Yazı-Yorum

Gamze Arslan’ın Kanayak’ındaki ‘Manıklar’ ve ‘Eğe’ Öykülerinin Ana Tanrıça İzleği Açısından Düşündürdükleri | Emre Erbatur
17 Mayıs 2020

Gamze Arslan’ın Kanayak’ındaki  ‘Manıklar’ ve ‘Eğe’ Öykülerinin Ana Tanrıça İzleği Açısından Düşündürdükleri | Emre Erbatur
Gamze Arslan’ın Can Yayınları etiketiyle, ilk baskısını 2019’da yaparak yayımlanan öykü toplamı Kanayak toplumumuzu kötürümleştiren, insan ilişkilerini çıkmaza sokan, sevginin, aşkın, bir arada yaşama umudunun köküne kibrit suyu eken erkek egemen toplumsal cinsiyet örüntülerini, bu örüntülere göre biçimlenen erkek ve kadın kimliklerini, bu biçimlendirmedeki şiddeti, kanı, acıyı göstermekten çekinmeksizin sorgulayarak sergileyen önemli bir yapıt.
           
Kitapta kısalı uzunlu onüç öykü bulunmaktadır. Bu öykülerin bir kısmı ağırlıklı olarak annelik sorunsalına değinirken, diğer bir kısmı ise anneliği, bir erkeğin eşi olma durumu üzerinden değerlendirmeyi sürdürürken ağırlıklı olarak erkekliğe, babalığa, baba oğul ilişkilerine, erkek kimliğinin oluşumuna, bu kimliğin çıkmazlarına ve getirdiği felaketlerin çözümlenmesine kapı aralayan öykülerdir. Bir öykününse tamamen farklı bir açılımla, yukarıdaki diğer değinmelerin yanı sıra, kadınlar arası aşk kavramına da bir bakış getirdiği görülmektedir. Dolayısıyla açılış öyküsü olan ve bu yazıda inceleyeceğim Manıklar öyküsüyle birlikte Ben Evlat, Kız Evlat!, Kız Sen Kilo mu Aldın?, Tamam Şimdi Buldum öyküleri diğer toplumsal cinsiyet unsurlarının yanı sıra daha ağırlıklı olarak anneliği odağına alırken; Beklemek Çürütür, Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri, O Bir Ağaçtır ki Cehennemin Dibinde Çıkar, Teyelleme, Katı ve Disiplinli Bir Organ, Eteğinin Altında Dünya Var, Tavşan Kemiği ve kitabın kapanış öyküsü olan Eğe ağırlıklı olarak erkeklerin kadınlarla, diğer erkeklerle, iktidarla kurduğu ya da kuramadığı ilişkileri, ilişkisizliklerini, Serpil Sancar’ın tanımlamasını ödünç alırsak, erkek iktidarının imkânsızlığını (Sancar, 2009) dile getiren öyküler. Çarpmanın Sesiyle öyküsü ise kadınlar arası aşkı dile getiren, bu bakımdan kitaptaki diğer öykülerden bir parça ayrı bir yere sahip bir öykü.
           
Öykülerin hemen tümünde, dünyamıza egemen olan eril söyleme, bu söylemi sürekli olarak dikte eden, kadınların ve erkeklerin içselleştirmesi için varını yoğunu ortaya koyan devlet, aile, gelenek gibi baskıcı toplumsal yapılara karşı son derece çıplak, dobra ve acımasız bir dilin, bu dilin ifade etmeye çalıştığı için kıvamına girdiği kadınca bir öfkenin egemen olduğunu, kanın, kuru, yaş, koyu, siyah, kırmızı vs. çeşitli biçimleriyle çekinmesizce sergilendiğini gözlemliyoruz. Kitaba başlığını kazandıran, Sivas yöresinin yerel ağzında, olumsuzlayıcı anlamda kadın, eksik etek, adet gören, kanayan, kanlı vs. anlamlara gelen kanayak sözcüğü bu bağlamda bize şaşırtıcı gelmemeli. Kan genelde korkulan, aktığında ya da akıtıldığında bize kaygı veren, kadınların dönemsel yumurtlama dönemlerinde erkek egemen dizgece bir ayıba, günaha, kirliliğe ve hastalığa dönüştürülen, bu şekilde algılanan ve belletilen bir olgu. Kitabın öykülerin geneline yayılan bu kanlı canlı dil seçiminin de kanı hem kutsayan hem de alçaltan eril söylemi ters yüz etme çabası doğrultusunda bilinçli bir anlatı tercihi olduğunun da altını çizelim.
           
