Yazı-Yorum

Milena'ya Mektuplar | Beyza Büşra Erol
21 Nisan 2019

Milena'ya Mektuplar | Beyza Büşra Erol
Edebiyat tarihi boyunca şairlerin ve yazarların aşk hayatı okurun daima ilgilisini çeken konular arasında yer almıştır. Birçokedebiyatsever nasıl Nazım Hikmet’i Piraye’yle, Sezai Karakoç’u Mona Rosa’yla, Orhan Veli’yi Nahit Hanım’la, Özdemir Asıf’ı Lavinia ile anıyorsa şüphesiz dünya edebiyatında da âşık olduğu kadınla anılan edebiyatçıların başında da Kafka geliyor. Dava, Şato, Dönüşüm gibi derinden etkileyen kitaplarıyla kişilik analizini yapmaya çalıştığımız Kafka’ya dair belki de en çok Milena’ya yazdığı mektuplarında ipuçları yakalıyoruz. Mektuplarında o aşkını anlatırken biz de Kafka’yı dahayakından tanıma fırsatı buluyoruz ve uğruna yazılan onca mektubun öznesini yani Milena Jesenska’yı tanımak için meraklanıyoruz.
Milena Jesenska, 1896 yılında Prag’da dünyaya geldi. 13 yaşına geldiğinde annesini kaybetti ve babasıyla ilişkisi giderek kötüleşen bir hal aldı. Önce babasının isteği üzerine tıp fakültesine gitti ardından konservatuar okuduysa da eğitim serüvenini iki alanda da yarım bıraktı. Bu dönemde babasına olan öfkesi öyle şiddetlendi ki bir dönem uyuşturucu da kullandı. Üniversitedeyse Yahudi asıllı olan Ernst Pollak’la aşk yaşadı, babasının Yahudiler karşı olan sert duruşuna rağmen Ernst’ten hamile kaldı ve ardından hemen evlenerek Viyana’da yaşamaya başladı. Yaptığı bu evlilikle Milena babasıyla olan bağını tamamen kopardı. Babasını ardında bırakıp mutluluk hayalleri kuran Milena için evliliği tam bir hayal kırıklığı oldu. Sorumsuz bir eş tarafında sürekli aldatılıyor ve bu sebeple de ruhsal sorunlar yaşıyordu. Bu ruhsal bunalımlar bir süre sonra onu yeniden uyuşturucu kullanmayabile itti. Maddi zorluklar yaşadığı bu dönemde birden çok işte çalışıyorken gazetelerde çeşitli yazılarda yazmaya başlayarak birçok eserin çevirisini yaptı. Maddi zorluklar yaşadığı ve bir yandansa ruhsal problemler yaşadığı bu zorlu günlerdeKafka ile tanıştı.
Franz Kafka, 1883 yılında Prag’daYahudi bir ailenin 6.çocuğu olarak dünyaya geldi. O dönem milletler mozaiği olan Avusturya imparatorluğuna bağlı Bohemya krallığına bağlı olarak yaşadı. Anadil olarak Almanca konuşan Kafka ailesi, Çekçe de konuşabiliyordu. Zorlu bir aile yaşantısı olan Kafka kardeşlerini kaybettiği ve verem gibi ciddi sağlık problemlerinin baş gösterdiği zorlu bir hayat mücadelesi verdi. Hukuk fakültesini bitirdiğinde boşlukta olduğu bir dönem geçirdi ve bu boşluk onu yazmaya itti. Yazdıkları ilk olarak 1912 yılında yayınlandı. Kendini güçsüz ve hayatın dışında gören Kafka bu duygusunu eserlerinde hissettirecek şekilde işledi. Sert bir figür olarak gördüğü babasını temel alarak “Dönüşüm” ve “Baba’ya Mektuplar” adlı eserlerini yazdı.
