunmasıyla mı yoksa gezegenimizin ve insanların korunmasıyla mı daha çok ilgileniyorsunuz?”

Hiç şüphe yok ki eylem muazzam miktarda ses ve aktivistler için kötü ün getirse bile kamuoyu bölünmüş durumda ve söz konusu amaç için doğrudan herhangi bir yapıcı eyleme yol açıp açmadığından henüz kimse emin değil.

Sanatın protesto edilen meseleye dikkat çekmek için yapılan eylemin nesnesi olması yeni değil. Tarihte, tabloların, heykellerin ve kitapların ve diğer kültürel eserlerin tamamen yok edildiği veya kısmen hasar gördüğü birçok eylem olmuştur.

John Constable’ın ünlü tablosu “The Hay Wain” üzerine Just Stop Oil aktivistleri tarafından ölü manzara sahneleri olan büyük kâğıtlar yapıştırıldığında küçük çaplı bir hasar gördü. Daha sonra haberlerde ilginç bir şekilde, tutuklanan protestoculardan birinin, iklim değişikliği konusunda farkındalık yarattığı iddia edilirken, aynı aktivistin kilometrelerce karbon ayak izi bırakarak dünya çapında yatçılık yaptığına da dikkat çekildi.

Dünyanın en değerli tablolarından biri olan Mona Lisa, ayrıntılı güvenlik önlemlerine rağmen çeşitli şekillerde hedef alınma konusunda uzun bir geçmişe sahip. 1956’da, Louvre’da sergilenirken ünlü tabloya biri taş attı. Darbe öyleydi ki, cam kasayı paramparça etti ve hatta  biraz boya çıkardı. O zamandan beri, tabloyu başka saldırılara karşı korumak için kurşun geçirmez cam kullanıldı. Ancak 1974’te, Tokyo Ulusal Müzesi’nde sergilenirken, bir protesto eylemi olarak bir aktivist engellilerin erişiminin olmadığını vurgulamak için kırmızı boyayla boyadı. 2009’da başka bir aktivist -görünüşe göre Fransız vatandaşlığından mahrum bırakıldığı için üzgündü- ironik bir şekilde Louvre Müzesi’nden satın alınan seramik bir çay fincanı fırlattı. En son geçtiğimiz yılın başlarında, iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmak için bu kez tabloya pasta atıldı.

Bu tür eylemler, geçerli nedenlerden kaynaklansa ve acil eylem çağrısı olarak uygulansa bile, halktan veya politikacılardan yeterli desteği topluyor gibi görünmüyor. Aksine bu tür eylemler müzeleri herkes için daha erişilebilir hale getirme ve izleyiciler ile sanat eserleri arasındaki boşluğu doldurabilecek topluluğa özgü program yaratma çabalarını baltalıyor.

Bu sosyopatik mantığı bir an için bir kenara bırakıp bu eylemlerin kaynağına derinlemesine bakarsak, özellikle 21. yüzyılda yetişen aktivistlerin 19. yüzyılın en ünlü kültürel mirasına saldırdıklarını görebiliriz.

Ne de olsa iklim krizi, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başları ile başlayan asfalt yollar, benzin yakan arabalar, fabrikalar ve kömürle çalışan enerji santralleri ile şekillenen ve bunu belirli bir orta sınıf refah vizyonu gibi satan ve kullanan mantalitenin sonucudur. Bu vizyonu satın almış ve konforuna yerleşmiş, endüstriyel modernitenin tek gerçek olduğu hissini yakalayan emperyalistler, otomobillerine olduğu kadar bu vizyona bağlıdır. Bu yüzyılın isyancıları olan iklim aktivistlerinin onların -sözde-  değer verdiklerini hedef almasına bu yüzden çok da şaşmamalı.

Gelinen noktada dünyadaki tüm müzeler bu tür eylemlere karşı daha güçlü koruyucu önlemler alınacağını duyurdu. Bu önlemler, güvenlik aramalarının yanı sıra çanta ve ceketlerin tamamen yasaklanmasını içerebilir.

Sanat ve kültür, miras ve tarihi öneme sahip eserleri yok etme girişimleri, yalnızca onları daha erişilmez kılacak ve onları kamusal alanlarımızdan kaldırarak daha fazla duvar ve sınır yaratacaktır. Aktivistler sebep oldukları bu sınırın,  yaşamı savunurken yaşamın tam da kendisini sekteye uğratacağının farkında değiller mi?

Sanat, insanların sosyal değişim yaratmak ve kullanmak için aradığı en eski yollardan biridir. Picasso’nun Guernica’sından Riveter Rosie’ye, Chicano muralizminden Ai WeiWei nin saygısız orta parmağına kadar sanat ve savunuculuğun uzun ve karmaşık bir tarihi vardır.

Hiç kuşkusuz tüm bu protestoların etrafındaki bu nihilist dilin, kriz zamanlarında sanata yer olmadığına dair bu tavrın, insanın sanatla kurduğu ilişkide ne denli ikiyüzlü olduğunu dolayısıyla insan tabiatının tıpkı savaşlarda olduğu gibi her türlü krizde en önce yaratıcı ve naif değerler olan sanat ve edebiyat eserlerine saldırdığını göstermesi açısından kaygı vericidir.

Gerçekten aktivistler sanatın, insanlığın tüm vahşi, acımasız, saygısız, vandalist hareketlerinin karşısında baştan beri en büyük cephe olduğunu gözden kaçırmış mıdır? Ya da bu gruplar sanatın her türlü toplumsal tepkiye -negatif dahi olsa- fayda sağlayan hâlâ yegâne kavram olduğunun bilincindeler mi?

Hiç şüphe yok ki tarih boyunca tüm bu hesap kitap, etki tepki resminin içinde en savunmasız haliyle tüm darbelere rağmen yıkılmayıp ayakta kalan yine sanatın ta kendisidir. Belki de insanlığın yaslandığı bu duvar her türlü barbarlığın önüne çekilmiş yegâne settir.