https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

“Vagonları ölülerle dolu bir tren düşün, beni de o trenin gövdesi say. İnsan hayatı bir trenin vagonlarına benzer çünkü.”

 

Ölümün bütün canlılar için kaçınılmaz olduğu gerçeği bir kenarda duradursun, kimi toplumlar için hayatı sürdürmekten daha olağan bir gerçek olarak görülür. Acıya, kedere, huzursuzluğa aslında cehalete mahkum coğrafyaların kaçınılmazıdır ölüm. Sefalete terk edilmiş, çözümsüz bırakılmış, kendi yolunu bulma uğraşı içindeki çocukların birbirini dinlemeden yargıladıkları, tanımadan tanımladıkları hayatlara savruluşunun hikayesiydi Mevsim Yas. Mehtap Ceyran, bizi bize anlattığı bu kitabında Batman’ dan söz etse de anlatılanlar Batman’la sınırlı kalmayacak kadar bizdendi. Dahası bizi bile aşıyordu. Kitap sona erdiğinde ortaya çıkan tablonun Orta Doğu’daki birçok yeri tasvir ettiği söylenebilir.

2017 yılında yayınlanan Mevsim Yas, Mehtap Ceyran’ın ilk kitabı. Üç ana bölümden oluşan kitap toplamda 42 bölümden oluşuyor.  Yazar, kitabın başında “Annemin sokağının çocuklarına…” ithafında bulunuyor. Bütün yaşananlara aslında yaşanamayan, yarım kalanlara tanıklığı olduğu gerçeği bu girişle netlik kazanıyor. İnsanın unutmasının mümkün olmayacağı tanıklıklar kahramanlar aracılığıyla dile gelirken yazarın geçmişe çakılıp kaldığı ve aslında kitabın neden yazıldığı Fesla’nın mektuplarında kendini ele veriyor:

 

“ Hafızası karşısında neden aciz bir varlıktır ki insan?(…) Galiba hep hatırlamaktan ibarettim. (…) Hatıralarımı değil hafızamı yazıyorum sana.” (s, 44)

 

Romanda olaya baktığımızda Batman’ da öğretmen olan Zehra’nın Hizbullah tarafından kaçırılan arkadaşı Taha’ dan haber almaya çalışması, nerede olduğuna dair ipucu bulma çabası anlatılır. Taha’nın ortadan kaybolmasıyla posta kutusuna gelmeye başlayan mektuplardan ve Taha’nın günlüğünden Batman’ın bugününe, âna, romandaki gerçek zamana uzanan sürecin siyasi, sosyolojik boyutlarını okuruz. Fesla’nın gönderdiği mektuplardan 1980 askeri darbesiyle içeriye düşen dayısı Medet’in 1989’ da dışarı çıkmasıyla başlayan hikaye, Fesla ve ablası Hicran’ın annelerini kaybetmeleri sonrasında üvey anne ve babalarından gördüğü şiddete, aynı sokakta yaşadıkları kızların öldürülmeleri ve intiharlarına,  Fesla ve Hicran’ın katıldıkları siyasi toplantılara, 1990’larda Batman sokaklarında yaşanan Hizbullah- sol örgüt çatışmalarına, dayıları Medet’in Hizbullah tarafından öldürülmesine, babasının şiddetine dayanamayan Hicran’ın intihar etmesine, Fesla’nın yatılı okula gönderilmesi ve yurtta yaşadığı sıkıntılara değin uzanır. Çocukluğundan beri gördüğü şiddet ve ölümlerin Fesla’nın psikolojisi üzerinde bıraktığı derin izleri başarıyla anlatan yazar, Taha’nın da kaçırılmasıyla yani Fesla’yı hayata bağlayan son insanı da elinden alarak Fesla’nın intihara giden sürecini hazırlar. Taha’ dan bir süre haber alınamayınca Fesla yaşadığı, şahit olduğu, acıdan ibaret hayatını mektuplarla Zehra’ya anlatırken aslında vedalaşmaktadır. Diyarbakır’da çöpte bulunan erkek cesedinin Taha olduğu yönündeki inanç, aslında Fesla’nın acıya, belirsizliğe daha fazla dayanamıyor oluşu, hayatına son vermesine neden olur.