Ben yazımın bu birinci bölümünde öykü toplamının açılış öyküsü olan ‘Manıklar’ öyküsünü yukarıda altını çizdiğim eril söylemin ters yüz edilmesi çabası doğrultusunda üretilen kadınca anlatı tercihinin ana tanrıça söylemiyle pekiştirilmesi üzerinden inceleyeceğim. Yazımın daha sonra yayımlayacağım ikinci bölümündeyse aynı bağlamda, ‘Manıklar’ öyküsü hakkında söylediklerimi tamamlayacak ölçüde,‘Eğe’ öyküsünü ele almayı, yazarının ele aldığı sorunsallar kadar, kanımca, anlatının kendisine özgü yazınsal evreni içinde henüz çözüme kavuşturamadığı sorunsalları da tartışmayı hedefliyorum.
           
Toplumsal cinsiyet tartışmalarında genellikle bir parça tartışmalı bir konu olsa da insanın yeryüzü macerasının erken, daha çok avcılık toplayıcılıkla geçinilen dönemlerinde anaerkil bir toplumsal yapının olduğu ağırlıklı bir görüştür (Bebel, 2013 [1879]; Engels, 1987 [1884]). Bu yapıya göre mülkiyet ilişkileri daha paylaşımcı, bugünküyle ölçülemeyecek denli küçük topluluklar daha dayanışmacı bir toplumsal hareketlenme içindedir. Kadınların doğurganlıkları ve hem bireysel hem de toplumsal anlamda besleyicilikleri, muhtemelen kötü iklim şartlarında besinlerin nasıl uzun süre bozulmadan saklanabileceğini kestirmiş olmaları, doğayla içiçe yaşadıkları için kimi hastalıklara iyi gelen otlarla ilaç yapıp bunları insanları sağalttıkları için onları küçük topluluklarının genelinde değerli kılmış olmalı.
           
Zamanla mülkiyet ilişkilerinin ibresi ataerkil toplumsal yapı içinde kadından erkeğe geçmişse de iyileştirici, doyurucu, koruyucu bir ana tanrıça kültü toplumsal hafızada yerini korumuş olmalıdır.
           
Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı, kurumsallaşmış dinlere geçişi hazırlayan zihinsel dönüşüm siyasi yansımasını eril bir iktidardan yana yapmıştır. Bunun kadınlar ve ana tanrıçalar için bedeli ağır olmuştur. Eril iktidar gücü ve mülkü kolay kolay paylaşmak istemez, soyun devamı toprağın mülkiyetinin devamıdır. Bu siyasi ve ekonomik devamlılığı sağlayan eril bilgi birikimini tehdit eden pastoral ana tanrıça bilgeliğinin siyasi yansımasıysa dayanışmayı, paylaşımı, daha barışçıl bir yapıyı savunduğundan eril iktidarın işine gelmeyecek, onun için zamanla bir tehdit oluşturacaktır.
           
Eril iktidarın söz konusu tehdidi zayıflatma mekanizmalarından biri de ikincilleştirmedir. İkincilleştirme ise kadını ve kadının yerine ikame edebileceği her şeyi ve her canlıyı kendi eril iktidarının bir uzantısı, sırf o iktidarın hazzı ve memnuniyeti için, onun emrine amade yaratıldığının bilgisidir. Yukarıdaki eril bilgi birikimi derken kastettiğim de bu olgudur. Bu bilgiden hareketle erkek sahip olur, hükmeder, ele geçirir, tecavüz eder, öldürür, ticaretini yapar, etinden, sütünden, yününden yararlanır, keyfine bakar, mümkünse olabildiğince çok sayıda erkek çocuk sahibi olur ve mülkünü bu erkek çocuklara bırakır, kız çocukları çoğu kez birçok kültürde insandan sayılmadıkları için onlar daha fazla toprak sahibi olmak için başka bir erkekle genellikle genç yaşta ve zorla evlendirilecek değişim araçlarıdırlar.
           
Çocuğu olmayan erkekler önce kadınları suçlamışlardır hep. Muhtemelen mekanik anlamda gözle görülür bir sorunları olmadığından, erkeklere özgü  “işlevlerini” yerine getirdiklerinin sanrısıyla birlikte oldukları kadında ya da kadınlarda aramışlardır “kusuru” ve çocukları olsun ya da olmasın, erkek tüm canlıları haz nesneleri haline getirerek iktidarlarını başka mecralarda sürdürmüşlerdir.
           
