Yazı-Yorum

Evren Erbatur - Oyuncusuz oyun? Seyircisiz seyir? / Panorama Radio
9 Temmuz 2019

Evren Erbatur - Oyuncusuz oyun? Seyircisiz seyir? / Panorama Radio
Evren Erbatur - Oyuncusuz oyun? Seyircisiz seyir? / Panorama Radio
Her gösteri sanatçısının hayata dair bakış açısını seyirciyle paylaştığı bir öneridir. Kimi gösteriler ise alışılmadık yöntemler tasarlayarak bu fikri vurgulayıp, açığa çıkartırlar. Böylelikle gösterinin niyetini ya da altında yatan fikri farklı bir biçimde fizikselleştirirler. Bu fizikselleştirme özellikle aksesuar, mekan, hareket gibi araçların/malzemelerin/öğelerin kullanılma biçimleri ve ayrıca seyir yerine tanınan nitelik sayesinde belirginleşir; kendine has, özelleştirilmiş bir durum olarak gösteriyi ortaya çıkarır. Seyredeni beğeni ölçütlerinin –ya da anlayıp anlamama halinin- dışına çıkartarak başka bir açıdan bakmaya, görmeye, hissetmeye çağıran bu tür gösterilere tutkun olduğumu itiraf ederek, sizlere bu yazımda Panorama Radio’dan söz etmek istiyorum.

Çalışma disiplinleri içinde yönetmenlik, tasarım, dramaturji ve oyunculuk alanlarını barındıran Marlin de Haan ve Ayşe Draz 2016/2017 yılında misafir sanatçı programı ile tanışmalarının ardından sanatsal bir işbirliğine girerek, geçen Haziran ayında Once I set foot outside / Bir kez ayağımı dışarı attım mı adlı gösterilerini ortaya çıkartmışlardı. Gizem Bilgen, Canan Yücel Pekiçten ve Erkan Uyanıksoy’un güçlü bedensellikleri ve tam bir takım ruhu ile icra ettikleri bu gösteri hem İstanbul hem Düsseldorft’ta sahnelenmişti. Bir kez ayağımı dışarı attım mı insanların kamusal alanı nasıl tanımladıklarını merak ediyordu. Düzenledikleri bir anket yoluyla kamusal alana dair anıları, bilgi ve hisleri, çağrışım ve imgeleri toplayan ekip, bu yanıtları İngilizce konuşulan/aktarılan metin parçaları ve harekete ağırlık veren bir anlatımla kara kutu bir sahneye taşımıştı.  
Performatif yerleştirme olarak ifade ettikleri gösterinin beni kendisine çeken önemli noktalarından biri seyreden ile kurdukları ilişkiydi. Yarım saat süren gösteriyi 8 ila 10 kişiden oluşan seyirci grubu, yukarıdan aşağıya doğru bakacak şekilde izlemek üzere mekana alınıyordu. Fiziksel olarak oluşturulan bu ilk koşul bile kamusal alana ilişkin bir ipucuydu. Oyun alanının zemini bir yüzeye dönüşüyor, bedenler bu yüzeye yerleştirilmiş hareketli resimler yaratıyor, bakış bu imgeleri takip ediyordu. Yüzey, beden ve bakış arasında kurulan bu ilgi çekici koreografi de bu ilişkiyi gözeterek düzenlenmişti. Seyirci yan yana sıralanmış küçük bir topluluktu. Aşağıda olup bitenleri gizlice izliyormuş ya da gözlemliyormuş gibi bir hava oluşmaktaydı. Seyircinin oluşturulan sınırlarda yer alması sağlanarak, farkedilmesi eğlenceli bir eşik yaratılmıştı. Ayakta dururken tutunabileceği demir korkuluk bu eşiği imliyordu. Böylece seyirci de bu performatif yerleştirmenin bir parçası haline getirilmişti. Gündelik hayatta olduğu gibi kişiler, kelimeler ve şeyler birbirlerinin –ilgili, ilgisiz- uzantısıydı.  
Gösteriyi izledikten bir zaman sonra, yazlık bir beldede, kaldırımda yürüyorum. Aşağıda kalan kıyı tarafında, kaldırım duvarına bağlanmış kare şeklinde demir parçası, demirin kenarlarına tutturulan kumaştan yapılmış giyinme kabini ilgimi çekiyor. Komik. Üstü açık bir kabin (!) nasıl bir manzara sunar diye gülüyorum. Oraya bir havlu mu atıyorlar acaba? Bu yukardan izleme hali elbette gösteriyi hatırlattığında, dramaturji konusunda sıkça kullandığım bakma yolu/yöntemi/tarzı düşüncesi aklıma geliyor. Neye baktığım, Ona nasıl baktığıma göre değişiyor. Mekan ya da alan ile kurulan bağı şekillendiren/anlamlandıran öğe bakış mı? Peki, bakışı şekillendiren bağ nereden çıkıyor? Bakış esneyebilir mi? Genişleyip, değişebilir mi? Yenilenebilir mi? Tam bir yanıt olmasa da… Düşünüyorum… Baktığımı ne olarak anlamlandırdığım, aramızdaki mesafe, kendimi ve diğerini nasıl konumlandırdığım, anılarımdan, bilgimden, deneyimimden etkileniyor. Kamusal alanı nasıl tanımladığımı da bu açıdan düşünmek/yaşamak mümkün değil mi?

