Yazı-Yorum

‘Felsefe’nin Neresindeyiz? | Tan Doğan
13 Nisan 2020

‘Felsefe’nin Neresindeyiz? | Tan Doğan
 
‘filozofkadınım’a
 
 
 
İnsan
 
          Sorular… Sorular… Sorular…
 
     İnsan olmamızı ne belirledi,? Kim sordu, hangi gezegene ineceğimizi? Biz mi istedik, yeryuvara gelmemizi? Ya anne-babamızı, ya doğacağımız yeri, ya yaşayacağımız ortamı kim seçti? Varsıllığımızı ya da yoksulluğumuzu, mutluluğumuzu ya da mutsuzluğumuzu hangi erk saptadı? Güzel ya da çirkin, beyaz ya da siyah, üstün ya da geri anlaklı, oluşumuzu oluşturan ne?...
     Ya yazgısal/tanrıbilimsel, ya tanrıtanımazsal, ya özdeksel, ya hiçsel… ara da bul bir yanıt… Ben kimim, nerden gelip-nereye gidiyorum, yaşamı(mı)n anlamı ne; evreni yaratan kim, ilk/ana neden ne, ne olacak benim sonum… sorularına bürün…  Ye-iç, yat-kalk, çalış-boşta kal; siyasetle, dinle, sanatla oyalan ve haydan gelip-huya git/doğduğun gibi öl.
 
         Bırakılmışlık
 
     Bir atılmışlık, bir fırlatılmışlık, bir cezalandırılmışlık, bir vazgeçilmişlik değil de ne, bizim serüvenimiz? Usdışı, istençdışı, seçimdışı bir zorlanma, dayatma: Bırakılmışlık…
 
            Bilinçsizlik
    
     Düşünüp-taşınmalarımız, yapıp-etmelerimiz, yıkıp-dökmelerimiz bizim mi, bize iye mi? Her düş, düşün, düşülkü bilincimizle mi, bilinçsizce mi? Verdiğimiz kararları biz mi veriyoruz, yoksa önceden /dışımızda tasarlanmış bir kararın sözcülüğünü mü yapıyoruz?
 
          Sanal mı-Gerçek mi?
 
     Tüm yaşanılanlar ya yalan, ya da doğru. Yaşanan ne varsa ya bizce, ya da bize öyle görünüyor. Yaptıklarımız ya bir oyunun parçacıkları, ya da oyundışı. Bütün olanlar ya sanal/düş, ya da gerçek: Bilen kim/ne?
 
           Neden?
 
     Bizce ve bunca belirsizlik neden? Neden açık-seçik değil her şey? Bir giz var da, buna neden olan şeyi mi bilemiyoruz? Yaşanacak yüzyılların çok başındayız da, bundan mı neden arayışımız? Usumuz bir neden bulmak için yetersiz mi, sığ mı, sınırlı mı yoksa?  Boğun eğmeli miyiz yoksa, bir neden aramadan, yazgıya?...
 
           Evren ve Yeryuvar
 
     Nice evren dizgesinden bir dizge, güneş dizgemiz. Nice gezegenden bir gezegen, yeryuvarımız. Nice dirimden bir dirim, türümüz. Nice sorulardan bir soru, sorumuz: Evrenimizin dışında yaşlanan-yaşlanmayan ya da daha oluşmayan evrenlerden bir evrenin, bir dizgesinin, bir gezegeninde, nedir  insan?
    
    
Us
 
            ‘Düşünüyorum, …’
 
