Yazı-Yorum

Puzzo'nun Mor Koridoru | Hatice Hamarat
17 Mayıs 2019

Puzzo'nun Mor Koridoru | Hatice Hamarat
 ‘Herkesin bir öyküsü yoktur evlat’ demişti. Eğri burnundan hafifçe gözlüklerinin ardından bakıyordu. Ve söylediğinin bir yalandan ibaret olduğunu iyi bilecek yaştaydı. Yaşın getirileri ile zihne yerleşmemekte ısrar eden düşünceler vücudun çöküntü anında iktidarı ele geçiriyordu.
‘Hey, Puzzo’ dedi ona gülümseyerek.
‘ Seviştiğin kaç kadını hatırlıyorsun?’
‘Ahmakça sorulara vaktim yok evlat!’ sesi paslanmış bir makinenin dişlilerini hatırlatmıştı ona, güçsüz, hırıltılı ve rahatsız ediciydi. Puzzo’nun meraksız bakışlarına aldırmadan;
‘Yanılıyorsun, tam da bu soruya ihtiyacın var. Öykülerden bahsediyorsun ve öyküsü olan kadınları, öyküsü olan adamdan dinlemek istiyorum.’
Takma dişlerinden garip bir ses çıktı. Dişler özgürlüğünü ilaç etmişçesine şakırdadı.
‘Yo… ‘ dedi Puzzo. ‘Ben öyküsü olanlardan değilim. O kadınların da öyküsü yoktu. Hayatımın hep çok anlamlı olduğunu düşünürdüm. Bu hayatı yaratmak için pek çok savaş verdim, kazandım da. Ancak insan kazandığı şeylerin birer hiç olduğunu kaybettiklerini gördüğünde anlıyor. Bir kaçak gibi yaşadım. Benim öyküm sandığın kuru düşlerden ibaret evlat. Oysa insanız ya, hakikati görmekten kaçınırız. Kendimizi bol yağmurlu arazilerde hayal ederiz. Ta ki bütün yapraklarımız çoraklığın elinde kuruyup ufalanana kadar. Ve sonunda öykümüz bizim ondan vazgeçtiğimizi anladığı anda bizi terk eder. Sonsuza değin...’
Yaşlı adamın suratının ortasına ter damlaları üşüşmüştü. Konuşmak onu yoruyor olmalıydı.
‘Ölmekten korkuyor musun?’ dedi adamın ifadesizliğinden bir parça nasiplendikten sonra.
‘Korkum yok! Sadece beklemekten hoşlanmıyorum’
‘Yani, hazırsın? ‘
Puzzo’nun yüzündeki çizgiler yüzyıllardan beridir varmışçasına kımıldandı. Eğri burnu ve mavi gözleri boynuna yakınlaştı. Derin bir sessizlik hissettiler aralarında, kıyamete kadar sürecek bir sessizlik. Yaşlı adam kirli peçetesini gezdirdi yüzünde. Kim bilir belki de hatalarını o kirli peçeteye silebileceğini ümit ediyordu, koşmaktan yorulmuş bir kaplanın bakışlarıyla baktı delikanlıya;
‘Hiçbir zaman hazır olmazsın. Günahlar hazır olmamızı engelleyen  Çin Seddi’dir.’
Hemşire içeri girdi. Puzzo onun nasılsın demesine izin vermeden koca bir öksürük savurdu odaya. Hemşire kız cesurdu ve Puzzo’ya karşı hiçbir sempati beslemiyordu. Onu yaşlı bir bunak olarak gördüğünü düşündü delikanlı.
‘Beni öksürüklerinle korkutamazsın Puzzo . ‘
Puzzo kızın suratına tükürmek istercesine lafa koyuldu:
‘ Sen git ve doktor gelsin.’
‘Doktorlar hastalarının en nazik hallerini gördüklerinden onların birer ney olduklarını düşünürler, oysa biz hemşireler onların akordu bozuk gitarlar olduklarını iyi biliriz. İlaç vakti!’
Yaşlı adamın kolunu sertçe sıvadıktan sonra ilacı zerk etti.  Delikanlı bu ikilinin arasında geçirdiği vakitte insanın inşa edebildiği yegane yapının kendisi olduğuna kanaat getirdi. Puzzo ölümü beklediği bu küçük odada ne ise, genç karısının boğazına bıçağı dayayıp onu kanlar içinde bıraktığında ve bıçağı sildikten sonra pişmanlık duyup karısını hastane bahçesine terk edip gittiğinde de aynı adamdı. Yıllarca kaçak yaşamış, yıllarca mazinin lanetli öfkesinden kaçmak için adını bile unutmuş ve kendine bu ismi seçmişti.