 
İki sanatçı yeni bir işbirliğine girerek tasarladıkları Panoroma Radio adlı ikinci projelerini bu yıl 28-30 Haziran tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirdiler. Önceki işlerinin izlerini rahatlıkla takip ettiğim gibi, kendine özgü başka bir biçimle işlediğini de gördüğüm, yeni sorular -ve tatlı gülümsemeler- edindiğim bir deneyim oldu benim için. “Kamusal meseleler ve kamusal olana dair kişisel bakış açıları ile ilgili teatral bir durum” olarak tarif ettikleri bu projede oyuncu yok J seyirci yok ya da herkes hepsi J Bir arabada sürücü dahil 4 ya da 5 kişilik özel bir gezintiye çıkıyoruz. Yine bir anket yoluyla toplanan yanıtlar iki üç kişilik bir konuşma metni halinde biçimlendirilmiş. Arabaya bindiğiniz anda “hoş geldiniz” diyerek başlayan bu metin anlatıyor, soruyor, açıklıyor, paylaşıyor, yönergeler veriyor. Metnin içinde ve arasında belli bir düzenlemeyle bir araya getirilmiş şarkılarla, gezinti sırasında size eşlik eden bir “hostesin” sunduğu nesneler, aksesuarlar ve türlü ilginç şeylerle özel bir durum oluşturuluyor. İlk gösterilerinde araştırdıklarını belirttikleri “zihinlerin sürüklenmesine izin vermek” düşüncesi bu kez bir arabanın sürülüşünde gerçekten hayat buluyor. Yan yana oturduğumuz insanlar ile gerçek ve kurgu arasında, dinlenen metin, takip edilen yol boyunca geziyoruz.
 
Bu noktada hatırladığım bazı ünlü arabalardan söz etmemem imkansız olurdu. Araba alıp başını giden insanın, özgür ruhların, karizmatik tarzların simgesi haline gelmiş çoğu zaman. Ian Fleming’in 70li yıllarda yazdığı Uçan Otomobil, orijinal adıyla Chitty Chitty Bang Bang’ten, 80li yıllara damga vuran Kara Şimşek Kit’e, 53 numaralı beyaz vosvos Herbie’den, bir zaman makinesi olarak tasarlanmış Delorean’a, Thelma ve Louise filminden 007’ye, oradan da Transformers’a uzanan bir seri oldu benimkisi. Acaba sizin de aklınıza gelenler var mı? İşin ironik yanı ise ehliyetim olsa da hiç araba kullanmamış ve kullanmayı da aklına getirmemiş biri olduğum J

 
Panorama Radio’nun oyun alanının kamusal meseleler için seçilmiş ilginç bir mekan olduğu açık. Arabanın araçsallığı teatral bir malzemeye de dönüştüğünden içerde ve dışarıda olmakla bağlantılı biçimde eşik fikrini hatırlatıyor. Şairin dediği gibi “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında”. Araba dışarıda duran bir araç olarak kamusal alanın parçası, aynı zamanda hareket ediyor, örneğin bir bina gibi hep aynı yerde kalmıyor, -gerçi binaların da yerinden edildiğini görüyoruz, bu başka bir konu ama kamusallık açısından önemli-. Arabaya bindiğiniz ve orada kaldığınız sürece içerdesiniz ve özel bir alanın içindesiniz. Panorama Radio’da bu alanın iyice belirginleştirilip, o ana ve o kişilere mahsus bir durumun oluşturulmak istendiğini görüyoruz. Bu kısa ve geçici an/mekanda kapladığım yer/zamana dair, bu küçük grupla paylaştığım, aynısı olmayacak geziye dair ne biliyorum? İlginç, tuhaf, saçma, gülünç, yalnız, birlikte, sıkışık, sıcak, -ve evet klimanın soğuğu-, nerdeyiz, İstanbul, İstanbul’un neresi?-, yıkıntılar, sur kapısı, eskinin yanında yeni, bir şey yapmalı mıyım, bu kim?, duyamadım, ne istiyorlar benden?, tam bir meditasyon etkisi, durmak…
 