     Düşünür Descartes’ın(1596-1650), ‘düşünüyorum’unun ardında, eleştiriyorum, soruyorum, sorguluyorum; irdeliyorum, inceliyorum, betimliyorum, dünü içeren ne varsa, tümünü silip-atıyorum, inaksallığı yok ediyorum, inançsallığı yitiriyorum… düşünceleri mi yatıyordu, yoksa, bir başka mantık oyunuyla, Tanrısallığı mı evetlemeyi erekliyordu dersiniz?
     Geçmişiyle ilgili tüm verileri; gelenek-görenekleri, ekinsel birikimleri, aktörel değerleri, eğitim-öğretimsel kazanımları, inançsal etkilenmeleri, siyasal yaşamaları, toplumsal ve evrensel anlayışları… bir yana itebildiği için mi, ‘öyleyse’, diyebiliyordu, yoksa, Tanrısal gerçeğe artık ulaştığını açık-seçik (!) dillediği için mi dersiniz?
     Yeryüzüne rastlantı sonucu bırakılmış bir varlık olmaktan, bir bilinç varlığına dönüştüğü için mi ‘varım’ demeyi yeğliyordu, yoksa varlık nedenini Tanrı’ya dayandırdığından ötürü mü dersiniz?
     İnanca uydurulan düşün, Tanrıbilimseldir. İnaksallık, yücelik, tansıklık ve buyurganlık söz konusudur. Usa tutu koymaksa, bilinci ve istenci yoksamaktır. Eşdeyişle, özgür istemenin, özgür seçimin, özgür yaşamın özünde bilinçdışılık yatıyorsa, burada özgür olan nedir? Usdışı olan ya da kişi anlığından bağımsız alınan ve uygulanan/uygulatılan her karar, her yasa, her yaptırım, özgürlüğün ve ussallığın dışında kalır.
     İmdi, düşünüyorum’ diyebilmek için, belirlediğim düşünme yetisini anlığımca değerlendiriyorum, demek gerekir. Yoksa bir inanla, inakla ya da rastlantıyla düşünüyor gibi yapıyor, düşündürülüyorum değil…
     ‘Öyleyse’nin içeriğindeyse, usumla, tüm koşulları kendim oluşturuyorum, düşünü yatmalıdır. Yoksa bu böyle olduğu/oldurulduğu için, değil…
     Kendimi yarattım, güneş dizgesini seçtim, yeryuvara indim ve işte, beni, ben varoluşturdum/yaşatıyorum demek gerekir, ‘varım’ diyebilmek için. Yoksa kovulmuşluğun, cennet-cehennem anlatısının, suç ve ödül ikileminin, korku ekininin, Tanrıbilimsel söylemin/söylencelerin söylediğince değil…
 
          Birey
 
     Kendi olmak, kendinde şey olabilmek, ya da Sokrates’çe ‘kendini bil’mek, birey olmanın önkoşuludur. Tüm yapacaklarını, yapıp-etmelerini kişinin/kendisinin belirlemesi, her şeyin ayırdına usuyla varması; seçimlerini, uygulamalarını, yaşamalarını özgür istenciyle yaşama geçirmesi; düşlerini, düşüncelerini, düşüngülerini, düşününü, düşüklüsünü anlağınca oluşturması, birey olmanın olmazsa olmazıdır.
     Dış etkilerin avucunda olan her insanın kendi olduğundan, bireyselliğinden söz açmak olası değildir. Ailesini, vatanını, dilini ya da dinini, siyasasını, düşüngüsünü ve düşününü seçememiş hangi kişiyi birey diye adlandırabiliriz? Rastlantısallığın ya da inançsallığın odağına doğurtulmuş olan kişi, ya yazgısallığa bürünüp ve öteki yeryuvar mutluluğu için iyi bir dindar olacak, ya Tanrıtanımazlığa sığınıp, içinde yaşadığı yeryuvarda mutlu olma uğraşını verecek, ya da iki, ara-bir derede, inançsallık-inançdışılık arasında gidip-gelecektir. (Bir dördüncü, beşinci, altıncı… yaşam biçiminin olup-olmadığı bilinemediğinden, içinde bulunulan koşullar ve anlığımız böyle diyor. Belki de, insanın tarihsel/evrensel serüveni içerisinde, inançdışılığın bin bir biçimi/biçemi var ya da olası ve olacaktır da …)
     Bilindiğince, birey, her tür yaşam biçimine ulaşmada, olabildiğince ve anlağınca ussal bir seçim yapma konumundadır. İnançsal ya da inançdışı bir yaşamı seçmesinde, ‘düşünüyorum’u nasıl anladığı ve yaşamına geçirdiği önemlidir. Ne var ki, birey olmanın, yüzyıllar geçtikçe güçleştiği bir süreçte, erk, her tür belirlemeye imzasını atmakta, ‘sen düşünme, ben senin yerine nasılsa düşünüyorum’ deme aymazlığını gösterebilmekte; bireyi/bireyselliği hiçlemenin dayanılmaz hafifliğini yaşamaktadır…
 