1919 yılı sonbaharında Milena Prag’a seyahat ettiği sırada Kafka ile bir kafede tesadüfen tanıştıklarında Milena 23, Kafka ise 36 yaşındaydı. Bu tanışmanın ardında Milena Viyana’ya döndü ve ardında Kafka’ya eserlerini Çekçeye çevirmek istediğini yazdığı bir mektup yolladı, Kafka bu isteğe olumlu bir karşılık verdi. Aradan yaklaşık olarak bir senenin geçmesi üzerine Kafka Merano’da verem tedavisi gördüğü sırada Nisan 1920’de Milena’yla tekrar mektuplaşmaya başladı. Kader bu kez ikisi için ortak bir noktada kötü bir şekilde birleşti ve Kafka veremle mücadele ederken Milena’da hasta olmuştu. İkisinin hastalığı mektuplarında uzunca bir süre başlıca konu oldu.
“Demek akciğeriniz ha… Bütün gün kafamda bunu evirip çevirdim, başka bir şey düşünemez oldum. Hastalık beni öyle çok korkuttuğundan değil; siz muhtemelen ve umarım hafif geçiriyorsunuzdur, hem üç yıldır kendimden bildiğim ciddi veremin bile bana kötülüğünden ziyade iyiliği dokundu. Bende, üç yıl kadar önce bir gece yarısı ağzımdan kan gelmesiyle başladı. Kalktım; insanın her yenilik karşısında hissettiği gibi heyecanlanmış, elbette biraz da korkmuştum, pencereye gittim, dışarı sarktım, lavaboya gittim, odada dolandım, yatağa oturdum -hâlâ kan geliyordu. Yine de bütün bunlar olurken hiç mutsuz değildim; çünkü neredeyse uykusuz geçen üç dört yılın ardından, kanama durduğu takdirde ilk kez uyuyacağımı belirli bir sebepten dolayı yavaş yavaş anlamıştım. Durdu da ve ben gecenin geri kalanında uyudum,”(s.34)
Kafka hastalığı o güne kadar çektiği acılara bir bedel olarak gördüğü için gerçek anlamda bir hastalık olarak değerlendirmedi, döneminin ve yaşadığı coğrafyanın kaçınılmaz bir sonucu olmasına rağmen ona göre tüm hüzünlü yaşamının bir sonucuydu hastalığı. Milen’ya yazdığı mektupların birinde ona şöyle söylüyordu:
“Beyin, kendisine yüklenen üzüntü ve acılara dayanamaz hale geliyordu. İşte orada akciğer devreye giriyordu, herhalde kaybedecek pek bir şeyi yoktu.”
Günümüzde psikoloji biliminin birçok araştırma ve çalışmayla desteklediği ve tıbbın reddetmediği bir argüman olan birçok hastalığın temelinde duygu durumun etkili olduğu gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda Kafka Milena’ya yazdığı mektuplarda oldukça doğru teşhislerde bulunuyordu. Ancak Kafka’nın iyileşeceğine dair bir umudu da yoktu, mektuplarda Milena’ya moral veriyor ancak kendisi için beklediği mutlak sonun ölüm olduğuna inanıyordu.
Onun hayatın içinde kendine bakışı hep umutsuzdu, mektupları Milena’ya daima umut etmesini fısıldarken o kendi hayatındaki tüm sesleri bir bir kısıyordu. Duymak istemiyordu umudun sesini, o doğumundan beri umutsuzluğun içinde savruluyordu ve belli ki bir şeylere inanarak yaşamaktan kendi içinde çok korkuyordu.
Milena bir süre mektuplaştığı Kafka’yı sonralarında birçok kezViyana’yaçağırsa daKafka Milena’yı görmekten korkuyordu, birçok yazarın aksine Kafkakendiyle barışamıyordu, herkesten daha çirkin olduğunu mektuplarında dakendini aşağılarcasına hissettiriyordu. Hastaydı ve gitmemek içinbunu bahane ediyordu çünkü Milena’nın ona karşı duyduğu hayranlığına karşı kendini yetersiz görüyordu.
