Yazı-Yorum

Nıetzsche Ağladığında | Hatice Hamarat
19 Şubat 2019

Nıetzsche Ağladığında | Hatice Hamarat
‘O koca adam boynuma sarılıp gözyaşları içinde kendini yere bıraktı. Merhametin acıyı yendiği bir anda, her şey yeniden başlayacaktı belki de. 
Ne bileyim, hayat daha güzel olacaktı belki.
Belki o deli olmanın ve deliliğe biçilmiş rahatlığın tadını çıkaracaktı.
Belki de ben, at olmaya devam edecektim; Üstelik kırbaçlanmadan…’
Zaman koridorunun arasından onun olduğu odaya doğru giderken ne ile karşılaşacağımdan emin değildim. Onu öldürmeyen şey gerçekten onu güçlendirmiş miydi? Yoksa felsefesinin gazabına uğrayarak, her şeyi fazlaca anlamanın bir hastalık olduğunu söyleyen, kendisinin tabirine göre onun idolü ve bir şeyler öğrenebileceği tek kişi olan antipsikopat gözlemci Dostoyevski ‘nin yolundan mı ilerleyecekti?
Odanın penceresine başını yaslamıştı. ‘Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız. Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz.’ Dediğini duyar gibiydim. O, her şeyi bırakıp yanıp kül olmuş üstelik küllerinden onurlu bir adam daha yaratmıştı. Parmak uçlarıyla buğulu cama bir at resmi çiziyordu.
-At mı o?
-Hayır acı, acının ta kendisi.
Annesinin isteğiyle tedavi edilmeye çalışılan bu adam deli falan değildi yalnızca fazlaca yaşamış, anlamış ve yaşamın kasıtlı tutulmasından, kaçınılmaz tesadüfi oyunlardan bıkmıştı. İnsanın yüzünün yüzsüzlüğüne dayandığını çok iyi biliyordu. Ben ona nasıl olduğunu ve nasıl hissettiğini sormak istemiştim ancak bana yanılgılarından, felsefesini dayandırmak istediği ve inançla bağlandığı Wilhelm Richard Wagner ve onun müziğinden, kız kardeşinden, henüz o çok küçükken kör olan ve ölen babasından söz ediyordu.
‘Tanrı öldü’ diyerek oluşturduğu felsefesinin temel taşlarında, acının ivedilikle çekilmesi gerektiği vardı. Hayat acıya tahammül edebilme kabiliyetiydi. 
Zaman koridorundan bana doğru yaklaşan ayakkabı sesine odaklandım ve ona bakmaya devam ettim sesler kesilmişti.
-Peki ya Salome?
Gözlerimin ta içine bakıyor ve orada bir şeyleri eriteceğinden korkuyordum. Volkanı andıran bir çift göz. Ancak bir Zerdüşt bu denli güçlü ve yıkılmış bakabilirdi. Birden fazla duygunun yansıdığı gözlere Salome’nin neden olumsuz cevap verdiğini anlamamıştım.
-O da öldü. 
Ufalan bir sesle söylemişti bunu.
Zerdüşt dağlardan köye inerek, köylüleri artık tanrının öldüğüne inandırmaya çalışmıştı. Şimdi de beni Salome’nin öldüğüne inandırmaya çalışıyordu.
-Beni hatırladın mı? Beni… 
Sözümü keserek devam etti.
-Tabi ki hatırladım. Sen Overbeck’sin. Turin’den beni sen aldın ve bu lanet odaya tıktın, şu kitap işi nasıl gidiyor, delice ha!
-Elisabet,  kitabında değişiklikler yapmıştı ve ben farkına vararak değişiklikleri kaldırdım sorunu çözdük. Onun eklediği yerleri çıkartarak yeniden basımını sağladık artık Yahudi düşmanı olarak bilinmeyeceksin. Artık…
- Artık ne? Huzur içinde delirebilirsin Nietzsche mi? 
Dolu dolu bir kahkaha eşlik etti cümlesine.
Ben de istemeden gülmüştüm. Yüzü bir anda asıldı bu zamana kadar yaşamış en dahi adamlardan birinin delirişine tanık olmakla lanetlenmiş gibi hissediyor ve müthiş bir hüzün duyuyordum içimde. 
Az önce pencere camına çizdiği atın üzerinden geçti, küçük parmağını ustaca hareket ettiriyordu. Sırtı bana dönük olduğundan yüzündeki ifadeyi çözemiyordum ancak tahminlerimde genelde yanılmazdım. Acı duyuyordu. Büyük ve korkunç bir acı. Yaşama ait, insana ait olan bir acı. Sırtını dönmedi ancak konuşmaya başladı;
‘ İnsanların tarih boyunca farkına vardıkları aşılmaz zorunluluk, bu zorunluluğun ne aşılmaz ne de zorunlu olduğudur Overbeck…  Yüzünü bana dönerek devam etti.
- ADI-SOYADI: FRIEDRİCH NIETZSCHE
- IRKI: YOK
- CİNSİYETİ: YOK
- YAŞI: YOK
- ÖLÜM YAŞI: YOK
Eylem ve vicdan genellikle uyuşmaz . Eylem, ağaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan, onları gereğinden çok olgunlaşmaya bırakır, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.’ Hiddetle adımı sordu.
-Şimdi söyle, adın ne?
Kekelemiştim. – Overbeeeeck.
- Adın ne insan?
- Adım yok.
- Peki ya ırkın?
- Irkım yok ve yaşımda.
 
Sakinleşmişti. Duraksayarak odanın ortasına yürüdü yanıma oturdu ve hastalıklara direnen ellerini gösterdi.
-Tekrar soruyorum adın ne?
 Sesi bir çocuğun sesinin naifliğindeydi.
 
Hayattan bir şey öğrendiysem işte bu andan öğrenmiştim. Ben, Overbeck, hayatımın en büyük dersini almak üzereydim. Ellerine bakarak cevap verdim. Onlara dokundum, buz gibiydi, tıpkı hastane odaları gibi.
- Adım yok… Ben yalnızca bir atım sevgili Nıetzsche.
(Franz Overbeck, 1837 Petersburg doğumlu bir teologdur. Kendisi profosör ünvanına sahiptir ve Nietzsche’nin en yakın arkadaşlarından biridir. Kendisi yazar hakkında ölümünden sonra da pek çok kitap yazmıştır. Dönemin önde gelen teologlarından olan Overbeck’ e sevgilerle.)