          Erk
 
     Ortak usa erkle ulaşılacağını savunan siyasalar, insanlık tarihi denli eskidir. Çeşitli düşüngülerin dayatması altında ussal bir yaşamı sürdüremeyen, birey olamayan nice insan, yönetim dizgeleri ve yönetici baskıları altında, yaşamlarını belirleyemezken, açlığa, savaşa ve ölüme tutsak kılınmışlar, üstelik de bunu, toprak, bayrak, din benzeri değerler uğruna (gerçekte sömürü düzeneği içinde), canlarından olmanın yüceliğine inanarak (inandırılarak) yapmışlardır.
     Bu bağlamda, usun, bir başka uygulanma biçemiyle karşı karşıyayız: Erk için, us.
     Birey olmanın, kendini bilip, yaşamını özgür istençle belirlemenin savaşımını veremeyen insan, usunu ortak usa bırakmış, eşdeyişle, kendini erke bırakmakla, bırakılmışlığına bırakılmışlık katmıştır: Yeryuvara bırakılmışlıktan sonra, erke bırakılmışlık…
     Erk olma gereği de bir us durumudur: Yönetme isteği. Us iyesi kişi (ya da kişiler), öteki kişileri (usları), kendi yönermeleri, buyurmaları doğrultusunda (ama doğru-ama yanlış, ama iyi-ama kötü, ama mutlu-ama mutsuz, ama becerikli-ama beceriksiz),  yetke olarak yönetimlerinde tutmuşlar, buna da siyasa denmiş. Zaman içinde, topluluklar toplumlara, toplumlar uluslara dönüştükçe; emeğin kullanımı ve paylaşımı değiştikçe; yeryuvar topraklarına sınırlar konuldukça; din, dil, ten, ekin, düşüngü olgularında ayrımcılık söz konusu oldukça; yayılımcılık, sömürücülük, dayatmacılık yaygınlaştıkça; savaşlar, acılar, açlık ve zamansız ölümler kanıksandıkça, siyasaya egemen olan erke boyun eğen insan sayısında da arta görülmüş, bireysel us, ortak usa ya da erke, kendini bırakmıştır
     Günümüzde her türlü söylem ve eylem, erk olma ve erk olarak kalma savaşımına dayanmaktadır. Yeryuvar erkliği/jandarmalığı içindir küreselleşme, uluslararası birliktelikler, yıldırı ya da yeryuvar kardeşliği, dostluğu, barışı adına savaş ve öldürme girişimlerine karar alma ve onama/onatma Para, petrol, toprak, su ve her tür doğal ya da yapay ürün/üretim egemenliği içindir, sözde insan hakları söylemi: Daha büyük yayılım (yeryuvara egemen olma) tekelleşme için… Büyük/yüce us ya da erkin düşüngüsüyse, anamalcılıktır.
 
 
Anamalcılık
 
          Tarihsel Süreç Bağlamında Anamalcılık
 
     İnsanın sömürülmesinin tarihi eskidir. Köleci toplumda (özellikle ırkçı düşünceyle) başlayan anamalcı sömürü, zamanla toprak köleliğine dayalı anamalcılığa (derebeyliğe/feodaliteye), ardından işleyim anamalcılığından akça anamalcılığa, oradan  yarışma anamalcılığa, derken tekelci anamalcılığa ulaştı. Üretim araçlarını ele geçiren azınlığın, üretimini/emeğini satmak zorunda bırakılan çoğunluğu baskı, dayatma altında tutmasıyla gerçekleşen üretim düzeninde, emekçiden en üst düzeyde verim almak, öte  yandan, emeğinin karşılığını (ödenen parayı/ücreti) en alt değerden vermek amaçtır. Ülkelerin, kendi güçsüz kurumlarını sömürmesi, tekelci anamalcılıkla, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler diye adlandırılan ülkelerin sömürülmesine uzanmıştır. Sömürünün yayılımcılıkla güçlenmesi sonucunda, ulusal anamalcılık, uluslar arası anamalcılığa, ulusal emekçiler de (işçiler de), emekçi uluslara dönüştürüldü.
     Vergilerin artırılması, paranın alım gücünün düşmesi, yaşam pahalılığının yoğunlaşması, emeğin karşılığını alamaması da, anamalcı düşüngünün istemidir. (Artık-değere yönelik kazanç amaçlı sömürü de söz konusudur.) Bu doğrultuda dayatılan yaşam biçiminin de dışadönüklük/dışabağımlılık olması koşuldur. İnsanın evrimsel süreci içinde, bu eytişimsel süreci yadsımak olası değildir. Köleci toplumdan anamalcı topluma uzanan söz konusu süreç, değişik başkalaşımlar da geçirerek, bugünlere varmıştır. Yeryuvarı paylaşma ereğini sürdürme uğraşını veren anamalcı ülkeler, düşüngülerini yaymak için, salt tutumsal sömürüyle yetinmenin yetersizliği üzerinde durup, ekinsel, sanatsal, yazınsal; siyasal, dilsel, dinsel sömürünün de gerçekleşmesi yolunda büyük adımlar atmaktadır.
 
