Yazı-Yorum

BİR KÂİNAT YILGINI; FRANZ KAFKA | HATİCE HAMARAT
21 Nisan 2019

BİR KÂİNAT YILGINI; FRANZ KAFKA | HATİCE HAMARAT
“Tanrı insanda kötü bir gün geçirmiş olmalı”
  Franz Kafka

Tanrı: Franz Kafka’nın ölümünü emrediyorum.
Azrail: Yeryüzünde maalesef böyle biri zaten yaşamıyor Tanrım.
Kafka’nın hikâyesi yılgın bir denizden dünyayı izlemek gibi. Kendisi için bile tehlikeli olan bu derin adam yaşamı ve ölümü içinde barındırarak belki de en çok ölüme inanan tarafta.
“İyi bir bakıma iç karartıcıdır” derken insanın yeryüzüne düşmeden önce ve sonradan devam edecek olan çilesini anlatmıştır. Yahudi olduğu için Almanların dışladığı, almanca konuştuğu için ise çeklerin barındırmak istemediği, hiçbir yere ait olmayan ve belki de bu aitsizlik  duygusunu içselleştirip yazıtlarına işleyen bir yazar.bir kâinat yılgını…
Yalnızlığı el yordamı ile değil bütünüyle yakalamış ona tutunmuş ve bu tutunuşun izlerinde yazmıştır eserlerini. Bugün Kafka’ya tutunurken ben de zihnimi bolca yalnızlığa ve çürümüşlüğe bırakıyorum. Sanırım bu aynada kendini izleyerek, kendi şarkını söylemeye benzeyecek.
-Dünya ile olan savaşında Dünya’nın yanında ol.
-Nasıl yani? Bu ses ondan mı geliyordu? Ayna benimle dalga mı geçiyordu yoksa çıldırıyor muydum? Aynanın içindeki bana bu düşünce tutumu her şeyi çözebilecek mi sormak istiyordum. Başta kaybedilmiş hayatların ustası kendine pek yakışacak bir zihin bulmuş ve koltuğunu  baş köşeye çekerek, düşüncelerimin penceresinden hayatı izlemeye başlamıştı bile. Bana dünyadan yana olmamı buyur ediyor, içimde açılan çukurlara kendini itiyordu. Başımı ellerimin arasına alıp, rutin işlerime dönmeye bu delice sisin arasından geçmeyi umut ediyordum. Ne boşa çaba….
Cennetin varlığını düşünerek cı süzgecinden geçirdiğim düşünceler arasında belirdi yüzü. Koca kulaklarını yüzüme doğru çevirdi.
-Yaklaşma!
-Aynayı yan tutuyorsunuz küçük hanım. Cennette yaşamak üzere yaratılmıştık ve cennet bize hizmet etmek için düzenlenmişti. Sonra yazgımız değiştirildi. Cennetin yazgısında da bir değişiklik oldu mu bu hiçbir yerde belirtilmiyor.
Elimde tuttuğum şey her ne ise vücudumun bir parçası haline gelmişti. Benimsemiştim onu, ellerimin arasında bir oyuk açıldığını hissettim. Cennet avuçlarımda bir cisme dönüşmüştü. Bir sorgunun yerine başka bir sorgu koyabildiğim için sevindim. O, bende bir ihtilâl  başlatmıştı. İşte o an karşımda duran o açlık ustasına, duygu parşömenlerine yaşanmışlıkları yazan adama inanmıştım. Samsa karşımda duruyordu, bacaklarımın arasından yukarılara doğru ilerledi. Çığlıklarım yetersiz kalmıştı. Hayata Kafka’nın gözlerinden bakmaya başlamış ve galiba ona alışmıştım.
-Leoparlar tahtaya saldırıp kutsanmış şarapları içiyorlar, bu sürekli yineleniyor, sonunda önceden kestirilebilir bir nitelik kazanıyor ve ayinin bir parçası haline geliyorlar.
-Leopar falan yok ortada, bu delice!
-Aynada duruyor.
- O, sensin Samsa.
-Hayır benim, üzülme her şey düzelecek.
- Her şey düzgün zaten.
-Senim, sonunda…
Bir pencere kenarı bulmalıydım, odada dolandım, uzunca bir zaman. Bulduğum tek pencere gri bir duvara bakıyordu. Samsa bacaklarımın arasında gezinmeye devam ediyordu.
-Kim terk edilmiş bir hayat yaşar, ama yine de insanlar arasına karışma isteği duyarsa, kim günün değişik zamanlarını havadaki, iş durumundaki değişiklikleri dikkate alarak tutunabileceği bir insan kolu görmek isterse sokağa bakan bir pencere olmadan yapamaz.
Haklıydı. Yapamamıştım. Ben de Prag sokaklarında fazlalıklarını yollara bırakan yine de hafifleyemeyen Kafka’dan bir parça doğurmuştum. Sesim pencerenin en dip köşelerine çarparak bana geri dönüyordu. Sırılsıklamdım. Korkunç bir bulut üzerime uzunlamasına yağan bir yağmur bırakıyordu. Onun aynadaki görüntüsü silikleşmişti.  Elime şarap kadehini alarak yeri kaplayan su yığınına daldırmaya başladım. Bardak doldukça pencereden aşağıya boşalttığım su azalmıyor aksine artıyordu. Çabamın boşa olduğunu anlamıştım. Onu anlamıştım…
-Yol bir duraksamaysa, yolculuk bir karşılaşmadır küçük hanım.
Kan ter içinde kalmıştım. Ter damlaları yağmur yığınına karışıyordu.
Bana baktı. Ona baktım. Ve tekrarladım:
Tanrı insanda kötü bir gün geçirmiş olmalı.
 
