Yazı-Yorum

Bilinmeyen Sular- Mevsim Yenice | Gökçe Gökalp Doğan
25 Haziran 2020

Bilinmeyen Sular- Mevsim Yenice | Gökçe Gökalp Doğan
MEVSİM YENİCE’NİN “BİLİNMEYEN SULAR” VE “PES” ÖYKÜLERİNDE EVLİLİĞİN ÇIKMAZLARI...
 
Kendimizi çıkmazda hissettiğimiz, yitirmekten yorulduğumuz, sözcükleri dilimizin ucunda döndürüpde dökemediğimiz, işe yaramadığımıza inandırılıp yüzleşmekten kaçtığımız zamanlar olur. Hayatın bu sınayan tarafları, kişiliğimizi oluşturan kırılma noktalarıdır. Yaşarken üzerine düşünmediğimiz fakat geriye dönük “keşke” miz olmaya en yatkın bu yaşanmışlıklara dair ne varsa Bilinmeyen Sular’da en yalın haliyle bir araya gelmiş. Mayıs 2019’da yayımlanan Bilinmeyen Sular, Mevsim Yenice’ nin Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’nden sonraki ikinci kitabı. 66. Sait Faik Hikaye Armağanı’na aday gösterilen bu kitaptaki öykülerde edilgenlik içinde çırpınan insanların perdelemeye çalıştığı memnuniyetsizliklerini ortadan kaldırma sürecinde yaşadıkları bocalamalara dair farklı kesitler sunulmuş. Öykü kahramanlarının ortak özelliği ise detaycı ve nahif oluşlarıdır. Her türlü fedakarlığa hazır olmalarının karşılığında tek beklentileri önemsenmektir. İlişkilerindeki yerini, karşısındaki insanlar için ne anlam ifade ettiğini sorgulayan herkesin kendinden bir iz bulacağı kitapta her öykü, içeriğine uygun bir Pink Floyd şarkı sözüyle başlamaktadır. Yazarın şarkı sözündeki duyguların sınırları içinde kurguladığı, dışarıdan bakıldığında dingin içine girildiğinde çalkantılı bu dünyalar, olmak istedikleri kişiye evrilememenin sancısını çekmekte, değişmenin eşiğinde yer almaktadır. Ben bu yazımda, çıkmaza girmiş bu dünyalara evlilik kurumu üzerinden yaklaşan birinci öykü Bilinmeyen Sular’ı ve üçüncü öykü Pes’i irdelemeye çalışacağım.

Kitabın ilk öyküsü olan ve kitaba adını veren Bilinmeyen Sular’daki evlilik, bir çiftin çocuk sahibi olma konusunda ters düşmesiyle çıkmaza girer ve bu meseleye korkarak yaklaşan erkeğin, tedirginlikleri ve sorunla yüzleşmek istememesi anlatılır. Bu sebepleeşiyle yaşadığı bir tartışma sonrası kendisini ailesinin evinin önünde bulan kahramanımız, gece geç saatte kapıyı kendisine açan annesinin telaşını yatıştıracak türdengirizgah yaptıktan sonra, uzun zamandır uğramadığı odasına geçer, dahası sığınır. Bekarlığındaki düzeninin içinde, tüm sorumluluklardan uzak kendisini güvende hisseder. Hayatın, evliliğin ve eşinin beklentilerinin uzağında aslında kaçış içindedir. “Anılar, daha kötüsü düşünceler yakama yapışmadan yatağa sokulup uykuya gömüyorum kendimi.”  şeklindeki düşüncesi bu kaçışı ortaya koyar.

Öykünün girişinde apartmana bakarak düşündükleri -“ben de hayatı böyle dimdik, yerimden milim kımıldamadan, heybetli bir yapı gibi karşılayıp taşıyabilir miyim? Dingin bir bina olabilir miyim sahiden?”-yetememe endişesini özetler aslında. Bu endişesinin sebebini ise en net biçimde öykünün sonuna doğru babasının “Senin baba olmaya niyetin yok mu?” sorusuyla öğreniriz. Çocuk sahibi olmanın yalnızca sorumluluk almaktan ibaret olmadığı, aynı zamanda kök salmayı, hayatı düzene koymayı gerektirdiği düşüncesi de kahramanımızı köşeye sıkıştıran durumlardandır. Baba olmanınfedakarlık gerektireceği düşüncesi, özgürlüğünün elinden alınacak olmasını çağrıştırır. Dışarıda gezinirken bir çınar ağacının köklerindekitoprağa tutunma kararlılığınıve bir kedinin yavrusunu sahiplenişini hayretle izlemesi, doğadaki bu ait olmaya dönük çabayı görüyor olması da bize, çocuk fikrine karşı olmaktan ziyade belirsizlikten korktuğunu, baba olmanın hakkını verebileceğine dair kendisinden şüphe duyduğunu gösterir. Öyküde yazarın kahraman aracılığıyla ortaya koyduğu gerçek, doğanınvaroluşunu kök saldıkça güçlenebilen çoğaldıkça tutunabilen bu sonsuz aktarıma borçlu olduğudur. Çocuk sahibi olmak da biz insanları hayata bir iz bırakmaya, genetik aktarımla kısmen sonsuzluğu yakalamaya iten bir tutunma biçimidir aslında. Bunun ötesindetoplumsal boyutu da olan bu isteğin çocuğu araçsallaştırması bu öyküde sorgulamamız gereken yerlerdendir.