Bir dramaturg –bazen oyuncu ve yönetmen- olarak izleme biçimlerinin göreceli olduğuna inanıyorum. Uygulayıcılar bu göreceliliği ne kadar ele alıyorsa, seyirci açısından o denli etkileyici bir paylaşım oluşuyor. Her seyirci ayrı bir karakter olarak seyretme eyleminin içini dolduruyor. Bence bu müthiş bir şey! Sizin bütün hayat deneyiminizi içine alan bir iş aslına bakarsanız. Gösterinin kendisi size bu deneyimi kullanma ve fark etme fırsatı verebiliyorsa,  sizin de bunu hissedip, kullanmaya gönüllü oluşunuz oranında, güçlü bir etki alanı oluşabiliyor. Aklınızda, bedeninizde bir yansıma oluşturmak, doğrulamak için değil, onaylamak için değil ancak ilişki kurabilmek adına… Anlama, algılama, değerlendirme becerisini artırma adına, kimi zaman bir karşı duruş olsa da size ait bir söylem oluşturabilmeniz adına… Ben bu göreceliliğin içinde nasıl hareket edebilirim? Diye sorduğunuz/sorduğum anda pek çok şey değişiyor.
Panorama Radio’yu beni yolcu/seyirci/katılımcı/bir çeşit oyuncu haline dönüştüren, bu tanımlar arasında gezinmeme davet eden, tanımların kodlanmışlıklarını esneterek, hepsi arasında geçirgen ve akışkan bir ilişki kurdurtan bir proje olarak yorumluyorum. İnşa edilen durumun kendisi seyirlik gösterinin uçuculuğuna, her izlemenin hiçbir zaman aynı olmayacağına, izleyen ve oynayan arasındaki çizginin ortadan kalkışına yaptığı vurgu sayesinde, seyircisini seyreden kişi oluşundan sıyırıyor. Onun karakterine, tavrına, anlayışına, bulunuşuna önem verdiğini fark ettiriyor. Bu açıdan Marlin de Haan ve Ayşe Draz’ın kamusal alan ile giriştikleri arayışlarında, Bir kez ayağımı dışarı attım mı gösterisinde bakışa yönelttiklerini düşündüğüm eğilimi, ikinci projelerinde yer ve konumla ilişkilendirdiklerini söyleyebilirim. Kamusal ya da kişisel alanlarda olduğumuz yere/konuma yapılan bu vurgu, onun biricikliği ile gelip geçiciliğini –çünkü gerçekten bir şeye sahip olunabilir mi?- görmemiz için bize sunulmuş gibidir. Bu özel duruma sahip çıkmak, sözümüzü söylemek, dönüşerek çoğalan tanımlarımız ile birlikte anlamaya, yorumlamaya devam etmek ise bizim elimizdedir. Bu konuda söylenebilecek daha çok şey olduğunu bilsem de bunları bir başka yazıya saklayarak huzurlarınızdan ayrılıyorum. Bitirirken eklemek isterim ki, eğer böyle farklı bir teatral durumun parçası olmak isterseniz Panorama Radio’nun Düsseldorf’tan sonra, Ekim ayında İstanbul’da yeniden gerçekleşeceğini akılda tutabilirsiniz. 
----
Panorama Radio
 
Proje Tasarımı: Marlin de Haan ve Ayşe Draz
Nesne Tasarımı: Charlotte Pistorius
Ses Tasarımı: Oğuz Öner
Proje Asistanı: Buse Uzun

Teşekkürler: Erkan Uyanıksoy, Peral Filiz. Bizi arabalarına davet edenler. Anketimizi cevaplayanlar.

Fonlayanlar: Kunststiftung NRW, NRW Landesbüro Freie Darstellende Künste, Ministerium für Kultur und Wissenschaft des Landes NRW

Ortak yapımcılar: FFT Düsseldorf

Destekçi: SALT Galata, İstanbul

Panorama Radio : fotograf: Nazlı Erdemirel 
Birkez ayağımı dışarı attım mı? Fotograf: Frau Babic