Taha’nın günlüğünde ise Taha’nın geçmişini, dini bütün bir çocukken dayısının Hizbullah tarafından öldürülmesiyle dinden uzaklaştığını, annesinin Hizbullah tarafından saldırıya uğradığını okuruz. Mersin’ deki Ziraat Mühendisliği eğitimini yarıda bırakan, yaşadıkları nedeniyle dikiş tutturamayan ve Batman’ a dönerek aktar dükkanı çalıştıran Taha, gençlere tango dersi verme niyetiyle astığı ilanlar sonrası Hizbullah’ dan tehdit mesajları alır. Ve bu durumun da üzerine eklendiği bir paranoya geliştirir. Fesla’ya vermek üzere bir mektup hazırlar uzun bir süre cesaret edemediği mektubu kapısına bıraktığı Sabahattin Ali kitabı içinde Fesla’ ya ulaştırmayı başarır. Hemen sonrasında Hizbullah tarafından kaçırılır. Kitabın Sabahattin Ali’ye ait olması tesadüf değildir. Faili meçhul olmasıyla 1990’ larda yaşanan faili meçhul cinayetlere, toplu mezarlara, kemiklerine bile ulaşılamayan insanlara, beyaz Toros’la kaçırılanlara göndermedir:

 

“Bu ülkede herkesin sonu az çok Sabahattin Ali’ye benzer.”(s,110) 

 

Kişilere baktığımızda Zehra, Taha,Fesla ve Kevser’in marazlı oldukları söylenebilir. Zehra, öğrencisi tarafından tehdit edilen, yorgun ve huzursuz bir öğretmendir. Taha ve Fesla’yla olan bağı dışında Reşad adında bir adamla noktaladığı ilişkisine dair kimi bilgiler de ediniriz. Zehra’ yı ele veren kısım ise Reşad’la olan ilişkisine dair okuduklarımızdır. Reşad’a olan ilgisi geçmişte benzer bir adamla bağı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bu yorum Zehra’yla Fesla’nın benzer çocukluğa sahip olduğuna kadar götürülebilir. Zehra’nın da Fesla gibi değersiz hissettirildiği, ilgiden yoksun, sevgisiz, yalnız bırakıldığı bir çocukluk yaşamış olması muhtemeldir. Reşad roman boyunca karşımıza çıkmaz. Romana dair eksiklik hissi uyandıran tek kısım Reşad’ınortaya çıkacakmış gibi olması ama çıkmamasıdır. Fakat Reşad’ın Zehra’yı tanımamız için kurgulandığı, başka bir işlevi olmadığı ortadadır. Zehra’ya dair bir başka bilgi mezarını ziyaretine gittiği annesidir.

 

“Bir ilişkinin insanın ruhunda nasıl bu kadar derin yaralar açabileceğini düşünüyordu. Nasıl bu kadar hırpalanabilmişti? Neden Reşad’ın darbelerine açık tutmuştu kendisini? Neden bu kadar yoğun psikolojik şiddet gördüğü halde arkasını dönüp gidememişti? Cevap Reşad’a karşı hisleri ya da onun özellikleri değildi elbette, insanı bir başkasına bağımlı kılan, yalnızlıklarıydı. Hayatına giren erkeklerle çocukluğunun boşluklarını doldurmaya çalıştığını sonradan anlamıştı Zehra.” (s, 55)

 

Fesla ve Taha’nın yaşadıklarını, aralarındaki bağı Zehra vasıtasıyla öğreniriz. Fesla’nın bitleri şişeye doldurması, koltuğun altında yatmayı alışkanlığı edinmesi, Medet’ le diyalog kurmaktan kaçınıp yazıyla anlaşması, Medet’inönerdiği kitapları okuduktan sonra yurdun arka bahçesine gömmesi, kitap sayfalarını yemesi gibi davranışlar da Fesla’nın psikolojisindeki sıkıntıların açığa çıkmasıdır. Babası, üvey annesi, yurt müdürü, öğretmeninden şiddet gören, aşağılanarak büyüyen, ablası da dahil bir çok insanın ölümüne şahit olan Fesla, romanın sonunda kendi hayatına da kıyar. Taha ise dayısının yani Medet’in öldürülmesi sonrası yaşadığı değişimle ruhsal anlamda dengesizlikler yaşar ve tehditler sonrası paranoyası büyür.

Romanda zaman çok boyutludur. Gerçek zaman bir haftalık zaman dilimini kapsar. Bu zaman diliminde romandaki gizemi çözmeye çalışan Zehra’nın yaşadıkları aktarılır. Bir diğer boyut Zehra’nınposta kutusundaki mektuplarla ve öğretmenevinde bulduğu Taha’ya ait günlükle geçmişe gittiği zamandır. Mektuplar 1989’ da Medet’in hapisten çıkmasıyla başlayan süreçten ana yani 2006’ya kadar geçen süreci anlatırken, Taha’nın günlüğü yakın geçmişi son bir ayı aktarır. Gerçek zamanın Aralık 2006 olduğu romanda, kışın seçilmesi elbette tesadüf değildir. Yokluğun, sefaletin, yalnızlığın, kimsesizliğin, terk edilmişliğin, bilinmezin, kayboluşun, acının, matemin, ölümün anlatıldığı romanda okuyanın bütün bu duyguları iliklerine kadar hissetmesi için gereken atmosfer kitap boyunca aktarılan kış manzaralarıyla sağlanmıştır:

