Yazı-Yorum

Şebnem İşigüzel | Tubanur İşcen
20 Ağustos 2019

Şebnem İşigüzel | Tubanur İşcen
1973 yılında doğan yazar İstanbul Üniversitesi Antropoloji mezunudur. İlk kitabı Hanene Ay Doğacak 1993 yılında yayımlandı ve bu kitap Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer bulundu. 2017 yılında Gözyaşı Konağı: Ada 1876 kitabı ile Duygu Asena Roman Ödülü’nü kazanmıştır. Bu yazıda yazarın Hanene Ay Doğacak, Kirpiklerimin Gölgesi, Ağaçtaki Kız ve Venüskitaplarını inceledim.

Hanene Ay Doğacak

İlk baskısı 1993 yılında yapılan kitap öykü türünde ve Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazandırmış yazara. Kitabın içindeki öyküler sıra dışı ve pek çok kişi için rahatsız edici olabilecek nitelikte. Öncelikle bu iki tanımı açmama izin verin. Sıra dışı çünkü edebiyatımızda çoğu kişinin ilk kitabı için kolay kolay seçmeyeceği ya da seçmeye cesaret edemeyeceği temaları işlemiş kitabında. Rahatsız edici çünkü bu temalar nekrofili yani ölü seviciliği ya da ensest gibi toplumun ağır iç kanamaya sebep olsa da varlığını kabul etmediği yaralar. 
Kitapta ölü sevici bir morg doktorunun bir cesede olan aşkı, bir kızın babasıyla, bir oğlanın annesiyle olan ensest ilişkileri, intihara meyilli bir otobüs şoförünün yaptığı katliam gibi konuları olan öyküler var. Dili oldukça düz, bunun sebebinin dilin konunun önüne geçmesini engelleme çabası olduğu söylenebilir zira basit bir dille anlatılan öykülerde okur dilden ziyade konuya odaklanır. Sadece kitaptaki son öyküde dil edebi kıvamda kullanılmış. Karakterin kendisiyle konuştuğu ya da kendisine yazdığı bir mektup olan bu öykü yaşadığı şehri terk etmek isteyen ama gidemeyen en sonunda şehrin kendisini terk ettiği bir karakteri konu alıyor. Bu, mektuplar kullanılarak yazılan ilk hikâye değil kitapta, “Suya Yazılan Mektuplar” öyküsü de adını taşır nitelikte annesinin oğluna yazdığı aşk mektuplarından oluşan bir öykü. 
Kitabı okurken çoğu sayfasında gözlerimi kitaptan kaçırdım ya da kitabı bırakmak ve bir daha açmamak istedim. Bunun sebebi toplumun görmezden geldiği yaraların gözüme sokmak istercesine kitapta yer almasıydı belki de. Nermin Yıldırım’ın Dokunmadan kitabında bahsettiği “körgörü”lük dediği şeyi yaptığım yani bildiğim halde bilmezliğe verdiğim şeylerle bu kadar açık cümlelerle karşılaştığım ve satırlar arasında saklanacak başka bir yer bulamadığım için bu kadar rahatsızlık duydum belki de. Saklanacak yer yani toplumun güvenli bildiğimiz normları yok bu kitapta, bu ilişkileri yaşayanları ayıplayan bir toplum ya da otorite yok dolayısıyla bu aşklar “normal” saydığımız aşklardan biri gibi çıkıyor karşımıza. Kitap “normal” olmayanı “normal” gibi anlattığı için sansür altında kaldı belki de uzun bir süre. 