Gamze Arslan’ın ‘Manıklar’ öyküsüyse kadın erkek ilişkilerindeki tahakküm mekanizmalarını, genç kızların daha çocuk yaşta evlendirilmeleri sorunsalına zoofiliyi de eklemleyerek işlemekte, bu eklemleme çabasının merkezineyse bir ana tanrıçayı koymaktadır.
           
Öyküdeki ana tanrıçamızın adı Sütleğen. Öyküde olay örgüsünün sık dokunmuş teyellerine (yazarın ‘Teyelleme’ öyküsüne gönderme olsun) yedirilmiş ayrıntılardan altmış yaşında olduğunu, hiç çocuk sahibi olamadığını, kocasının kırk yıl önce bir ormanda cesedinin belden aşağısı koparılıp alınmış olarak bulunduğunu, kırk yıldır köyündeki tüm kedi ve köpek yavrularını barındırdığını, köylü kadınlara ebelik yaptığını, köylülerde saygı ve güven uyandıran bir kişiliği olduğunu öğreniyoruz. Sütleğen’in altmış yaşında sütünün gelmesi ise onun ana tanrıçalığını besleyen bir unsur. Bu noktaya yine döneceğim.
           
Genç kızların, hayvanlarla birlikte olmaktan hoşlanan erkeklerle, çocuk yaşta evlendirildiği bu köyde bir süredir kız çocuklar Sütleğen’in eline doğduktan sonra hemen ölmektedirler. Sonunda, bu durumdan, köyün son hamile kadını Mercan ve kocası Açıkgöz Avni huylanırlar. Mercan’ın çocuğunu köylünün muhalefetine rağmen hastanede doğurmak istemesinin Sütleğen’in köyde kurduğu ana tanrıçalık kültünün eril devlet iktidarıyla geçersizleştirilmesi olarak okunması gerektiğini şimdiden belirtelim.
           
Kendisine ait büyük arazisinde labirentsi bir dünya yaratan Sütleğen aslında kedi ve köpekleri köyündeki erkeklerden koruyordur. Bir tür Nuh’un Gemisi tasarısıdır sanki onun dünyası. Doğurganlığının olmaması da onu, sürekli olarak köy erkeklerinin arzu ve haz nesnesine dönen kedi ve köpekleri sahiplenmesini kolaylaştırmış olmalıdır. Sütleğen köyde kendince bir mücadele alanı yaratmışken, kocasının da bu bağlamda köyünün diğer erkeklerinden bir farkının olmadığını öğreniriz, çocuğunun olmaması Sütleğen’in kocasını daha az zararsız hale getirmemektedir başka bir deyişle.
           
Sütleğen’in kocasının, herkesin, suçunu vahşi bir hayvana attığı ölümü aslında ana tanrıçanın kocasının şahsında ve bedeninde tüm erkeklerden aldığı bir intikamdır. Bu bağlamda kocasının bir kediye tecavüz ettiğine tanıklık etmesi onun ana tanrıçalığa doğru attığı adımı hızlandıracaktır. Kocasını öldürüp, belden aşağısını, sahiplenip barındırdığı kedi ve köpeklere yal ve mama yaparak artık yaydan çıkmış kadıncıl iktidarını perçinlediğinde yirmi yaşında genç bir kadındır.
           
Sütleğen’in kadıncıl iktidarının en çarpıcı yanıysa kocasından kalan evin çeşitli eklemelerle, köpeklerin beslenmesinde kullanılan yal hortumlarıyla, kedilerin beslenmesinde kullanılan kovaların bir ipin çekilmesiyle işlemesini sağlayan düzeneğiyle labirente dönüştürülmüş olmasıdır. Bu dönüştürmede de eril düzeneğin kadıncıl bir dönüşümle yıkıma uğratılma çabasını görüyoruz. Aynı kadıncıl dönüşüme Sütleğen’in ‘pırtık’ adını verdiği, motorsiklet, kamyon gibi araçların parçalarından oluşturulan aracında da tanıklık ederiz. Sütleğen, genel söylemde erkeğe atfedilen (İngilizcesi Man the Maker, Türkçesi Yapan Adam olan, -bu söyleme göre insan erkek kişidir-) “homo faber” ifadesini dişilleştirmiştir. Ondan başkasının binemediği ve kullanamayacağı aracı,kimsenin kolay kolay giremediği, girerse yolunu kaybedeceği kalesini kadın başına yapmıştır. Günden güne büyüyen evi, hamile bir kadının büyüyen karnını andırır biçimde, ana tanrıçanın kendini ve yavrularını koruduğu bir rahim (kitaptaki Katı ve Disiplinli Bir Organ adlı öykünün anlatıcısının bir rahim olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim) ve bir mabeddir de adeta.
           