          Ekinsel Sömürü Bağlamında Anamalcılık
 
     Ekinsel değerlerine, sanatsal ürünlerine,  yazınsal yapıtlarına yabancılaşan bir toplum (toplumlar ve uluslar) yaratmak, anamalcı düşüngünün istemlerindendir. El emeğinin sömürülmesi denli, düşün emeğinin; ekin, sanat, yazın emeğinin de sömürülmesi söz konusudur. Nesnel gerçekliğin, insan bilincinde güzelduyusal oluşumlarla yansıması olan toplumcu sanat yerine, eşdeyişle, ‘sanat, toplum içindir’ söylemini dışlayarak, sanatı çeşitli bağıntılardan koparma ve soyutlama anmacını dile getiren toplumdan öte bir sanat anlayışı, eşdeyişle, ‘sanat, sanat içindir’ (sanat için, sanat) söylemini evetleyen anlayışı yaymak, yine anamalcı düşüngünün basamaklarındandır.
     Bilindik düzenin söylemine soyunan, bu bağlamda yayın organları kurup, bunları  işlevselleştiren, toplumu gerçekler doğrultusunda uyandırmak yerine, sürekli bir derin uykuya iten sözde aydınların, sanatçıların, yazar ve şairlerin (bilinçli ya da bilinçsiz) yapmaya çalıştığı,  anamalcı düşüngüye yönelik görevden (hizmetten) başka bir şey değildir…
     Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde, sözde aydınlar (sözde sanatçı, yazar ve şairler de bu kapsamda tutmalı), evrensel ve özgür yeryuvar söylemlerinin dillerinden düşürmeseler de, kendilerine sunulan ya da kendilerinin oluşturdukları) fildişi kulelerden halkın arasına inmeyip, onların sorunlarına yabancılaşmayı ilke edinmişlerdir. Egemen sınıfla dirsek dokunumlu ilişkilerinin ürünüdür ortaya koydukları... Kendi içinde ve toplumdaki kılgısal gerçekliğe yönelmediği yoz geleneksel değerler dizgesini sürdürdüğü; bu iki olgu arasındaki karşıtlığın bilincine (ve tarihsel gerçekçiliğin ayırtına) varamadığından, tatlı su aydınları olma konumunu sürdürmektedir…
     Gerçek aydın, hiçbir kişi ya da kurumca görevlendirilemez. Hiçbir yetkeye borçlu olmadığından, konumunu küçümsemez. Evrenselliğin önkoşulunu, bireysellikten yöreselliğe, yöresellikten toplumsallığa geçmekle sağlar. Sorgulamacılığı, eleştiriciliği,, eytişimsel yöntem ve köktencilikle gerçekleştirmeyi amaçlar. Toplumun ezilen kesiminin, emekçilerin sözcülüğüne soyunur. Dayatmaya, sömürüye, yayılmacılığa, yabancılaşmaya, dışabağımlılığa, eşitsizliğe, emeğin kazanca yenik düşmesine, türesizliğe, tüzesizliğe karşı savaşım verir. ‘Ben kültü’ oluşturmak yerine, ‘biz söylemi’ doğrultusunda uğraş verir. Çağdaş bilgi düzeyini, düşünceleri, davranışları ve ürünleriyle; tutarlı bir yeryuvar görüşüyle sergiler. Ne anamalcılığın siyasacılarıyla, ne yayın kuruluşları ve örgenleriyle, ne de bunların sözcülüğüne soyunan sözde aydınlarla ‘ahbap-çavuş ilişkisi’ne girer. Yüzünü, yüreğini ve usunu halkına çevirir: Halkının sorunsalına yönelik ürünler sunar: Ürünlerinde ‘insanı ve yaşamı savunur.’  Çağının tanığı olmakla yetinmez, çağını değiştirmek, dönüştürmek için de uğraş verir; bunları ürünlerine yansır. Bilinçliliğini ürünsel ve eylemsel olarak geliştirir; toplumun ‘bilinçlenme süreci’ni hızlandırmaya çaba gösterir… Ve anamalcılığın, yeryuvar uluslarını tamamen kuşatmak düşünü doğrultusunda yarattığı ‘post-modern’  anlayışının ve  ‘küreselleşme’  aldatmacasının tuzağına düşmeyip, toplumunu uyarmakla kalmaz, yeryuvar halklarını sürekli uyarır, ‘bilgilendirme’yi, ‘bilinçlendirme’yi yaygınlaştır.
     Kavram kargaşalığının, yanlış bilgilendirmelerin, us karıştırmaların yaşandığı günlerde, kurtarıcı aramak, çıkış yolu bulmak kaygısıyla ‘yalancı yalvaçlar’ın yandaşlığına sürüklenmek; inaksal, gerici, aşırı ulusalcı, tutucu söylemlerin tuzağına düşmek; görevli kışkırtıcılara kanmak da olası. Düşün emekçilerinin böylesi oyunlara düşmeden, el ele, yürek yüreğe bilinçlenme sürecini yaşayarak aydınlanma’yı gerçekleştirmesi koşul. Yoksa anamalcı düşüngü doğrultusunda, bir güzel küreselleşmek kaçınılmaz…
 