FRANZ KAFKA HAKKINDA;
20. yüzyılın ve Alman edebiyatının  önde gelen yazarlarındandır. Yaşamı boyunca pek tanınmayan Kafka, yakın arkadaşı Max Brod'a verdiği vasiyetinde tüm yazdıklarının imha edilmesini rica etmişti. Fakat Max Brod, Kafka'nın Viyana'da ölümünün ardından aksi yönde hareket ederek elindeki eserleri yayımlamaya başladı. Kafka, ölümünden sonra da olsa, dünyaca ünlü bir yazar haline geldi.
Eserlerinden özellikle dilimize Değişim ya da Dönüşüm adıyla çevrilen romanında işlediği konuyla 20. yüzyılın sanayi sonrası Batı toplumunun açmazını ve içine düştüğü yalnızlık ve yabancılaşma sürecini çok iyi gözlemlemiş ve işlemiştir.
Franz Kafka 3 Temmuz 1883'te orta sınıf bir Yahudi ailesinin ilk çocuğu olarak Prag'da dünyaya geldi. O zamanki milletler mozaiği olan Avusturya İmparatorluğuna bağlı Bohemya Krallığında yaşadı. Anadil olarak ilk etapta Almanca konuşan Kafka ailesi, Çekçe’yi de konuşabiliyordu. Ailenin en büyük çocuğu olan Kafka'nın iki erkek kardeşi  küçük yaşta hayatlarını kaybettiler. Kız kardeşleri Yahudi soykırımında hayatlarını kaybettiler.
O sıralarda Prag'da genel olarak konuşulan dil Çekçe'ydi. Ufak yaşlarda da Bauer ile tanıştı. 1920'lerin başında tanıştığı Milena Jesenska, 20 yıl sonra 1944'de Alman toplama kampında hayatını kaybedecekti, onun üzerinde güçlü bir etki yarattı. 1923'te ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya konsantre olmak için Berlin'e taşındı, orada da Dora Dymant adında bir sevgilisi oldu. Dora, Milena'dan şanslıydı Nazi Almanyasına direndi ve 1952'de Londra'da öldü.
1917'de Kafka verem olduğunu öğrendi. 1919 yılında geçirdiği ağır gripten dolayı hastaneye kaldırıldı. 1922'de emekli oldu, maddi durumu kötüydü ve sağlığı gittikçe bozuluyordu. Ömrünün son 6 haftasını sanatoryumda geçirdi. 3 Haziran 1924'te 41 yaşında yaşama veda etti.
Franz Kafka, hayatı baştan kaybedilmiş bir savaş olarak görse de bıraktığı eserler, onu hayatı yenilgiye uğratan ender insanlardan birisi yapmıştır.
Kafka eserlerinde insanın gizli kalmış korkularını, burjuva yaşamının sahte aile ilişkilerini, bürokrasinin çıldırtan işleyişini gözler önüne serer.
Albert Camus' un deyişiyle Korku Çağı yok olana dek o güncelliğini koruyacaktır.