Sütleğen’e ölüm düşüncesi yıllar içinde, altmışlı yaşlarına doludizgin ilerlerken, bedeni, göğüsleri, vajinası toprağa yaklaşırken gelmiş olmalı. Ama başka türlü bir ölüm düşüncesi de gizlenmektedir onun yeni yeni süt vermeye başlayan memelerini manolyalarla beslemesinde. Çocuk yaşta evlendirilen kadının ölümüdür bu. Kendisi de bu cinayete kurban gitmiştir. Hatta kocasının ikinci karısı olarak, onun ilk karısının da hastalanıp ölümüne tanıklık etmiştir. Yıllar içinde anlamıştır ki hem bedenen hem de ruhen ölmektedir kızlar bu köyde evlendirilip birbiri ardınca doğurdukları çocuklarına annelik yapmakla, evlerine ve kocalarına hizmet etmekle sınırlı tutsak hayatları içinde. Bunu bir tür ana tanrıça bilgeliğiyle anlamış ve kararını vermiş olmalı. Altmışına bir kaç yıl kala doğurttuğu tüm kız çocuklarını alıkoyarak köyün eril tahakküm zincirine meydan okumak olacaktır kararı.
           
Sütleğen’in meydan okuyuşuyla o yaştan sonra, kurtardığı bebeklerin kokusunu alır almaz sütünün gelmesindeki pagan, neredeyse şamanistik lezzet yukarıda altını çizdiğimiz Mercan’la Açıkgöz Avni’nin kadim otacılığa karşı devletin eril sağaltım aygıtı olarak da okunabilecek hastaneyi devreye sokmalarıyla bozuluyor gibi oluyor. Mücadele zeminini kaybeden, devletin dilsel düzlemde bile Sütleğen’in kurduğu anaerkil düzene bulaştırılması zehirliyor onu, devletin aklı Sütleğen’in reflekslerini, duygusal zekâsını aksatıyor. Yaşlı kadın kendi labirentinde kaybolurken yıllardır köylünün elinden kurtardığı kız çocuklarının yattıkları, onları yeni yeni akan sütüyle beslediği odayı bile bulamıyor, yanlışlıkla kocasının cesedinden kestiği çürümüş parçaları sakladığı odaya giriyor ve erkek aklının zehiriyle erkek bedeninin çürümüşlüğü içiçe girince ana tanrıçanın bayılması bizi şaşırtmıyor.
            Artık neredeyse klişeleşmiş eril söyleme göre kadınların baygınlık geçirmeleri onların zayıf, duygusal, dengesiz oluşlarıyla ve kafalarının çok da çalışmadığıyla ilişkilendirilir genellikle. Bir takım problemleriyle başa çıkamayan kadınlar çareyi düşüp bayılmakta bulurlar. Bayılan kadın yenilir, bir erkeğin merhametine, koruyuculuğuna muhtaç olur, tecavüze uğrar, ölebilir bile. Dikkat ettiniz mi bilmem erkekler hiç bayılmazlar. Ölürler, ölmekten beter olurlar ama öyle pat diye düşüp bayılmazlar. Bayılanlar kadınlardır genellikle. Oysa Sütleğen’in baygınlığı bir yenilgi değil. Onun baygınlığı ya da devletin ve kocasının anısının temsil ettiği eril aklın vahşetine karşılık bilinçdışını, dil ötesini seçip kendini sağaltması olarak görülür öykünün evreninde. Baygınlıktan ayılma sürecine yakından bakalım: “Gözlerini açtığında ne kadar süre öyle yattığını anlayamadı önce. Kendine gelir gelmez hızla çantayı alıp çıktı odadan. Bir anlık baygınlıktan sonra aklı başına geldi. Bir çırpıda buluverdi çatı katının yolunu.” (Arslan, 2019: 19) Dikkat edilirse alıntıdadaki bilinçlenme kronolojisinde ilginç durum göze çarpar. Sütleğen önce gözünü açar, zaman artık eril zamandır, kurduğu düzen çatlamıştır, deşifre olmuştur, vakti daralmaktadır, bu yüzden bu zamanın kaydını tutamaması normaldir. Ama sonra kendine gelir gelmez ilk yaptığı şey hızla çantasını alıp odadan çıkmak olur. Aklının başına geldiğini belirten cümle bu eylemden sonra yazılmıştır. Alışıldık duruma göre, tam tersinin olmasını bekleriz. İnsanın baygınlıktan sonra ayılırken, önce aklı başına gelir sonra eyleme geçer. Oysa burada öyle olmaz çünkü kronoloji eyleme geçen, eylem içinde kendi aklını ve hızını var eden kadının kronolojisidir artık.
           
