Yazı-Yorum

Ekmek ve Çiçek (Nun va Goldoon - 1996) | Mehmet Çakır
14 Mayıs 2020

Ekmek ve Çiçek (Nun va Goldoon - 1996) | Mehmet Çakır
- Sevdiğin biri var mı?
-Evet.
-Seni seviyor mu?
-Evet.
-Söyledi mi peki?
-Hayır.
-Nereden biliyorsun?
-Her seferinde kitaplarımı geri verirken içine çiçek koyuyor.
-O da insanlığı kurtarmak istiyor mu?
-Evet.
-Nereden biliyorsun?
-Altını çizdiği cümlelerden.
 

 

“Ben onu bıçaklamak istemiyorum insanlığı kurtarmanın başka yolu yok mu?”

Sahi insanlığı kurtarmanın yolu nedir? Top, tüfek, mermi, taş… Belki de bıçaklar konuşmalı, silahlar ateşlenmeli kazananı görmek için. Bir ideolojinin galip gelmesi, diğerinin bertaraf edilmesinin yegâne yolu kan dökmek midir? Her iki taraf da haklı olduğunu düşünüyorsa ne yapmalı? İnsanlığı kurtarmak için insanlar mı ölmeli? Ya bu kavganın gerçekten bir kazananı yoksa ve kavga etmek kaybetmek anlamına geliyorsa?

 

Yönetmen Mohsen Makhmalbaf’ın yapım yılı 1996 olan ve 09 Nisan 1997’de vizyona giren dram türündeki filmi orijinal adı ile Nun va Goldoon. 

 

Şah döneminde polis memuru olan bir adam yirmi yıl sonra ünlü yönetmenin kendisine verdiği sözü tutması için kapısını çalar. Filmin konusu, şah karşıtı gösterilerde yer alan ve film için kendisine başvuran polis memurunu bıçaklayıp uzun yıllar hapiste kalan yönetmen ile polis memuru arasındaki geçmiş olayların canlandırılmasıdır. Yönetmen, polis memurunun belindeki silahı almayı ve banka soyup fakirlere yardım etmeyi, insanlığı kurtarmayı düşlemektedir. Kendi doğrularından hareketle meşru bir amaç için gayri meşru bir yolu seçmiştir esasen. Planını hayata geçirmek için de kuzenini kullanır. Kuzeni polis memurunu oyalarken o da silahı alabilecektir. Ancak olaylar planlandığı gibi gitmeyince yönetmen silahı alamaz ve polisi bıçaklar. Bu sebeple de uzun yıllar boyunca hapiste kalır. Polis memuru ise kurulan tuzaktan habersiz günler boyunca kendisine adres yahut saat soran kadının onu sevdiğini düşünür ve yönetmenin kuzenine âşık olur. Bir gün çiçek vermek istese de heyecanından amacına ulaşamaz. Aşkından hayatı mahvolan, gerçeği bir türlü kabullenemeyen polis memuru evlenmez ve o kadının hayali ile yaşar. Yönetmen gibi hayatı zindan olmuştur. Sonuç olarak film içinde film çekilecek ve geçmiş yeniden aslına uygun olarak kurgulanacaktır. 

 

Film, yönetmen ve polisin kendilerini oynayacak oyuncuları seçmeleri ile başlar. Yönetmen oyuncu adayı gençlere tek bir soru yöneltir: “Büyüyünce ne olmak istiyorsun? Adaylardan biri: “İnsanlığı kurtarmak istiyorum” cevabını verir. Bu cevap yönetmenin gençlik yıllarındaki duygu ve düşüncelerini yansıtması nedeniyle cevabı verenin seçilmesine yeter. Polis memurunun aday seçiminde ilgilendiği tek şey ise kendisini temsil edecek kişinin yakışıklı ve fotojenik olmasıdır. Çünkü polis geçmişte kalmış, hala oradaki aşkını arayan masum bir gençtir. Zihninin kendisine bir oyun oynadığı gerçeğini kabullenememiştir ve geçmişteki sevgilisine yakışıklı görünmek ister. Karar kıldığı aday yönetmen tarafından uygun bulunmaz ve yönetmenin kararı ile başka bir oyuncu seçilir. Burada geçmişte polisin hayatına müdahale eden yönetmenin kurguda dahi polisin seçimlerine müdahale ettiğini görüyor ve gerçeğin aslına uygun olarak oynanmasının tek amaç olduğunu anlıyoruz. Yine çekilecek filmde tıpkı gerçekte olduğu gibi yönetmeni oynayacak gencin kuzeninin polisin âşık olduğu genç kız olarak yer alması filmin aslına sadık kalma amacını göstermektedir. Dilek çorbası sahnesinde polisin ve filmde polisi oynayacak gencin birlikte olmalarına rağmen iki kişilik değil tek kişilik çorba istenmesi de asıl karakter ile oyuncunun bütünlüğüne işaret ediyor. Ancak ne kadar aslına uygun film çekimi amaçlansa da filmin sonu her iki taraf için de sürprizdir. Filmin sonu ile insanlığa bir mesaj verilmiş, en başta sorduğumuz sorular yanıtını bulmuştur.

