Yazı-Yorum

Yeraltının Marjinal İsmi '' Bukowski'' | Zeynep Eşin
19 Aralık 2018

Yeraltının Marjinal İsmi '' Bukowski'' | Zeynep Eşin
Yeraltı edebiyatı, dili zincirlerinden kurtarmak için 19. yüzyılın ortaları ile 20. yüzyılın başlarında oluşmaya başlayan ben özgürüm diye bağıran edebiyat. Sert, aykırı, eleştirel, çoğunlukla gerçekle hayalin ince çizgisinde var olmaya çalışan yeraltı edebiyatı; alkolizmin, cinselliğin, sıradışılığın, küfrün dışa vurumudur. Kökleri yeteri kadar eşelendiğinde Marquis de Sade'e (1740-1814) kadar varılabilir. Sade, yazdıkları ile 'başkalarına acı çektirmekten hoşlanma' olarak adlandırılan 'Sadizm'in fikir babası olmuştur. Erotizm ve şiddetle ilgili kitapları yaşadığı dönemde epey yadırganmış hapse atılmıştır. Ancak yazdıkları başka yazarlara ilham kaynağı olmuştur. Birçok edebiyat kalıbını hiçe sayan yeraltı edebiyatı, Charles Bukowski'yi (1920-1994) tanımamıza neden olmuştur.
74 yıllık hayatı boyunca burjuva toplumunu eleştiren, buna karşın alkolikleri, hayat kadınlarını ve düşkünlerin hayatını anlatan eserler üretmiştir. Bunu yaparken de Amerikan gündelik yaşamını, alkol bağımlılığını, kadınlarla olan ilişkilerini de dolaysız bir biçimde aktarmıştır.
‘’Benim kadın düşmanı olduğumu düşünüyorlar, ama değilim. Kitaplarımı okumayıp duyduklarıyla karar veren insanlar bunlar. “Bukowski kadın düşmanı bir domuzdur!” Bunu duyuyorlar ama işin aslı nedir diye merak etmiyorlar.’’
Charles Bukowski 16 Ağustos 1920 tarihinde Almanya’nın Andernach kentinde doğdu. Babası Amerikalı bir asker, annesi ise Alman’dı. Daha sonra ailesiyle birlikte Los Angeles’a yerleştiler. Bukowski’nin çocukluk anıları ise oldukça trajik. Sert ve gaddar bir babaya sahip olmak, yaşıtları tarafından alaya maruz kalmak ve Büyük Buhran ekonomik krizi onun içine kapanık ve sessiz bir çocuk olmasına neden oldu.
“Sarhoş olmayı hep sevmeye karar verdim. Sıradanlığı alıp götürüyordu, sıradanlıktan yeterince sık uzaklaşabilirsen sıradan olmazdın belki”

Genç Bukowski alkole yakın arkadaşı William Baldy Mullinax tarafından alıştırıldı ki sonra bu durum kronik alkolizme kadar vardı. Los Angeles City College’de sanat, gazetecilik ve edebiyat eğitimi almak için kaydolan Bukowski okula 2 yıl devam etti, ancak sonra okuldan ayrılıp postacılık, mezbahanede ve köpek bisküvisi fabrikasında işçilik yaptı.
Okulu terk ettikten sonra yazarlığa olan tutkusunu keşfeden Bukowski’nin ilk kısa öyküsü 1944 yılında Story dergisinde yayımlandı. Öykünün ismi ise “Aftermath of a Lengthy Rejection”. 1946 yılında “20 Tanks from Kasseldown” adlı öyküsü Black Sun Press dergisinde yayımlandı. Yazarlıkta beklediği başarıyı elde edemeyince edebiyat tutkusundan vazgeçmeye karar verdi. Daha sonra neredeyse 10 yıl boyunca bir şey yazmadı. Bu sürede kendini gezmeye ve içmeye verdi.
Postacılık Yaptı
Bu dönem onun daha sonra yazacağı yarı-otobiyografik eserlerin temelini oluşturdu. 1952 yılında Los Angeles’ta postacı olarak işe girdi ve yaklaşık 2.5 yıl postacılık yaptı.
Mide Kanamasından Sonra Tekrar Yazmaya Başladı
1955 yılında mide kanaması geçiren Bukowski az kalsın hayatını kaybediyordu. Bu durum ona ikinci bir şans olarak göründü ve tekrar yazmaya başladı. Özellikle bu dönemde şiire odaklandı. Pek çok çağdaşı gibi bu sefer o da yeraltı edebiyatı yayımlayan dergi ve gazetelere yöneldi. Kısa sürede şiirleri ve öyküleri sayesinde bir kült haline geldi. Genelde anlamda yarı otobiyografik eserler verdiği bu dönemde sefil yazar Henry Chinaski’nin hayatını anlattı. Henry Chinaski karakteri büyük anlamda Bukowski’yi temsil ediyordu, yanı onun sahne adıydı diyebiliriz.
Yazdıkça Başarılı Oldu
Bukowski ürettikçe başarıyı yakaladı. Özellikle Post Office adlı ilk romanıyla başlayan dönemden sonra yazdığı Factotum, Kadınlar gibi eserleri büyük ilgi gördü. Hatta 1980’li yıllarda Barfly adlı filmin senaryosunu bile yazdı. Senaryo 24 yaşındaki Bukowski’nin hayatından üç günlük bir kesiti konu ediniyor. Bu senaryo girişimi, ona Hollywood adlı ikinci romanını yazma konusunda ilham verdi.