 

Boynundaki atkıyla ağzını burnunu kapattı. Bu soğuk günler geçmişteki karanlık günerin geri döneceğinin işareti gibi gelirdi.”(s, 39)

 

“Dışarıda korkunç bir yağmur yağıyor, duyuyor musun? O günlerde hep yağmur yağardı. Bulutların karabasan gibi çöktüğü başka bir şehir daha var mıdır yeryüzünde bilmiyorum. Gökten yağmur yerine çamur yağıyordu.” (s,44)

 

Benzer kış tasvirleri ikinci kitabı Bekleyişin Şarkısı’nda da görülür. Yazar, içinde bulunduğu coğrafyanın kader diye kabul edilen yaşamlarını sorgular. Ölümle ve acıyla terbiye edilmeye mahkum edilen insanların dramıdır anlatılanlar. “ Zaman, salyalarını genç ömürlere akıtan bir canavar gibi, bütün çocukluk arkadaşlarımı yuttu.” (s, 86)Dünyadan kopuk, kendi gündemine hapsolmuş, kör dövüşü içindeki gencecik hayatların birer birer yok oluşu ve değişim umutlarının da bu gençlerle birlikte ortadan kalkması; aktarılan o karanlık, kasvetli, bunaltan atmosferin yıllar geçse de değişmediği bir şehir, bir coğrafya çok katmanlı şekilde kurgulanmıştır. Toplumsal birçok yara kabuk tutmasına izin verilmeden yeniden kanatılmış, her toplumsal olayın ekonomik temelleri de altı çizilerek vurgulanmıştır.

Olaylarda bir başka üstünde durulması gereken mesele kadındır. Hicran ve Fesla’nın çalışmak zorunda kalması, üvey anneleriyle birlikte babalarından şiddet görmeleri, Zehra’nın Reşad’la ilişkisinde yaşadığı şiddet, Narin’in abisi tarafından namus adı altında öldürülmesi ve intihar süsü verilmesi, Kevser’in ablalarının intiharı ve mahalledeki başka birçok kızın intihar etmiş olması, Zehra’nın arkadaşı Rohat’ın kız arkadaşı olan Perver’in amcası tarafından istismar edilmesi ve ensest gerçeği, 1915 olaylarında  Tahsin’in anneannesine dair aktardıkları ve savaşın çocuk ve kadınlar üzerindeki yıkıcı etkisi gibi her biri ayrıca üstünde derinlemesine durmayı gerektiren meseleler ele alınmıştır.

Zehra’nın her bunaldığında kendisini çaresiz hissettiği, çıkmazda hissettiği zamanlarda uğradığı çıkmaz sokak, Batman’ın, güneydoğunun, Orta doğunun içinde bulunduğu durumun de simgesidir. Başka açıdan baktığımızda Zehra yalnız kalmak, sakinleşmek aslında kendisiyle, korkularıyla yüzleşme yaşadığı anlarda uğradığı bir mekandır. Toplum olarak geçmişimizle, yakın tarihimizle yüzleşmemiz gerektiği, o çevrenin siyasi dinamiklerinin özeleştiri yapmaları gerektiğine varıncaya kadar farklı şekillerde yorumlanabilir.

Yazarın, bütün yaşadığı ve şahit olduklarını anlatmak, içini dökmek isteği her biri ayrı bir öneme sahip bir çok hikayenin satır aralarında yitip gitmesine neden olsa da şehrin boğuculuğunu, katlanılamaz gerçeklerini okuyucuya hissettirmesi açısından etkili olmuştur.

Geçmişin tozu bugünün hatta yarının da üzerine siniyordu, geçmiş kokuyordu bugün ve yarın. Geçmiyordu.” (s, 125) Kendi gerçeğine eleştirel bakabilen, korkularını, endişelerini kahramanlar üstünden ortaya koyan yazar, o coğrafyanın insanına yaşatılan geçmişin gelecek düşünü de ellerinden almış olmasına sitemini dile getirdiği kitabını noktalarken Batman’daki gerçeğin değişmediğini betimler ve sanki hiç değişmeyeceğine olan korkusunu hissettirir bize:“ Caddeler bomboştu. Beşiri’deki operasyondan gelen cenazeler toprağa verilirken olaylar çıkmıştır. Şehir birkaç saatte yerle bir olmuştu adeta. Minibüs ve otobüs seferleri yine durdurulmuştu.” (s,219)