Kirpiklerimin Gölgesi

2010 yılında yayımlanan kitabın ana karakteri adı olmayan küçük bir kız. O bölümde ne olduğu tek cümleyle özetlenen başlıklarda ona Küçük Kız diye hitap ediliyor. Adının olmaması çok önemli çünkü bu isimsizlik ülkede ve dünyada onun başına gelenleri yaşayan diğer kız çocukları için bir temsilci/sembol haline getiriyor onu.
Küçük Kız annesi, ninesi ve abisiyle bir orman kulübesinde yaşamaktadır. Kitabın ilk cümlesi “annemi öldürdüm”. Bu cümle Küçük Kız’ın kendi kimliğini/kişiliğini bulabilmesi için elzem bir eylem olan annenin sembolik ölümünün vücut bulmuş hali. Cinayetin bu anlama geldiğinin muhtemelen farkında çünkü sayfa 45’te “yeni bir hayatım olsun diye ateşlerin, dikenlerin üstünden yürüyordum” er. Annesinin cinayetinin ardından kendini ihbar ettikten sonra polisleri beklerken başından geçenleri anlatır çünkü sayfa 73’te söylediği üzere bunları anlattıkça “kötü hayatından kurtulduğunu düşünüp sevinmesi”. O, bu cinayeti gerçekleştirdiğine inanmakta fakat kitabın sonunda bunun bir sanrı olduğu ortaya çıkar. 
Önce abisi, sonra şehirdeki başka kişiler tarafından cinsel istismara uğrayan kız en sonunda annesi tarafından bir Bekçi’ye İstanbul’a götürmesi için satılır. Orada çocuklara fuhuş yaptırılan bir evde zorla kalan kızın yaşadıklarının en ince detaylarla anlatılması okurun kızın yaşadığı dehşete an be an şahit olmasına sebep oluyor.
Kitap bir çocuk anlatıcı tarafından anlatıldığı için dünyadaki kötülüklerin sebebini bu kadar safça sorgulayabiliyor. Birer yetişkin olarak belki kanıksadığımız ve bu yüzden artık sorgulamadığımız kötülükleri gözümüze sokarcasına anlatırken Küçük Kız’la birlikte bizim de hatırlamamızı, gözümüzü yumup kulaklarımızı tıkadığımız ve hakkında hiçbir şey söylemediğimiz şeyleri artık görmemizi, duymamızı, haykırmamızı istiyor gibi yazar. Belki bu yüzden ilk kitabındaki gibi sade bir dil kullanmış, dil olayların önüne geçmesin diye. Burada aynı temayı işleyen ve “hatırla” diye başlayan Şahsiyet dizisine de gönderme yapabiliriz. Orada Nevra’nın Reyhan’ın fotoğraflarını kasabanın duvarlarına asışı gibi İşigüzel de cümleleriyle bize hatırlatıyor, görmemiz için neredeyse gözümüze sokuyor çünkü bu kitapta da tıpkı Hanene Ay Doğacak’daki gibi satır aralarında saklanacak ya da kaçacak hiçbir yer yok.
Sarmaşık ve Venüs’deki gibi bir zaman kırılması var bu kitapta da. Küçük Kız her şeyi yedi dakikada hatırlar. Romanın zamanı zihnin zamanıyla uyuşmuyor zira kız bu yedi dakikada bir yılını anlatıyor.
Romanın sonunda Küçük Kız’ın annesini öldürmediğini ya da öldürdüyse bile daha önce ayı, dişi kurt gibi hayvanların yeniden canlanması gibi annesinin de yeniden canlandığını görüyoruz. Bu, ormanın büyüsü olabileceği gibi Küçük Kız’ın söylediği şeylerin bazılarının hayal ürünü olabileceğini de düşündürüyor. Yaşadığı ağır travmalar sebebiyle zihni kendini korumak adına görmek/yapmak istediği şeylerin gerçekliğine inanıyor olabileceği gibi bu travmalar onu delirtmiş de olabilir. 
 