Yazarların anti-sosyal olması gibi bir klişe vardır. Bu klişe esasında Bukowski’ye de uyuyor. Oldukça dışa dönük bir insan olmasına rağmen Bukowski de insanlarla birlikte olmaktan pek de hoşlanmayan bir insan. Bu konuda şöyle diyor:
“Her ne kadar insanlar üzerine yazsam bile insanlardan ne kadar uzaksam o kadar iyi hissediyorum kendimi. İnsanlardan 3 kilometre uzak olmak çok iyi, 3000 kilometre uzak olmaksa çok daha iyi bir şey. İnsan ırkını sevmiyorum ben. Başlarını, suratlarını, ayaklarını, konuşmalarını, saç modellerini, otomobillerini sevmiyorum.”
Az Kalsın Gazeteci Oluyordu
Bukowski eğer işe alınsaydı şiir yerine haber yazıyor olabilirdi. Ancak neyse ki tembelliği sayesinde edebiyat tarihi olması gerektiği gibi gelişti. Los Angeles City College’de gazetecilik dersleri almasına rağmen derslere katılmayan ve çimlerde takılan Bukowski, haylazlığı nedeniyle gazetecilik derslerinden geçemedi. Hatta daha sonra gazetelere iş başvurusu yapmasına rağmen olumlu yanıt alamayan Bukowski’yi işe almayan editörlere teşekkür borçluyuz.
Kedileri Çok Severdi
Charles Bukowski’nin Minx adında bir kedisi vardı.  Hatta Bukowski’nin On Cat (Kediler Hakkında) isminde bir şiir kitabı ile bulunuyor. Charles, kediler hakkında şöyle yazıyor:
“Kediler bazı şeylerden şikayet ederler ama yine de canlarını fazla sıkmazlar. Onurla yürürler. İnsanların ulaşamayacağı bir kafa rahatlığıyla uyurlar. Cesaretimin kırıldığı zamanlarda kedilerimi izlerim ve cesaretim yerine gelir.”
Kadınları da Çok Severdi

Charles Bukowski’nin hızlı bir aşk hayatı vardı fakat kadınlar, aşk ve seks hakkında bol bol yazan yazarın aşk hayatı orta yaşlarının sonunda hareket kazandı. Kız arkadaşlarından ve eşlerinden eserlerinde çok faydalandı. İlk eşi Linda King, bir heykeltıraş ve şairdi. Hatta Bukowski’nin başının heykelini bile yapmıştı Linda King. Hararetli ilişkileri 1970’lerin başında yaklaşık 5 yıl sürdü. Hatta gelgitli bu ilişkide bir tartışma esnasında Charles Bukowski Linda King’in burnunu kırdı. Bunun üzerine de Linda King, Bukowski’nin daktilosunu ve kitaplarını sokağa fırlattı.
Bukowski’nin ikinci eşi ise Linda Lee Beighle. Bukowski ile bir markette tanışan Linda Lee’ye, yazarın son aşkı denebilir. Ortadaki büyük aşk nedeniyle Bukowski kitaplardan kazandığı parayla San Pedro’da bir ev satın aldı ve Linda Lee ile evlendi. 1994 yılında evindeki yatağında hayatını kaybeden Bukowski’nin yanı başında Linda Lee vardı.
Sean Penn ve Bono ile Yakın Arkadaştı