‘ Ne saçma, ne korkakça bir davranış.’ Diye düşündü genç adam. İnsan yalnızlığını, pişmanlıklarını ve dile getiremediği günahlarını dahi sessizliğin sesleri içinde dinlemeli, kabullenmeliydi.
Ağzının kuruduğunu hissetti, bir şeyler almak için dışarı çıkacağını söyledi ona. Yaşlı adam başını salladı ve ‘O meyveli sulardan alır mısın evlat?’
Puzzo meyveli su istiyordu. İçinde canavarla yaşayan bu adam meyveli su diyecek kadar gardını düşürmüş ve çocuksu bir hal almış olmalıydı. Yaşlılığın çocuklukla ikiz kardeş olduğunu düşünerek bahçeye indi. Hava kararmıştı, hastane bahçesindeki begonviller etrafa harika kokularını salıyor ve insana iyi hissetmesi için birkaç saniye tanıyorlardı. Acil kapısının önündeki hareketlilik dikkatini çekti sigarasını atıp o tarafa doğru yöneldi ambulansın neon ışıkları arasında kara tenli bir adam içeri taşınmamak için tüm yardımları reddediyor ve etrafındakilere tekmeler savuruyordu. Kan kaybından ölmesini istemeyen doktorlar ve hemşireler etrafına üşüşmüş ve iri yarı adamın kollarından ve bacaklarından tutmuşlardı. O da yardım etmek için kolunu uzattı. Bir el kolunu kavradı.
‘Yapma, o işe yaramaz biri. Bir asalak!’
Karanlıktaki ses bir kadına ait denilemezdi ancak dikkatlice bakınca onun bir kadın olduğunu anladı. İri yarı, sesini geceleri viskide dinlendiren hoş bir kadındır bu.
‘O bir insan, onun yaşam hakkını engelleyemezsin’
‘Yaşamak için öldürmeyi seçenler için geçerli değildir bu’ kadının sesi erkeksi bir ithamla çıkmıştı.
Gerisin geri yürümeye koyuldu, kadın arkasından seslendi : ‘ Sormayacak mısın? Neden onun ölmesini istediğimi sormayacak mısın? ‘
Kadını anlıyordu. Çaresizliğin en uzun menzilli silah olduğunu iyi bilirdi.
‘ Sen anlatmak istediğin sürece sormayacağım.’
Kadını arkasında bırakıp begonvillerin arasından içeri girdi.
‘Derin bir nefes al, geliyorum.’ Beklediği mesaj gelmişti birazdan burada olacaktı. Puzzo ölüme en büyük günahını görüp öyle gidecekti.
Odanın kapısına birikmiş hemşireler ve doktorlar vardı. Yine kriz geçiriyordu yaşlı adam. Bu seferki uzun sürmedi ancak ilaçların etkisiyle kendinden geçmişti. Uyandığında geçmişinin gölgesini beyaz ve yorgun çarşafının görecekti.
Ellili yaşlarında çektiği sıkıntılarla daha da güzelleşen gözlere sahip bir kadın girdi içeri. Korkunç bir sessizlik hakimdi odaya. Puzzo, beyaz bir bulutu andıran kadını fark etti. Kendisini rüyada sanıyordu. Çırpındı. Delikanlı adamın kolunu sertçe tutup onu çekiştirdi:
‘Rüyada değilsin, o gerçek!  Karın. Boğazını kesip sessizliğe mahkum ettiğin ve hastane kapısında bırakıp kaçtığın karın ve benim annem…’ Nefret dolu gözlerle bakıyordu bu sözleri söylerken.
Puzzo nefes almakta zorlanıyordu. Dikkati dağılmış serseri bir mermi gibi kendini sağa sola döndürmeye çalışıyor, kim bilir belki de sürünerek  geçmişinden kaçmak istiyordu. Kadın cebinden bir kağıt ve kalem çıkardı, bir şeyler yazmaya koyuldu. Genç adam Puzzo’yu sabitlemek için kolunu öyle sıkmıştı ki onun canını yaktığını fark etti. İçinden bir güç ‘devam et, onun canı da yanmalı’diyordu. Kadın,  kağıdı Puzzo’nun titreyen parmaklarının arsına sıkıştırdı. Damarları belirgin ellerde son kez bir kağıt parçası vardı artık.  Yaşlı adamın yüzü kireç gibi oldu. Dibin en dibinde ölmeyi beklemek istemiyor hemen oracıkta ölmek istiyordu.
‘ O, senin oğlun’ yazılıydı kağıtta.
Delikanlıya baktı. Aylarca onunla arkadaşlık eden, onu taşıyan, onu koruyan onunla sohbet eden bu çocuk onun oğluydu.