Eril zehri atan kadıncıl zihin kocasından kalan tırı bir Nuh’un Gemisine dönüştürüp, yıllarca kavanozlarda biriktirdiği sütler, kedi yavruları ve 11 kız çocuğuyla (Mercan’ın kızını kurtaramadığına hayıflanarak) bilinmeyen bir yere doğru uzaklaşırken (age.: 23), Mercan çoktan hastanede sağlıklı bir kız çocuk dünyaya getirmiş ve bir türlü tutamadığı salyalarıyla büyümemiş bir çocuğu andıran Açıkgöz Avni’yi tam bir erkeğe dönüştürmüştür. Açıkgöz Avni’nin kendini tam bir erkek ilan etmesiyle birlikte eril söylem köye yayıldıkça köylülerin ana tanrıçanın büyüsünü yitirmesi, kocasını genç yaşta yitirmiş zavallı, saygıdeğer, neredeyse kutsal, yaşlı bir kadından, ne idüğü belirsiz bir cadıya dönüşmesi kaçınılmazdır. Sütleğen bilir bunu. Gereğini de yapar. Onu linç etmeye gelen köylüleri arazisinde kurduğu bir düzenekle, günlerdir beslemediği köpeklere yem edecektir, köylü erkeğin yarattıkları kabusu bir kez daha görünür hale getirecektir.
           
Görünür hale gelenin nasıl bir kabus olduğunun yanıtını Arslan bize, yazımın ikinci bölümünde inceleyeceğim ‘Eğe’ adlı öyküsünde veriyor gibidir.
           
Bitirirken, Arslan’ın söz konusu eril kabusu aslında kitaptaki bütün öykülerde farklı açılardan gözler önüne serdiğini, somutlaştırdığını (özellikle O Bir Ağaçtır ki Cehennemin Dibinde Çıkar başlıklı, oyun biçemiyle yazılmış öyküde plastik sanatlar boyutuna taşınmıştır bu somutlaştırma çabası) söylemeliyim. Bununla birlikte kitaptaki öykülerin eril kabusun nasıl ortadan kalkabileceği ve sonrasında yerine nasıl bir dünyanın yeşereceğine ilişkin ipuçlarının belirsizliğini koruduğunu da belirtmeliyim. Bu belirsizlik bilinçli, özgürleştirici bir tercihse hepimiz bu belirsizliğin farkındalığıyla da avunabiliriz. Şimdilik. Şimdilik, ‘Manıklar’’da da belirtildiği üzere, Sütleğen’in doğurtup yaşattığı erkek çocuklar, kız çocuklarının akibetinden habersiz köyde koşturadursunlar (age.: 17) zaman eril ve çok hızlı, çok uyanık, çok aceleci ve titiz, açıkları kapatmakta, masumiyet zırhını kuşanmada çok ustalaşmış. Onu aşmak için kadınca bir zamanın, mitolojinin ve coğrafyanın alternatif tarihini edebi anlatıların yaratıcı dünyasına taşımanın vakti geldi ve geçiyor bile.
 
Yararlanılan Yapıtlar:
 
Arslan, Gamze, Kanayak, Can: İstanbul, 2019.
Bebel, August, Kadın ve Sosyalizm, Türkçesi: Saliha Nazlı Kaya, Agora: İstanbul, 2013 [1879].
Engels, F., Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Çeviren: Kenan Somer, Sol: Ankara, 1987 (8. Baskı) [1884].
Sancar, Serpil, Erkeklik: İmkânsız İktidar, Metis: İstanbul, 2009.