Yazı-Yorum

Tomris Uyar’ın Gözlerinden | Hatice Hamarat
13 Mart 2019

Tomris Uyar’ın Gözlerinden | Hatice Hamarat
Bir Uyumsuzun Notları’nda “Günaydın Gece Yarısı” demişti o . Gülünce kısılan ve çocuksun bir hal alan gözlerden çıkan kıvılcımları aşka, hüzne, coşkuya ve özgürlüğe dönüştüren  kadın Tomris Uyar.
Pek çok kişi onu ikinci yeninin ilham perisi olarak ansa da yazdığı öyküler ve edebiyatımıza kattığı çevirilerle aşkın özgürlüğe açılan tek kapı olduğunu anlatmak istiyordu bize.  15 Mart 1941’de İstanbul’da doğdu. Edebiyat aşkı içine çok küçük yaşlarda ailesi tarafından işlenecekti.
1962’de ilk çevirisini Tagore’den  yaptı: Şekerden Bebek. Yazdığı ilk öykü kitabı ‘ Suya Yazılı’ tıpkı adı gibi çıkan Papirüs Dergisi yangınında kül olacaktı. Tomris’in suya yazdığı insan hikayeleri alevlerin çocukları olarak kaldı ve kimse tarafından okunamadı. Onun olağan durumlara karşı metanetli ve sakin tavrı bu durumu kabullenmesinde önemli bir rol oynadı. Suya yazılı kitabını tekrara yazmayı düşünmedi bile. 1971 de ‘İpek ve Bakır’ geldi. Yaşadığı aşklar, edebiyat çevrelerinde sıkça konuşulsa da varlığının tek isteği edebiyat ve aşkla hayatta kalan diğer tüm kadınlar gibi özenle anılmaktı. 
Ben de onun gözlerinden bakmak istedim bu gece yaşama. Onun savatından konuşmak, ona dair kıvılcımları yakalamak, o olmak. Onun gözlerinden tutundum geceye:
   Günaydın gece yarısı. Yalnızlığıma katılabilirsin, ancak soru sormayacaksın. Bana çoğu zaman ölümü, düşüşleri ve aşkı soranlardan epeydir uzakta yaşıyorum. Keşke öğrenmiş olsalar hepsinin aynı olduğunu. 
   Yine de duymak istiyorsun. Bir erkeğin bir kadına söyleyeceği şeyleri. O senin kadın yanın. Ben insan yanına dokunmak arzusundaydım hayatım boyunca. Hepimizin birbirimizden sarkaçlarla gizlediği taraflara dokunmak belli başlı bir şans işi değil mi? İnsan böyle böyle bekleyerek, inanarak yaşamaya yoksullaşıyor. Sonunda gerçek bir insan oluyor. Ben, yoksulluğun tarifinin ruhla yapıldığı bir dünya için yazıyormuşum ruhun açlığının süregeldiği bir dünyada yaşamak ise çok zor.
Diz boyu Papatyalar’da bahsetmiştim bundan.
“Yoksulluk anlatılmaz be ablam. Yoksulluk yaşanır anca. Gerisi puştluktur. Yani anlatıp. Kanına ekmek banıp o ekmekle semirmektir. Övünmek gibi bir şeydir anladın mı? Ayıptır.”
Başkaları aşklarımı konuşarak belki de beni yoksullaştırdılar. Şiirlerin ilham perisi olan kadından öte diri, ürkek ve çalkantılı ruhumu görmek pek azı tarafından yapıldı sessizliğimi bozmadım. Sessizlik bazen kırıldığını göstermenin en iyi yoludur diyen de bendim. 
Uyumsuzun notları böylece bir büyüye dönüştü. Hem karanlık hem serseri ışıklarla dolu.  62 yaşında İstanbul’da hayata gözlerini yumduğunda zamanı durdurmuş bir kalem oluyordu. Yaşarken yaptığı gibi yürüyüp gitmişti. Evlerden, aşklardan, öykülerden… Ve bize hayatın ölümle kardeşliğini fısıldayan cümlelerinden birini bırakıyordu;
“Uykuyla uyanıklık arasında o acı verici geçitte…”