          Ulusal/Uluslararası Güçlenme Bağlamında Anamalcılık
 
     Sömürünün salt siyasayla, tutumsallıkla değil, ekinsellikle de gerçekleşebildiği açık-seçik ortada. Tekelci anamalcı düşüngünün ereği, küresel sömürüyle yeryuvarın biricik jandarması olmak. Bunun için her aracı geçerli kılarken, Yeni Yeryuvar Düzeni’nin erki/yöneticisi olmanın yollarını da aşındırmakta: Somali, Bosna, Afganistan, Kuveyt, Irak, Libya, Suriye… Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği’nin dağılmasında; yıldırının Orta Doğu’da yayılmasında; Çin’de Sars virüsünün oluşmasında; nükleer başlıklı ve nükrobiyolojik silahlara yenilerinin katılmasında; Avrupa Birliği, NATO benzeri uluslar arası örgütlerin işlevlerinde; Dolar’ın, Euro’nun belirleyici para birimleri olmasında; gıda ürünlerinin, petrolün işletilmesinde… büyük yol aldı/alıyor… Açlığın, en alt düzeyde ya da sağlıksız beslenmenin dayatıldığı; emeğin ucuza satıldığı ya da karın tokluğuna çalışıldığı; budunsal, yöresel ya da bölgesel çatışmaların olduğu; kaynaklara/üretime ve araçlarına el konulduğu ya da tüm türelerinin satın alındığı (örneğin, petrolün, ham durumuyla alınıp, işletilip, yüksek ederle satılması ya da madenlerin işletilmesi); toprak, din, erk savaşımlarının verildiği bir konumda günümüzün yeryuvarı ve insanı…
     Pastanın bütününü yemenin yanı sıra, pastadan pay alma savaşımları sürerken, uluslararası sömürü örgütlerinin dışta gerçekleşen güç birliğine karşın, ulusların iç birlikteliklerindeki etkinlikleri de yoğunlaşıyor. Aşırı ulusalcılık bağlamında, ulusal güçlenme etkinlikleri siyasada, dinde, dilde; eğitim-öğretimde, silahlı kuvvetlerde, sivil toplum örgütlerinde; üniversitelerde, bilimsel ve ekinsel/sanatsal/yazınsal üretimlerde görülmekte. Dışa bağımlılığı onamayan, ulusal üretimi ve değerler dizgesini öne çıkaran, gelecek kuşların oluşumunu şimdiden tasarlayan çalışmalar sürdürülmekte. Her ulus (özellikle, kendine kuzeyliler diyen, varsıl uluslar), uluslararası pastadan/çıkardan pay almayı yadsımamakla (örneğin, ortak para birimine geçmekle) birlikte, söz konusu yaşam biçimi-biçemi, değerler dizgesi, siyasa (ya da düşüngü) olduğunda, ulusal kalkanına /kabuğuna başını sokmayı, kendi içinde palazlanmayı amaçlamakta.
     Bunun için, ulusal birliktelik bağlarını güçlendirmeyi ve daha da varsıllaşmayı isteyen uluslarda ekin, eğiti-öğretim, din, dil, tutum, siyasa benzeri olgulara dayalı bir anamalcı yapılaşma söz konusu. Her dönemde ve koşulda yere sağlam basabilmek isteğini, uluslararası ilişkilerdeki dengeye ve güç birliğine dayandıran ulusların, içsel gücündeki yoğunluğun ardında, hangi düşüngünün yönetimde olmasından çok, her düşüngünün ulusal güç siyasalarını sürdürmesinin gereği yatıyor. Eşdeyişle, düşüngüden çok (örneğin, Hıristiyan demokrat, liberal ya da aşırı ulusalcı bir partinin yönetime gelmesinden çok, kısa-orta ya da uzun erimli/süreçli ulusal siyasaları sürdürmesi), ülkenin bugününü yarına taşıyacak, ulusal varsıllığı artıracak, eğitim-öğretimi, en az uluslararası düzeyde tutacak, ulusal dilden ödün vermeyecek, inanç dizgesini yozlaştırmayacak, değerlere iye olacak, toprak bütünlüğünü ve iç barışı sağlayacak bir anamalcı siyasa, hem ulusal güçlenmeye, hem de uluslararası ortamda başı dik dolaşmaya yarayacak; her türlü pazarlığa/anlaşmaya/antlaşmaya eli güçlü olarak katılmayı gerçekleştirecek; yol haritalarının söz iyesi, belirleyicisi ya da paydaşı olmasında güçlü kılacaktır…
     Okul öncesi eğitim ve okul dönemi öğretiminde söz konusu olguların verilmesi sağlanırken, ulusal bilinçlendirme süreci de, çocuk yaşlarda başlatılıyor. Dil, din, ulusal değerler eğitiminin yanı sıra, anamalın en büyük değer/erk olduğu düşünü de, inceden inceye işleniyor. Amaç için her aracın, eşdeyişle, anamal için her tutum ve eylemin geçerliliği işlenirken; sömür, yoksa sömürülürsün, düşünü de çocuk kafalara yerleştiriliyor; varsıl olmak için yoksullara (işçi uluslara) gereksinimin kaçınılmazlığı vurgulanıyor. Çarpıtılmış, gerçeklerden uzak, ulusal kahramanların yaratıldığı ve övüldüğü (tarihlerinde ve bugün yaşanan her savaşın ve savaşımım geçerli olduğu dayatmasının/inandırılmasının yapıldığı)  bir eğitim-öğretim siyasasına eklemlenen bir din siyasasıyla, yeryuvar erkliğini ele geçirmenin, kardeşliğin, dostluğun ve barışın, özce, insanlığın yararına olacağı, Tanrı’nın da böyle buyurduğu düşünü destekleniyor.  
     Sanatta ve yazındaysa, post-modern denen bir ekin siyasasıyla, evrensel değerlerden, yeryuvar insanlığının gerçekleri ve sorunsalından öte, bir kaçış ve kendine gizlenişin ürünlerle yansıtılması sergileniyor. Açlık, sömürü,  yayılmacılık; yıldırı, savaş ve ölüm olgularının hiçlendiği, sözde barış ve kardeşlik izleklerinin dillendiği, doğanın ve doğallığın öne çıkarıldığı       bir yapılaşma içinde, ekin/ekinadamı, sanat/sanatçı-erk, özce, sanatçı-siyasacı işbirliği doğrultusunda, anamalcı düşüngünün utkusu bayraklaştırılmaya çalışılıyor… Ulusal sanatçıların, uluslararası ortamlarda bireysel ve işbirlikçi sunularında/ürünlerinde bir siyasaya/söyleme dönüşen anamalcılık, öteki uluslara da dayatılıyor; böylelikle, eğitim-öğretimsel, dinsel evetlenmeleri, ekinsel/sanatsal evetlenmeleriyle perçinlenmiş oluyor…
 