Ağaçtaki Kız

2016 yılında yayımlanan kitaptaki anlatıcı/karakter yeryüzündeki hayatın acımasızlığına, şiddetine ve kötülüğüne daha fazla dayanamadığı için Gülhane Parkı’ndaki ağaçlara tırmanıp orada yaşamaya başlayan bir genç kadın. Sarmaşık, Kirpiklerimin Gölgesi ve Venüs’de olduğu gibi olaylar yaşandıktan sonra anlatan bir anlatıcı var bu kitapta da. Anlatıcı aynı zamanda bu romanlardaki gibi güvenilmez zira 16. sayfada iki kez kafasının karışık olduğunu söylüyor.
Sabitfikir dergisinin 2017 yılında odak yazar olarak Şebnem İşigüzel’in eserlerini incelediği yazılarında İpek Bozkaya anlatıcı için şöyle der: “Ağaçtaki Kız’ın anlatıcısı, AfilliFilintalar’ın edebî jargonuyla 2000’lerden sonra yükselen bıçkın ergen erkek edebiyatının kız versiyonuna benzer.” Kitabı okurken özellikle Gezi olaylarının anlatıldığı kısımlarda benim de aklıma sık sık Emrah Serbes’inDeliduman romanı gelmişti. Adının sonradan Deniz olduğunu öğrendiğimiz anlatıcı tıpkı o romandaki erkek karakterler gibi gözü kara, asi ve öfkelidir. Öfkesinin ve isyanının sebebi siyasidir. Ankara Garı’ndaki patlamada hayatını kaybeden gençlerden ikisinin arkadaşı olan karakter arkadaşlarının ölümü, ailesinin dağılması ve halasının iş bulamamasında sorumlu tuttuğu kişilere öfkeli ve bu öfkesini de her fırsatta kusuyor. Bu isyan durumu romanı kurguyla gerçekliğin arasında buluşturuyor. Ülkede yaşanan gerçek olaylar kitapta da vuku bularak karakterlerin hayatlarını etkiliyor. 
Kitabın dili bir karmaşa içinde. Bunun sebebini anlatıcı romanın hemen ilk sayfalarında kafasının karışık olmasıyla açıklıyor zaten. Bir yandan babaannesinin söylediği yadigâr gibi kelimeleri kullanırken diğer yandan günün terimleri olan “favlamak” “snap atmak” gibi kelimeler, markalardan bahsediyor, dili bükerek/yayarak konuşuyor, argo kullanıyor. Bu durum karakterin kimlik karmaşasını çok net bir şekilde gözler önüne sererken İpek Bozkaya bunu “kurguya çağrılan bu unsurlar edebiyatın tarih tanıklığının internet çağına uyarlanmış şeklidir” seklinde yorumluyor. 
Karakterin babaannesinin etkilendiği 6-7 Eylül olayları, bizzat kendisinin etkilendiği Gezi, Suruç, Barış Yürüyüşü gibi gerçek dünyanın siyasi olaylarının ve yakın tarihin kara lekeleri denebilecek olayların bu romanda karşımıza çıkması politik olayların insanların hayatlarında bıraktığı etkileri gözler önüne seriyor. Kürt sorunu, şehitler, kadın hareketleri gibi olgulara da değinen kitap bu yönleriyle 2000ler, bilhassa 2010 sonrası Türkiye tarihinin nabzını yakından tutuyor.
Bu kitap siyasi tarafının yanı sıra aynı zamanda bir aşk hikayesini de anlatmakta. Deniz’in kaldığı ağacın yanındaki otelde bir çalışan olan Yunus’un onu görmesi ve ona kıyafet, yiyecek gibi temel eşyaları getirmesiyle başlayan dostlukları sonrasında bir aşka dönüşür. Kitabın sonunda Yunus işinden ayrılıp giderken Deniz’in de kendisiyle gelmesini ister. Burada sonunu söyleyip berbat etmek istemiyorum ancak bunu beklemediğimi, ters köşe olduğumu da itiraf etmeliyim. 