Bukowski yazarlık hayatı boyunca üne kavuşan şanslı isimlerden biriydi. Sean Penn gibi aktörlerle ve Bono gibi şarkıcılarla yakın arkadaştı kendisi. Öyle ki Bono ile ahbaplığı nedeniyle U2 konserlerine ücretsiz girebiliyordu. Sean Penn, Bono ile birlikte geçirdikleri bir akşam Bukowski ile tanışmış. Bukowski’nin eşi Linda Bukowski’nin de U2 hayranı olması nedeniyle Bono, Los Angeles’taki bir konserde Linda Bukowski’ye bir şarkı ithaf etmiş. Bu durumun Charles Bukowski’yi epey şaşırttığını ifade ediyor Bono.
Born Into This adlı belgeselde Bukowski’nin eşi Linda, Bukowski’nin Mickey Mouse karakterinden nefret ettiğini ifade ediyor. “Charles milyonları ekran başına kilitleyen üç parmaklı böyle bir karakterden nefret ederdi. İnsanlara hiçbir fayda veya iyilik sağlamadığını , gerçeğe dair hiçbir şey sunmadığını düşünürdü. Mickey Mouse’un ruhunun olmadığını ileri sürerdi.”
Günde Tek Bir Çikolatayla İdare Etti

1940’lı yıllarda Charles Bukowski parasızlıktan ucuz ve kötü otellerde kalıyor ve karnını çikolatayla doyuruyordu. Bir söyleşisinde şöyle diyor:
“Pek çok gün boyunca sadece çikolatalı gofret yiyordum, çünkü sadece 5 sentti gofretler. Payday adlı bir çikolata vardı. Ondan çok yediğimi hatırlıyorum. Ucuz olmasına rağmen tadı o kadar güzeldi ki bu çikolatanın. Gece bir ısırık alsanız sabaha kadar tadı damağınızda kalırdı.”
Lösemi Nedeniyle Öldü

Bukowski 9 Mart 1994 yılında 73 yaşındayken San Pedro’da hayatını kaybetti. Son romanı Pulp’ı tamamladıktan hemen sonra ölen ve ateist olan yazarın cenazesi Budist rahipler tarafından gerçekleştirildi.  Mezar taşında bir şiirinde kullandığı “Don’t Try”, yani “Denemeyin” ifadesi yer alan yazar, 1963 yılında John William Corrington’a yazdığı bir mektupta neden böyle bir şey söylediğini ifade ediyor:
“Birisi bana ne yaptığımı, neden ve nasıl bir şeyler ürettiğimi sormuştu. Ben de ona denememesini söylemiştim. Bu çok önemlidir, denememek önemlidir. Ne lüks arabalar için, ne ölümsüzlük ne de bir şeyler üretmek için… Sadece beklemelisiniz. Bir şeyler olmazsa bir süre daha beklemelisiniz. Duvardaki bir sinek gibi düşünün. O size yaklaştığı anda öldürürsünüz. Başınızın etrafında dolaştığı anda onu yakalar ve öldürürsünüz. Ya da ondan hoşlanırsanız arkadaşlık kurar ve evinizde kalmasına müsaade edersiniz.”
Deneyeceksen eğer
dene en sonuna kadar,
yoksa başlama bile!
Deneyeceksen eğer
koş son kertesine kadar
sevgilini, karını, dostlarını
işini ve hatta aklını
evet belki aklını kaybetmek demek bu
git son damlasına kadar
3 gün aç susuz kalmak demek belki bu
belki bir parkta
bir bankın üstünde
iliklerine kadar titreyerek sabahlamak,
demir parmaklar ardında mahpus kalmak,
horlanmak,
alaya alınmak,
yapayalnız bir başına bırakılmak…
yalnız kalmak mükafâtlandırılmaktır yalnız
Ama diğerleri bir direnç mücadelesi
mücadeleyi ne çok arzuladığının göstergesi…
Ve yapacaksın sonuna kadar
Tüm itirazlara
kelimelerin tüm ağırlığına rağmen
Yapacaksın!
ve bu düşleyebildiğin herşeyden daha mükemmel olacak
Eğer deneyeceksen
dene son damlasına kadar
bambaşka bir his olacak tanrılarla başbaşa kalmak
karanlıklarda alev alev parlamak
Sonuna kadar
Git hadi!
Git
Git
Arkana bakmadan git
Sonuna kadar
Koşturarak doludizgin hayatı
doğrudan kahkaha tufanına
Var olan tek iyi savaşı haykırarak