          Anamalcılık Üzerine Birkaç Söz Daha
 
     Anamalcılık, erkle eş değer, şimdilerde… Bir başka değişle, sömürünün eski, ne var ki eskimeyen, bilindik son biçimi, yeni adresi…
     Anamalınız denli varsınız artık; insansal değerleriniz, ekininiz, bilinciniz; sevginiz, saygınız, yüreğiniz; usunuz, anlağınız, duygunuz denli değil… Ne denli çıkar adamı ya da ulusuysanız, o denli yaşama türesine/tüzesine iyesiniz demektir. Paradan, topraktan, petrolden..yanadır bundan böyle sevginiz; insandan yana değil… Çocuklarınıza çıkarıcılığı öğretir, herkesle değil, paralı, varsıl çocuklarla arkadaşlık etmesini belletir; eşinize öyle her işte değil, çok gelirli/kazanımlı işlerde çalışmasını önerir; sevdiklerinize, selam verip, borçlu çıkacaklara yanaşın, öğüdünde bulunur; kendiniz de çıkar adına yaşar; arkadaşlıkmış, dostlukmuş, kardeşlikmiş..sözlerini raflara kaldırırsınız…
     Ne var ki, siz de düşmüşsünüzdür artık, tekelci anamalcılığın tuzağına, insansız yaşamlarca… Oysa as’lolan ve unutulmaması gereken, yeryuvarın herkesin olduğu düşüncesidir; salt anamalcıların, kuzeylilerin ya da varsılların değil… ‘İnsan, insanın kurdu’ olduğu ve yiyip bitirmeye uğraş verdiği sürece, insanlığı da bitireceği ve evrenden türünü silip-kazıyacağı düşüncesidir uslarda çivili kalması gereken… Ve insansız ve yaşamsız her siyasanın, düşüngünün, ekinin, sanatın, yazının ya da düşünün yanında olmamaktır as’lolan: Ussallık da, felsefe de/düşünsellik de buradadır işte...
 
 
 
Felsefe
 
          Felsefe Nedir, Filozof / Düşünür Kimdir?
 