Puzzo gri odanın duvarlarının yavaşça beyaza boyanışı ile kendinden geçerek, bu şokun onda açtığı yarıktan ilerlemeye başladı. Sağlı sollu, yol boyu uzanan ağaçlar yapraklarını dökmüştü ancak toprak yolda tek bir yaprak yoktu. Gökyüzü normalden daha turuncu bir hal almış, kavisli bulutlar arasından süzülen güneş parlaklığını yitirmişti. Havada asılı kalmış toz parçacıkları genzine doluşuyor ve onu yürüdüğü bu yolda ilerlemekte zorluyordu. Yürüyebildiğini o an  fark etti. Uzun zamandır kasları onu taşımaya yetmiyordu.  Mağara girişini andıran bir oyuğun yanından geçerken dik olarak konulmuş kırık bir ayna dikkatini çekti. Aynaya doğru ilerledi. Şaşkınlığı daha bir arttı çünkü yirmili yaşlarındaki bir genç  kadar dinamik görünüyordu. Ancak yüzü… Yüzü onun oğlunun yüzüydü. Elleriyle yüzünü ovuşturmaya başladı her defasında aynadaki görüntü belirginleşiyor ve bilincini zorlar hale geliyordu. Ölmüş ve başkasına mı dönüşmüştü yani. Bir zehrin kanında ilerleyişine benzer ılıklığı hissettiğinde yanı başında bir ses belirdi. Korku içinde sesin geldiği yöne doğru döndü.
‘Kötü koku, demek adın bu anlama geliyor.’
Bu kara tenli adamı hatırlar gibi oldu. Ancak zihni öyle karışıktı ki sıradan bir soru sormak daha akıl kârı olacaktı.
‘Sen de kimsin?’ demekle yetindi.
‘Hatırlamadın mı, hastanede bana yardım etmek istemiştin .’
Adamın rahatlığı karşısında sinirlerindi, elini savurarak adamın olduğu tarafa doğru bir hamlede bulundu ancak karşısındaki o kadar esnekti ki onun yumruğundan kurtulmayı başarmıştı.
‘Bu tarz hareketler sana hiç yakışmıyor. Beni takip etmelisin yoksa…’
‘Yoksa ne!? ‘
‘Yoksa öleceksin Puzzo.’
‘Zaten öldüm.’
‘Ölmek için doğman gerekir’ diyerek gülümsedi kara adam. Kırmızı gömleğindeki kanlar dikkatini çekti. ‘Sende mi öldün ?’dedi Puzzo korku dolu gözlerle.
‘Ölüler dirilmez, yalnızca ölmeyenlere o kapı açılır.’
Uzun saatler boyu yürüdüklerini düşünmüştü, kendini yorgun da hissetmiyordu. İlginç bir akım dolaşıyordu sanki vücudunda sonu gelmeyen bir enerji bombardımanına tutulmuş gibiydi. ‘Dakikalardır yürüyoruz’ diyerek çıkıştı kara adama.
‘Ölümsüzler için zaman önemli değildir. Bunu dert etmeyi bırak.’
‘Ölümsüz olmak gibi bir niyetim yoktu üstelik o piçin yüzüyle devam etmek korkunç!’
Birbirlerine bakarak sinsi bir gülümseyişle yola devam ettiler. Hava kararmıyordu ve tek damla esinti yoktu. Sanki başka bir evrendi burası, artık bu bilinmezliğe dayanamayarak bağırmaya başladı yanındakine;
‘Burası neresi, ben neden bu haldeyim bana bir cevap vermek zorundasın?!’
Sorusu cevapsız kalmıştı, kara adam kanlanmış gözleriyle ona bakıyor ve anlamsız bulduğu her şeyin bir anlamı olması gerekmediğini anlatmak istercesine gözlerini ona odaklıyordu.
Puzzo sakinleştikten sonra hiç konuşmadan devam ettiler yola, kapısı kırılmış ve üzerinde Marmant yazan bir mekana yaklaştılar. Burası onu korkutmuştu. Verandada duran sallanan sandalye ve üzerine bırakılmış gövdesi kafasından ayrık oyuncak onu daha tedirgin hissettirdi.
‘Neredeyiz?’ Dedi adama dönüp.
‘Sessiz ol, burası viski kadının mekanı. Sesten hiç hoşlanmaz.’
İçeriye girerken azami bir özen gösterdiler, içerisi bar görünümünde terk edilmiş bir mekanı andırıyordu. Masalarda kırık şişeler ve masaların üzerine yerleştirilmiş soluk yeşil renkli vazolar dikkatini çekti. İçeriden boğuk bir ses yükseldi.