Babasıyla ilişkisine baktığımızda ise pürüzler görürüz. Mesafeli bir baba-oğul ilişkisi yaşandığını “Tüm ciddiyetiyle karşımda duruyor. Yıllardır görmeye alıştığım, istifini hiç bozmayan çatık, kararlı bakışlarıyla.” satırlarındaortaya koyar yazar. Evde geçirdiği iki gün boyunca babasıyla kurduğu diyaloğun rüyasıyla sınırlı olduğunu, bu babanın dakendisiyle iletişim kurmaya çalışan, terslemelerine ılımlı yaklaşan, oğlunun derdini dinlemeye hazır ve onun ne istediğini anlamasına yardımcı olan tutumunu okuruz. Vebu rüyalardan birindeoğlunun bir küre üzerindeki gözü kapalı, dokunarak başlayan yolculuğunu, bizinsanların bilinmeyen başka coğrafyaları gezip görme isteğine, hiç bilmediğimiz yolları adımladığımız ilk anlara dek vardırarak, hayatın belirsizlikler bütünü olduğunu anlamasını sağlar. Ve başka bir rüyada öykünün ana fikri sayılabilecek cümle -“Hiç bilmediğin sularda yüzmek boğulacağın anlamına gelmez.” – dökülüverir dilinden. Bu kısmın rüya mı gerçek mi olduğunu öyküde tam olarak ele vermez yazar. Ve baba, oğlundan evliliği sonrası bıraktığı anahtarlarını alarak,evine gitmesini ister. Burada anahtar, her bunaldığında, çıkmaza girdiğinde kafasını dinlemek için gelebileceğinin mesajıdır. Aldığı bu güvenle sorunu çözüme kavuşturmak üzere evden ayrılır.
 
Üçüncü öykü olan Pes, evlilikteki başka bir çıkmaza, tarafların birbirine ve kendilerine yabancılaşmasına eğilir. Bu yabancılaşma, ilişkideki birçok meselenin konuşulmamasını içeren bir kördüğümden başka bir şey değildir.Kadın kahramanımız, kendisini kumsalda, yağmurlu bir günde eşinin isteğiyle oynadıkları bir oyunun içinde buluverir. Tanıdıkları birini taklit edip bir diğerinin bu kişiyi tahmin etmeye çalışması ve bilemeyenin “pes” diyerek kaybettiği, taklit edeninse aslına döndüğübu oyun, yıllar sonra evliliğiningerçekliği olup çıkar.  “Oyun bitse bile artık kim olduğumuzu hatırlamıyoruz.” diye anlatır, on yıl sonrasında eşiyle olan uzaklığını.
Bu uzaklığı “Yüzüne dikkatlice bakıyorum bazen uyurken ya da duşta sular hızlıca üstünden akarken. Anlık bir arınma anına denk gelirsem şayet kim olduğunu hatırlamak için. Sabırla izliyorum, tanıdık bir mimik, tavır bekliyorum. Olmuyor.”  şeklinde ortaya koyan satırlar da aralarındaki mesafenin derinliğini ortaya koymaktadır.

Evlilikte tarafların başkalaşması, ilişkinin yolunda gittiği izlenimini verme çabasının sonucudur çoğu zaman. Birbirleriyleyken uzak ama başkalarıylayken bir o kadar mutlu ve samimi görünme çabası evliliğin bir oyuna dönüşmesine neden olur. Özellikle ailelerin, akrabaların, arkadaşların çiftleri hep mutlu, uyumlu görmeye dönük beklentilerinin çiftler üstündeki gerilimi arttırdığı, tarafların bu beklentileri karşılamaya dönük çabaları içinde kendi beklentilerini birbirlerine ifade edemeyişleri ilişkidefarklı sorunları ortaya çıkarır. Çevrenin her karara dahil olduğu, neyin nasıl yapılması gerektiğine dair yönlendirmede bulunduğu evliliklerin yalnızca kağıt üstünde süren, ama fiilen bittiğini anlatan yazar, geri dönüşü olmayan ilişkileri en yalın haliyle anlatır.

Yıllardır üstümüze kat kat giydiğimiz kişilerden arınırdık bir bir. Annem, kuzenim, eski iş arkadaşım, abim, teyzem, annesi, ablası, eş dost, konu komşu, hepsini sırayla soyup atardık üstümüzden. Biz kalırdık geriye.” Bu satırlarda, başkalarının doğrularına uygun yaşama çabasının bir evliliği bitirdiğinin itirafı var. Toplumsal bir kurum olan evlilikte başkalarınca onaylanma ihtiyacının hissedilmesi evlilikteki duygusal bağı ortadan kaldırmaktadır. Taraflar sevgiyi yitirdiklerinde aynı evi paylaşan iki ev arkadaşı olmaktan öteye gidemezler. Yazar, bunların sorgulamasını ve eleştirisini yapmaya iter, biz okurları. Ve öykü eşinin bu mesafe üzerine düşünmeden evliliği bir şekilde yürütmeye çalıştığını gören kadının, oyunun sonlanıp eşinin taklitten aslına döneceği umuduyla kendi içinde “Pes ediyorum.” şeklinde haykırmasıyla son bulur.

Her iki öykü de ilişkilerin toplumsal kaygılar ve beklentilerle kördüğüm halini aldığını, tarafların kendileri gibi davranamadığında tükenmişlik yaşayarak, duygusal paylaşımı sonlandırabileceğini ortaya koymuştur.