Yazı-Yorum

Bukowski İle Bir Gün | Hatice Hamarat
19 Aralık 2018

Bukowski İle Bir Gün | Hatice Hamarat
Bardan içeri girdiğimde masanın üzerine eğilmiş, yaşlı elleriyle bira şişesini sıkı sıkı tutmuş o adamla göz göze geldik. Delicesine gürleyecek ve akabinde ölecekmiş gibi hali vardı. Yüzü sessizliğini orta yerinden yaran derin çizgilerle doluydu ve kafasının epey dağınık oluşu gözümden kaçmamıştı. Yanına yaklaşıp onunla sohbet istediğimi söyledim. 
-Pis bir morukla mı? Ses tonu beni etkilemişti. Kendinden emin, dudağından çıkan her harfin hakkını vererek konuşuyordu.
- Evet, seninle. Sende başkalarında olmayan bir şey var.
Delicesine gülmeye başladı. Kahkahalarına kulak kabartanlar da onunla beraber gülüyordu. Bende istemsiz olarak gülümsedim. Bu yaşlı moruğun gülünce yüzünde oluşan iki yarık hoşuma gitmişti.
-Adını biliyorum. Sen şu bahsettikleri deli adamsın.
Gülen yüzü bir anda sert bir ifade takındı. Birasından koca bir yudum alıp gözlerime baktı.
-Sen, çocuk, sanırım alkolü fazla kaçırmışsın.
Yanına oturup bir içki söyledim. Kendinden bahsetmesi için ona bolca vakit tanımaya razıydım. Olabildiğince az soru sorup ona alan açmak ve kendini özgür hissetmesini sağlamak ,istediğimi belirttim. Gülümsedi;
-Ahmak olma, ben zaten özgürüm. Hep özgürdüm.
-Gerçek adın Heinrich Karl Bukowski değil mi?
- Ne fark eder genelde Charles Bukowski diyorlar.
Hayatımın çoğunu Los Angeles’ta yaşadım ve burada yaşlandım çocuk. Pek çok şey öğrendim ve pek çok şey öğrenmekten kendimi mahrum bıraktım. Sanırım bu senin için yeterlidir dedi. Ürkek halim onun hoşuna gidiyordu. Onun sözleriyle onu vurmaya kararlıydım. 
‘İnsanın en büyük hatalarından biri doğru zamanı yanlış kişilerle doldurmaktır.’ Dedim yüzüne bakarak bunu sen yazmıştın, acaba seninle vaktimi mi harcıyorum?
   -Sevdim seni,dedi gülümseyerek.
‘50 kuruşluk çikolatanın verdiği mutluluğu veremeyen insanlar var.’  Bu cümleyi tanıyordum. ‘Sen beni iyi hissettirdin’ diyerek devam etti. ‘Ancak deneyeceksen sonuna kadar git, yoksa hiç başlama bile.’ Diyerek okuduğum kitaplarındaki belki de en sevdiğim cümlelerinden birini daha etti.
 – peki, dedim gülerek. İçkilerimiz bittikçe yenisi geliyordu. 
-Zamanla ilgili ne düşünüyorsun  Charles? 
Yüzüme baktı, derin acılardan ve deneyimlerden sonra anladığı ve anlattığı o cümlesini vurdu yüzüme. 
-Zaman unutturmaz, uyuşturur çocuk. 
Kendimi her şeyden vazgeçmiş bir bilgeyle oturmuş bira içerken bulmuştum. Daha güzeli olamazdı. Bana hayatını anlatmasını istediğimde bir bülbül gibi şakıdı.  Yazmaya başladığı ilk zamanlardan, sürekli reddedilen yazılarından, postanede çalıştığı günlerden bahsetti. Kendi hayatını yazıp yazmadığı  sürekli tartışma konusuydu. Babasının ona şiddet uyguladığı ve kuralcı yapısı yüzünden hayatı ona çekilmez kıldığı günlerde nasıl özgür olmak için çabaladığını, kimseye benzememek ve kendisi gibi yazabilmek, yaşayabilmek için yaşamayı, herkes gibi yaşamayı reddettiğinden  söz etti. Kadınlara karşı duyduğu sempati ve nefreti aynı potada eritip yazdığı öykülerini anlattı. Ağır hastalık sürecinden sonra on yıl kadar ara verdiği yazma sürecinin nasıl ve neden geri döndüğünü.  Hem anlatıyor, hem içiyor hem de ruhuyla bezenmiş gözlerinde onun yapabildiklerini ve yapamadıklarını görebiliyordum. 
-Kadınları seviyorsun, dedim gülümseyerek.
-Evet, ama hıçkırarak ağlayan bir kadının gözyaşları, ağlatan adamın başına gelebileceklerin altına atılan imzadır.
Haklı bulmuştum . Yıllar önce yazdığı kitabındaki söz geldi aklıma. Affetmek…. Büyük bir oluşumdu.
‘Onu sana tüm yaptıklarına rağmen affedebilirsin; zor olan onu affettiğin için kendini affetmektir.’ Tamda böyle söylemişti. Bende ona benzeyen hayatımda babamı, canımı sıkan sevdiklerimi ve öfkelendiğim sevgililerimi affederken kendimi affedebilecek miydim? Belki de ona benzediğimi gördüğü için bu koca kitap, kapağını bana açmış ve onu okumama izin vermişti.