Venüs

2013’te yayımlanan bu kitabın ana karakteri 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında yaşamış, adının baş harfi Ş ve göbek adı Venüs olan bir kadın. Doğumunda annesini kaybetmiş olan bu karakter babası, hafifmeşrep tavırları ve renkli karakteriyle kitabın en canlı karakteri Şekina halası ve ailenin kuşaklardır hizmetkarlığını yaptığını söyleyen eski harem ağası Nergis’le birlikte büyümüştür. Şekina ve Nergis annesinin yokluğunu hissettirmek istemeseler de o boşluğu her zaman hissetmiş olan Venüs yalnız bir çocukluk ve belki daha da yalnız bir evlilik hayatı sürdürmüştür. Çocuklarını boğmaya kalktığı bir cinnet sonrasında akıl hastanesine kapatılır. 
Kitabın 19. sayfasında önceki bölümlerden birinden bahsederken bölüm için “seans” kelimesini kullanır. Kitabın sonlarına doğru kapatıldığı akıl hastanesindeki doktorun tavsiyesi olarak sonra da iyi geldiğini fark ederek kendi isteğiyle günlükler tuttuğunu söyler. Elimizdeki kitabın bu günlüklerin toplamı halindeki bir kitap olduğunu öğreniriz. Her bölümü seans olarak görmesinde bunun kaçınılmaz etkisinin yanı sıra karakterin yazmayı/anlatmayı terapi olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Bu, Venüs’ü Kirpiklerimin Gölgesi’ndeki Küçük Kız ve Ağaçtaki Kız’daki Deniz’le paralel yapan özelliklerden biri. 
Paralellik sadece anlatıcının bu yönünde değildir. Diğer kitaplarında olduğu gibi Venüs kitabında da kadınlık hallerini irdeler yazar. Sarmaşık ve Kirpiklerimin Gölgesi kitaplarında zorla öğrenilmiş kadınlığı anlatırken Ağaçtaki Kız’da bir genç kadının kendini, bedenini keşfetmesinin yanı sıra cinselliğini ve kadınlığını özgürce yaşayan hala ve hiç yaşayamayan ve baskılanan anne figürleri de kadınlığın farklı hallerini anlatır. Venüs kitabında bunlara benzerlik olmakla birlikte farklılıklar da vardır. Yine cinselliğini kadınlığının en canlı ve işveli haliyle özgürce yaşayan ve çağının toplum kurallarına karşı çıkan, “çağdaş” feminist kadın portesi çizen bir karakter olarak Şekina Hala karşımıza çıkar. Ona feminist demek abartılı olmaz zira Kızlar Manifestosu hazırlayıp kızların toplumda erkeklerle eşit olmasını savunan bir kadındır o. Bunula birlikte akışkan bir cinsiyet ve cinsellik de vardır kitapta. Eski bir harem ağası olan Nergis’in eski hanım efendileriyle yaşadıkları ve ŞekinaHala’nın Venüs’ün babası kılığında cemiyetlere girip çıkması akıcı cinsellik ve cinsiyet durumuna örnek olarak gösterilebilir.
Kitabın dili diğer kitaplardaki gibi sade. Bu da kitabın Bir Aile Tarihçesi alt başlığını destekler nitelikte. Yazarın üslubunun belirgin bir özelliği olan anlatıcının anlattıklarını yaşandıktan sonra anlatması durumu bu kitapta da görülmektedir, 16. sayfada Venüs okura “anlatacak çok şey”inin olduğunu söyler. Aynı zamanda diğer kitaplardaki zaman ve mekân sıçramaları/kırılmaları da bu kitapta görülmekte. Karakter doğumunu anlatmaya çalışırken her seferinde bambaşka şeyleri anlatır, bir türlü nasıl olup da tekne batınca annesi dibe çökerken o doğup kendi göbek bağını keserek hayatta kalır, öğrenemeyiz çünkü her seferinde başka bir mekân ya da başka bir zamana atlar.
Venüs aynı zamanda anlatıcı olan bir karakterdir. Sayfa 236’da kendisine bazen Nergis, bazen Şekina dediğini söylemesi zaten güvenilmez olan karakterin tüm anlattıklarının gerçekliğini sorgulatır okura. Bu da yazarın okurla oynadığı küçük bir oyun olarak değerlendirilebilir. Bahsi geçen diğer karakterlerin hepsi ölü olduğu ve kocası Adnan Bey’in “seni ailenin sırları delirtti” demesine rağmen hiçbir aile üyesinden adıyla bahsetmemesi de o karakterlerin gerçekliğine gölge düşürür.