Tüm bu direnmeye rağmen Kafka, tedavisi bittiğinde Milana’yla 29 Haziran 1920’de Viyana’da buluştu, birlikte geçirdikleri dört günün ardından Kafka’nınPrag’a dönmesinin ardından Milena’ya yazdığı mektupların birinin altına şöyle bir not düşmüştü: “Eğer mutluluktan ölünüyorsa bu benim başıma gelmeli. Ve eğer ölüme yazgılı bir mutluluk sayesinde hayatta kalıyorsa, o zaman hayatta kalacağım.”
Milena bu ilk buluşmanın ardından evli olduğu için vicdan azabı çekti ve ilişkilerini sorgulamaya başladı, artık o da Kafka kadar korkular içinde yaşadığı bir dönemdeydi. Ancak bu kez de Kafka, Milan’ının aksi bir tavıriçerisindeydi üstelik Milena, mektuplaştıklarını kocasına da söylemişti ve bu durum Kafka’yı oldukça şaşırtıyordu.
“Ben onun arkadaşı değilim, bugüne dek hiçbir arkadaşıma ihanet etmedim ama sadece sıradan bir tanıdıkta değilim, onunla aramda sıkı bir bağ var; hatta belki bazı konularda arkadaşlıktan da ileri bir bağ. Aynı şekil de sende ona ihanet etmedin çünkü ne dersen de, onu seviyorsun ve eğer seninle birleşeceksek, bu başka bir düzlemde olacak, onun alanında değil.” (s.177)
Kafka, Milena’nın kocasıyla olan bağına oldukça eleştirel yaklaşıyordu. Milena hastayken ona karşı ilgisiz davranmıştı, parasızlığını umursamamış ve onu sürekli aldatmış bir adamdı, tüm bunlara karşı Kafka düşüncelerini Milena’ya şöyle aktardı : “Sen kocana adeta kutsal, kopmaz bir evlilik bağıyla bağlısın… O yüzden bir daha gelecekten söz etmeyip yalnızca bugünü konuşalım… Benim sonsuz bağlılığımın yanında bu sadakatsizliğinin ne önemi var.”
Mektuplaştıkça ikiside mutlu olup birbirlerinin mektuplarına kavuşmak için heyecan duyuyorlardı. Bu mektuplar özellikle Kafka için her şey olmuştu, bazen bir mektubu tamamlamak için güç içinde tekrar tekrar yazmaya oturuyor, beklediği tarihte mektup eline ulaşmazsa endişeye kapılıyordu.
İkinci buluşma 14-15 ağustos 1920’de Gmünd’de gerçekleşti. Ancak bu buluşmanın ardından Kafkaher zamankinden farklı bir tavır sergilemeye başladı mektuplarda. Birçoğunda yazışmaya bir son vermek istediğini ve gelecek hakkında düşünmek istemediğini belirtiyordu.Kafka’nın bu tavrına karşın Milena onun tutumu karşısında kırıldığını açıkça yazıyordu.
“Birbirimize yazmamız iyi bir fikir olmasaydı, korkunç yanılmış olurdum. Ama yanılmıyorum. Bu mektuplar bu haliyle, azap çektirmekten başka bir işe yaramıyor.”(s.505)
Kafka’nın bu isteği üzerine Kasım 1920’de mektuplaşmaları sona erdi. Yaklaşık iki yıl kadar mektuplaşmadılar ancak 1922 yılı Mart ayında yeniden mektuplaşmalar başladı. Bu kez mektuplaşmalar seyrekleşmeye ve daha çok edebiyat üzerine olmaya başladı. Ve 23Aralık 1923’teyse kartpostalla yazışmaları tamamen bitti.