     Bilgisevgisi anlamına gelen felsefenin, bilgelikle (dahası, bilmişlikle!) karıştırılmamasına özen gösteren ve kendini bilgisever/bilgi dostu, filozof/düşünür olarak gören Pythagoras (M.Ö. 580-500), yüz yılların derinliğinden bizlere seslenirken, bilgiyi severek yaşamamızı öneriyor gibidir...
     Önemli olan, kendimizi, çevremizi, doğayı; yeryuvarımızı, evreni, yaşamı anlamaya çabalamak, bunu da düşünerek, duyarak ve bilgiyle arkadaş, dost olarak sağlamaya çalışmaktır. Meraklanma, kuşkulanma, inceleme, keşfetme benzeri bir istek, heyecan ve sevgiyle söz konusu uğraşı vermede, felsefenin çocuklar üzerinde yaralı olabileceği, yabana atılamaz bir düşünce olsa gerek...
     Karmaşık-kargaşık kavramlar ağıyla değil, olabildiğince yalın, anlaşılır bir dille, içindeki merakı yaşatarak ve çoğaltarak, üstelik, (hiçbir sorusunu yersiz, anlamsız ya da saçma bulmadan) sorularına sorular eklemesini sürdürterek ve yanıtlara ulaşmasına olanak tanıyarak, çocukların bilgiyi sevmesi için ortam yaratılmalıdır. Yaşamın bize herhangi bir kullanma klavuzuyla gelmediğini bilerek, düşünür Sokrates’in (M.Ö.469-399) “kendini bil” sözünü, “eleştirilmemiş, sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez” sözüyle pekiştirip yaşama geçirmeyi ve özgünlüğü, bireysel-öznel bakış açısının önemini vurgulayan Protagoras’ın (M.Ö. 480-410) “insan her şeyin ölçüsüdür” düşüncesiyle harmanlayıp, çocukların bilinç varlığı olmasına olanak sunulmalıdır.
     Düşünür Jonh Locke’a (1632-1701) göre, her insan yeryuvara “boş levha” (tabula rasa) olarak gelmekte, iç ve dış deneyleriyle bilgiye ulaşmaktadır. Önsel/ apriori, inançsal (ya da yazgısal/dinsel) bir inanmaya dayanarak her şeyi açıklamaya kendimizi koşullandırmaz ve insan anlağını boş levha olarak benimsersek, deneyerek, yaşayarak, yanılarak, sorarak ve sorgulayarak öğrenmenin, bilgilenmenin değerini, en insansal, en özgürlükçü, en usa dayalı öğrenme olarak söyleyebiliriz- belki (Burada inaksal eğitim-öğretimle bir başka eğitim-öğretimi karşılaştırmaktan değil, özgürce düşünen bireylerin oluşumunu sağlayacak eğitim-öğretimden söz açmaya çalışılacak.)
 
          Öğretmenlerin Öğretmeni: Sokrates
 
     Öğretmenlerin öğretmeni de denilen, sokaklarda, çarşıda, yolda, özce, her ortamda insanlarla konuşan, tartışan, iletişim (dialog: soru-yanıt) kurmaya çabalayan; hemen herkesi bir at sineği denli sürekli inaksal uykusundan uyandırmaya çalışan; bilgeliği, bilgiçliği değil, bilgiyi seven ve ardına düşülmesini dileyen; bir şey öğretemeyeceğini, “bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir “ deyip, bilgiç geçinenlerin bir şey bilmediğini alaysamayla (ironi: alaya alma, inceden alay etme, saraka), bir şey bilmediğini sananların da bilme olasılığının kendilerinde olduğunu onlara söyleterek, doğurtarak (maiotik: doğurtma -“Annem de ebe, ben de; o çocuk, ben düşünce doğurturum” diyerek) vurgulayan düşünürdür Sokrates.
     Tutucu, yoz, kalıp bilgilerden uzak ve arı bir usa iye oldukları düşüncesiyle, özellikle gençlerle iletişim kurmanın değerini (gençleri baştan çıkartmakla! suçlanıp, baldıran ağusuyla öldürülmesine neden olsa da) anlayıp-anlatmaya çalışan; gelecek kuşakları felsefe yapmak koşuluyla ve bunu gençlerden başlatarak oluşturmanın önemini açık-seçik göstermeye çabalayan düşünürdür Sokrates.
     İnsan yaşamında verilecek olan kararda içsel sesin/buluncun önemini belirten (ölümüne neden olan ikinci suçlama da, Atina’ya yeni tanrılar getirmek olmuştur -“Benim tanrısallığım içimde; içimin sesine, Daimon’uma kulak veririm” diyen) ve soru sorarak yaşamanın gereğini belirten düşünürdür Sokrates
     Sorarak/sorgulayarak yaşamanın gençlerden başlatılmasının önemine değinen öğretmenlerin öğretmeni, milattan önce dört yüzlü yıllardan günümüze seslenirken insan sevgisi-bilgi sevgisi-yaşam sevgisi sacayağını ortaya koymaya çaba göstermiştir. 21. yüzyılda Sokrates’in düşün yolculuğuna katılarak, gençlerden önce çocuklardan başlatmalıyız felsefe yapmayı ki, her bakımdan sağlıklı kuşaklar oluşturabilelim.
 