‘Neden buradasınız?’
‘Geçiş izni istiyoruz’ dedi kara adam.
Kadını görmüyorlar ancak nefesini neredeyse enselerinde hissediyorlardı. Puzzo yüzüne doğru üflenmiş çürümüş nefesi soludu. Midesi bulanmıştı ağır viski kokusuyla, boynunda kadının ellerini hissetti. . Korkudan ne yapacağını bilmez haldeydi. 
‘Şu kara çocuğu görüyor musun? İşte onu ben bu hale getirdim.’
 Kısa bir sessizlikten sonra kadın karşılarındaki odayı gösterdi. Kapısında kırmızı bir şapka asılıydı. ‘Geçin!’
İkilinin arasından süzülerek devasa gövdesini barın arkasına attı kadın. Kırık bir şişeden bardağına viski doldurmaya başladı, bir gözüyle de ikiliyi süzüyordu. Ancak bir terslik vardı bu işte viski şişesi boştu ancak bardağa viski dökülüyor ve kadında ardı ardına bardağını dolduruyordu.
‘Bunu nasıl yapıyorsun?’ Puzzo bu illüzyonun sebebini anlamaya çalışıyordu.
‘Çok fazla merak ediyorsun ancak cevaplar her zaman kendimizdedir.’
 Viski kadının sesi  onların kapıdan geçişi ile yavaşça kayboldu. İçeride gördükleri ise onun hayat serüveninde belki de ilk kez karşılaştığı cinsten şeyler olacaktı.
Daracık bir koridora açılıyordu kapı. Mor ışıklarla renklendirilmişti. Ortamın garipliğine karşın kendi içinde inanılmaz bir kombinasyon yaratıyordu bu ışıklar taş duvarlarla birleşince. Kara adam önden ilerliyordu. Koridor biraz ileride iki ayrı yola ayrılıyordu.
‘Burada yollarımız ayrılıyor dostum’. Puzzo, garip bir arkadaşlık hissine kapıldı.
‘Peki ben ne yapacağım?
‘Yaşayana kadar, ölmemeye çalışacaksın.’  Kara Adam son sözlerini söyledikten sonra koridordan ilerleyerek gözden kayboldu. Puzzo yol arkadaşının arkasından bakarken, aslında geçmişinin arkasından baktığını biliyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra mor ışıkların altında bilinmezliğe doğru ilerlemeye koyuldu. Yorgun ya da aç hissetmiyor, nefes alırken zorlanmıyordu. Oysa ciğerleri yıllarca nefes almayı onun için çile haline getirmişti. Bu yeni çocuğun bedeninde olmak hoşuna gitmeye başladı. Mor ışıklar solmaya başladı, yer yer maviliklere dönüşüyordu ve koridorun sonunda beyaz bir yansıma göründü. Işık içeriye dolarken Puzzo çekingen adımlarla ilerlemeye devam etti. Ancak yol burada bitiyordu. Uçurum mu?
Hayır, burası bir uçurumdan daha fazlasıydı. Bir oyuğun içinden hayata bakıyordu. Zihni onu ele geçirerek çarpıntısını şiddetlendirdi. Kalbi patlayacak gibi oluyor, bayılma hissiyle dolu bedeni bir türlü bu durumu kabullenemiyordu. Oradaydı! Hastane odasına geri dönmüştü. Yatakta uzanmış yatıyordu. Soluk benzi tanınmaz haldeydi, grileşmiş ve yana düşmüştü. Ancak bir delikten bakıyordu kendisine, kaçabileceği bir yer de yoktu
Ellerini başının arasına aldı.
‘Hayır… Hayır bu olamaz. Burası onun vücudu, olamaz bu olmamalı ben ölmüş olmalıyım. Bundan daha kötüsü olamaz…’ Karısının boğazına nefes alması için açılan delikte hapsolmuştu.
Geldiği koridora doğru koşmaya başladı. Ancak yer sanki o koştukça geriye doğru çekiştiriyordu onu. Dakikalarca koşma denemesinin ardından bir milim bile kıpırdayamadığını fark etti.
Cehennemine gelmişti. Ölümsüzlük dedikleri, lanetlenmekle aynı şeydi o halde. Yere uzanıp, çırpındı. Zihni ona oyunlar oynuyor olmalıydı ancak bu kadar uzun bir koma hali mümkün müydü? Çıldırmamak için saçlarını yoldu, ellerine tutam tutam saç geliyordu. Günahlarının içinde yaşamakla cezalandırılmış ve sessizliğin içinde yaşamaya mahkûm edilmişti. Üstelik yaşadığı müddetçe, yaşadığını bile düşünmemişti.