Kafka “Milena’ya Mektuplar” da Milena’nın yanı sıra az sayıda da olsa arkadaşı Max Brod’a mektupları da yer alıyor ancak Milena’nın yazdığı mektupları Kafka’nın yok etmesi üzerine okuyamıyoruz, okuduklarımız bu görkemli aşka dair küçük bir kesitmiş gibi geliyor bu yüzden. Ancak kitapta sadece görkemli bir aşkın olduğunu söylemekte yanlış olur çünkü ilk olarak eserleri çevirmek için başladıkları mektupların içerikleri çoğu zaman edebiyat üzerine. Satır araları ilmek ilmek düşünülerek yazılmış mektuplar ve o naif aşkı okurken Milena’nın mektuplarına dair içinizde şiddetli bir merak uyanıyor. Birbirini neredeyse hiç görmemiş yahut birkaç kez kısa süreliğine görmüş iki insanın nasıl bu denli kuvvetli bir bağ ile birbirlerine bağlandığını düşünürken onlara hayran kalıyorsunuz. Yazdıklarıyla yeşerttikleri aşkı yine yazdıklarıyla noktalamaya karar vermiş olsalar daaşkları, Kafka’nın beklediği mutlak sonuna yani ölümüne kadar devam etti. Ben kitabı okuduğumda yaşanması mümkün olmayan bir öykü okur gibiydim, günümüz tüketim çılgınlığında her şey gibi aşklarıda çabucak tüketerek yaşayan insanlardan çok başkaydı okuduklarım. Biri evli diğer nişanlı olmasına rağmen aldatmadan aldatılmadan sevilmediklerini bildikleri ilişkilerine dahi ihanet etmeden bize aşkın en kutsal halini okutuyorlar bana kalırsa. Yaralarının benzerliğinden ayaklarına takılan taşlardan âşık oluyorlar birbirlerine, acıyı daha büyük acı kapatırken birbirlerine sığındıkları liman oluyorlar ve bence onları Kafka ile Milena yapanda tam olarak bu. Herkes geçip giderken üstelik aralarında binlerce kilometre varken bile birbirlerinin yanındaydılar. Kafka ile Milena, mesafelerin yalnızca bedenleri ayrı tutabileceğini ispatlayan en gerçek, en ihtişamız ancak buna rağmen okurken gerçekliğin görkemine hayran kalmanıza sebep olan iki âşık. Hala böyle aşklar sahiden var mı diyenler buyursun o zaman okumaya…
“Senden söz etmek istemiyorum benim meselem olmadığı için değil, benim meselem; yalnızca bundan bahsetmek istemiyorum. Veda etmiyorum. Pusuda bekleyen yerçekimi beni tümüyle aşağı çekmediği sürece bu bir veda değil. Ama sen yaşadığına göre, bu nasıl yapılabilir ki? Bir patlama ve geçiyor, bir kısmı geçip gitti, ama onu açığa çıkaran güçler içimde sürekli depreşiyor, öncesi ve sonrası, hayatım, varlığım bu yeraltı tehdidinden besleniyor, o biterse bende biterim, bu benim kendimi hayata var etme biçimim, o sona ererse, bende hayatıma son veririm, insanın gözlerini kapaması kadar kolay ve doğal.”
“Milena, sanki bir alarm zilinin altında oturuyormuşum gibi tir tir titremeye başlıyorum, okuyamıyorum ve sonuçta yine de okuyorum bu mektupları, susuzluktan ölmek üzere olan bir hayvanın su içmesi gibi, yanı başımda korkuyla birlikte, altına girip sinebileceğim bir mobilya arıyorum, köşe bir yerde kendimden geçmiş bir vaziyette, nasıl bu mektupla gürültüyle girdiysen içeri, geldiğin gibi pencereden uçup gitmen için titreyerek dua ediyorum, kasırgayı odamda tutamam ki.”
“O güzel telgrafınız geldi, gecenin, bu eski düşmanının karşısında teselli kaynağı olan mektubunuz. Eğer gecenin sonuna kadar kifayet etmezse, bu sizin değil, gecelerin suçudur.”
“Bir gün gerçekten ihtiyacım olduğunda ve senden gelmeni istediğimde, hemen geleceğin umudu kalsın bende ama şimdi gelmesen daha iyi çünkü yine gitmek zorunda kalacaksın.”