          Felsefe Diyor Ki…
 
     Siyasa şimdilerde anamalcı, dahası, tekelciErkin elinde ve yeryuvar avuçlarının arasında… İnsan, hem ‘kendini bil’mekle/kendisiyle, hem yaşamla, hem de diğerleriyle savaşıp duruyor. Yeryuvar, doğasıyla-insanıyla, sömürülüyor, kirletiliyor ve yokluğa yolculanıyorEvren, bu olup-biteni şaşkın şaşkın izliyor… Ve birilerine göre kurtarıcı, birilerine göre bir başka yeryuvarda beklemede, birilerine göre usu karışık, ne yapacağını bilemiyor, kararsız ve birilerine göre de, Tanrı, öldü;” hem de çoktan…
      Siyasa, kimi zaman eğitimle, kimi zaman ekinle, kimi zaman parayla, kimi zaman silahla, kimi zaman da dinle sömürdü-sömürmekte insanı. Erek, erk olmak: Bunu belledik. Ne var ki belleyemediğim, erkin de her şeyin bittiği yerde ve uzamda biteceğini anlayamamış olmamız. Oysa kulağımıza, yüreğimize, usumuza yüzyıllar boyu fısıldıyor felsefe, ‘kendini bil’ diye…
     İster fırlatılmış, ister bırakılmış olalım; ister gerçek, ister sanal olsun yeryuvar; ister ölümden sonra bir başka yaşam olsun, ister olmasın, felsefe diyor ki, şu an buradasın ve soluk alıyorsun ve açsın ya da tok, düşünüyorsun ya da suskunsun her şeye, savaşıyorsun ve ölülerin var, sen de öleceksin belki az sonra; ya da kentsoylu yaşıyorsun ve sömürüyorsun emeği, erksin şimdi ve daha da varsıllaşmak dileğin, siyasa elinde ve köleleştiriyorsun insanlığı kendi kendine, her ne ise, buradasın şu an, yaşadığın yeryuvarda; anla: Bilginin ardına düş, yolda ol, insanla buluş; felsefe yap, düşünürlerle yürü, usuna güven; daha insanca bir yeryuvar için ‘insanı ve yaşamı savun’; sömürüyü, yayılmacılığı, anamalcılığı bırak; önce bireysel, sonra yöresel, sonra toplumsal, sonra da evrensel ol, ama insansal, yaşamsal… Ve düşün ve algıla; Var olmak yetmez, varoluşunu tamamla ve değiş-dönüş, ‘iyi’den (törebilim/ehtik), ‘doğru’dan (eseme/mantık) ve ‘güzel’den (güzelduyu/estetik) yana…
 
          Son Söz Yerine
 
     Felsefe’nin ne olduğundan çok, ne yaptığını anlamak daha önemli ve değerli. Soru sormaktır, felsefe; sorgular insanı, doğayı, yaşamı; yeryuvarı, evreni, Tanrı’yı; ölümü, usu, usdışını… Ne varsa, ne yoksa ya da olasıysa bilmeye, öğrenmeye ve algılamaya çabalar. Bir anlama uğraşıdır, bir ayırdında olma savaşımı… Düş, düşün, düşüngü, düşülkü/düşülke merakıdır ardına düştüğü. Bilgi’den varlık’a, ‘siyasa’dan ‘güzelduyu’ya, ‘din’den ‘törebilim’e… yol alır. Bitmiş gibi görülen soruları irdelediği, betimlediği denli, bitmemiş ya da olası sorunları da sürekli ‘bir at sineği denli’ ısırır/sorgular, değerlendirir. İnsanı, yaşamı, evreni ne ilgilendiriyorsa, onunla ilgilenir. Özce, “felsefe, yolda olmaktır
 
          Ve bir soru
 
     Bunca sorunsalın, değerlendirmenin, açımlamanın, irdelemenin, anlatının sonunda, ne denli soruyoruz kendimize, yaşamın, insanlığın, doğanın, yeryuvarın, evrenin; usun ve yüreğin, eşdeyişle, “ ‘felsefe’nin neresindeyiz? “ diye?…