Yazı-Yorum

Öykünün Devamını Sen Getir | İlknur Demir
20 Nisan 2019

Öykünün Devamını Sen Getir | İlknur Demir
İlknur Demir sizler için bir öykü yazdı belirli bir yerde devamını siz okurların getirmesi için bıraktı. Güzel vakit geçireceğimizi umduğumuz öykünün devamını sen getir. Sizler öyküyü okuyup kısa ya da uzun olacak şekilde belirli bir yere getirip devamını bir başka arkadaşımıza bırakabilirsiniz. Hep birlikte öykümüzde sona varalım.
Öykünün devamını sen getir başlığı ile lknur Demir'in yazdığı Teyzemin Kapısı öyküsüne devam edip info@yazi-yorum.net adresimize gönderebilirsiniz.

TEYZEMİN KAPISI                                                      

Nasıl açıklasın ki canını acıtan şeyin kaybettiği çocukluğu olduğunu?
JoseEduardoAgualusa
 
Sabah, Veysel’ in odasında gözlerimi açtığımda, sobanın akşamdan kalma sıcaklığı tükenmiş, dört duvar buz kesmişti. Kireç badanalı küçük odada, mum gibi katlanıp üst üste dizilmiş yorganlar,  teyzemin çeyiz sandığının üzerinde, özenle kolalanmış dantel ağızlıklarıyla iki yıldır kimseyi sarıp sarmalamadan sessizce duruyordu. Her yaz okul kapanır kapanmaz, teyzemin yanına gelir, Veysel’ le köyün altını üstüne getirirdik. Bu oda sığınağımızdı.  Veysel’ le birlikte, yorganları devirip üzerlerinde hoplarken çekilen kulaklarımız, birlikte tadına bakıp bölüştüğümüz üzeri vişne reçelli tereyağlı ekmeklerimiz,  çıplak kız resimleriyle dolu dergilere gizli gizli bakışlarımız, birbirimize küfredip küsüştüğümüz, gülme krizlerine girip barıştığımız, çocukluğumuz saklıydı, bu küçücük odada.
Gece, anıların acısıyla sızıp kalmışım. Sabah, sanki teyzem her zamanki gibi erkenden kalkmış, hayvanları sağmış, dumanı tüten sütle birlikte, peçkada pişirdiği nohut ekmeğinin üzerine yağ gibi peyniri sürüp kahvaltıyı hazırlamış, ‘’Hadi be kızanlar, sofra hazır’’ diyen o yumuşacık sesiyle Veysel’ le beni uyandırmış gibi, açtım gözlerimi. Ne var ki teyzem yoktu artık, nohut ekmeği de.  Zihnimiz, sınıfın yaramaz çocuğu gibi.  Ruhumuzu çimdikleyen  oyunlar oynuyor durmadan. 
 Güneşin çatlatıp, yaşlandırdığı yüzüne yerleşen, gündöndünün sarısı, buğdayın kurumuş başağı ve gözlerinden eksik etmediği sevinçli gülümsemesiyle bakan teyzemin gözlerinden, karnında bebeğiyle kocasını biçerdövere kaptıran gencecik kadının, yalnızlık ve sahipsizliğini anlamak mümkün değildi. Yazgısına olan öfkesini, kırgınlığını içinde taşıyıp,  yanında yöresinde olanları hiç yormayan insanlardandı teyzem. Göçmen yeşili gözlerinin kederi saklayan bakışlarına aldanıp, çocuk aklımla, O’ nu dertsiz sanmam bundanmış. ‘’Kızanımmm’’ diye sarıp sarmaladığı Veysel’ ini, o meret hastalığa kurban ettiğinde de asilce yaşadı yüreğini eriten acısını. Sessizce, bir kendi dizini dövdü, bir benim dizimi. 
         Yorganı üzerimden kaldırınca, tek katlı eski evin duvarlarını delip içeri sızan mart soğuğu, yuvarlana yuvarlana, tek bir damla halinde, sırtımdan, kuyruksokumuma kadar aktı.  Pijamalarımın üzerine, hızlıca kazağımı giyip odadan çıkmaya çalışırken, odanın salona açılan yeşil tahta kapısının üzerinde, henüz kimsenin ölmediği yıllardan kalan izleri gördüm. Nohut ekmeğinin kokusundan sonra birde bu izler. Yeni boyanmış ahşap kapıya, kulaklarımızın çekileceğini bile bile Veysel’ le birlikte yapıştırdığımız, ellerimizin izleri. Her boyanışında biraz daha azalan ama hiç geçmeyen izler. İnsanların gidip izlerinin kaldığı kapılar. Eskiyen kapılar. Baktıkça yaralayan, açtıkça acıtan kapılar.
        Salonu geçip, küçük mutfağa girdiğimde sanki yaşanılanların hiç biri yaşanmamış, teyzem dün evden çıkmış, bugün geri gelecek gibi,  yerli yerindeydi her şey. Bulaşıkları yıkamış, kenarı ince dantelli, kurulama beziyle bulaşıkları kurulamış, tabakları duvardaki ahşap dolabın üst rafına, bardakları da en alt rafa ağızlarını aşağı çevirerek dizmişti. Üzeri kanaviçe işli, kolalı, beyaz örtü ile örtülmüş çatal ve kaşıklar, kenarı boydan boya çatlamış, melamin kayık tabağa özenle yerleştirilmiş bir halde, birazdan mutfağa girecek teyzemin, dumanı tüten, üzerine peynir rendelediği tarhanayı, tabaklara paylaştırıp, ellerinin çatlağının acısına aldırmadan, lahanaları ve biberleri turşu bidonundan   çıkarmasını bekliyor gibiydi.  Parmaklarımla, çiçek desenli muşamba masa örtüsüne dokunmasam, örtüye yapışıp kalan yapışkan toz parmaklarıma bulaşmasa, büyüdüğümü unutup, çocukluğumun en güzel anında, yaşayıp gidebilirdim yıllarca.