 

Fikirler, davranışlar, kalıplaşmış düşünceler ve düşünüş tarzı kolay kolay değişmez. Zaman geçse de gerçek değişim için araya uzun yılların girmesi, bakış açılarının değişmesi, tecrübeden alınan derslerin bir şekilde deneyimlenmesi ve bilgi birikiminin artması gerekir. Ancak çoğu zaman bunlar da yetmez. Polisi canlandıracak gence Şah dönemi polis kıyafetinden diktirmek için terziye gidilmesi gerekir. Genç oyuncu kıyafeti denerken polis ile terzi sinemadan konuşmaya başlarlar. Terzinin hayran kalarak izlediğini ifade edip değişik filmlerden alıntıladığı şeylerin temasını şiddet, yıkım ve kavga oluşturur. Vikingler filminden bir repliği coşkuyla söyler terzi: “Vikinglerin tek arzusu ellerinde kılıçla ölmekti.” Şah döneminden beri terzilik yapan yaşını başını almış terzi, bir ideoloji için halen savaşma niyetinde olan eğitim seviyesi düşük, kalıp düşüncelerden henüz kurtulamamış İran halkını temsil eder. Yıllar geçse de düşünce tarzı halen değişmemiştir.

 

İnsan çoğu zaman geçmişe saplanır kalır. Zaman o tek bir anda durur ve hayat devam etse de insan o anın içine hapsolur. Değiştirmek, dönüştürmek ister. Gerçekler acı gelir, kulaklarını kapamak zorunda kalır. Geçmişte yaşayan ve acı gerçeklerle yüzleşemeyen insan geleceğini mahvettiğinin kolay kolay farkına varamaz. Çekim esnasında âşık olduğu kadını simgeleyen genç kız, polisin yanında belirip sorusunu sorduğu anda hikâyenin gerçek aktörü sahneye çıkıp genç kıza bu işte yönetmen ile birlikte olup olmadığını sorar. “Evet” cevabını alan polis çekimleri terk eder, ardına bile bakmadan gider. Uğruna yıllarını verdiği kadının cevabını her ne kadar film çekimi olsa da o kadından duymak ister. Gerçeğin acı yüzü. Zar zor ikna olup çekimlere yeniden dönen polis, kendisini oynayan gence bu sefer çekim esnasında kıza çiçek vermesini değil kızı vurmasını söyler. Zihnindeki hatıradan bu şekilde öç alma yolunu seçer. Filmin bu kısmındaki olaylarda saf aşkın, aşk uğrundaki yanılsamanın ve bu durum ile yüzleşememenin insan doğasında meydana getirdiği etkileri görmek mümkün.  

 

Bir ideolojiyi savunurken hangi nutukları atarsınız? Kahrolsun, yıkılsın… Attığınız sloganların sonu nereye varır peki? Hayat daha mı güzel olur? İnsanlık kurtulur mu? İnsanlığı kurtaracak sloganların yolu hayat veren, yapıcı söylemlerdir. Nefret ve kin her zaman yıkıma götürür. Aynı altı çizili satırlarda birleşen, insanlığın anası ve babası olma umudunu taşıyan, sevgisini kitapların arasına çiçek koyarak gösterenlerin atacağı slogan, yine bir kitaptan alıntı olan “Ağaç varsa hayat vardır” sloganıdır. Yönetmen tarafından etraf kalabalıklaşırsa rejim karşıtı slogan atmaları istenilen gençlerin aklındaki slogan budur. Gerçekten de yıkmak kolay, yapmak zordur. Çürümenin, bozulmanın, yıkımın karşısında hayat vermek, inşa etmek, canlılık vardır. Bir fikri yıkmak için mutlaka öldürmek gerekmez. Hani bu film aslına uygun çekilecekti? Peki ya yönetmeni canlandıran çocuğun gerçekle yüzleşmeye ramak kala elindeki bıçağı fırlatıp ağlaması ve insanlığı kurtarmanın başka yolu olup olmadığını sorması? Anlaşılan o ki; olanı gösterme niyetiyle yola çıkan film yeni yüzler, değişen hayatlar ve düşünceler bağlamında bizlere aslında olması gerekenin ne olduğunu gösteriyor.      

 

Filmin son sahnesi çarpıcı mesajını verir. Genç kız polise yaklaşarak saati sorar. Polis elini silahına götürür. Vurması gerekmektedir onu. Ancak kızın yüzüne bakar, bocalar ve ikilemde kalır. Bıçaklanacağını da bilmesine rağmen yan tarafta sakladığı çiçeği mahcup bir tavırla kıza uzatır. O esnada bıçağını ekmeğin altında saklayan yönetmen ise dünyayı kurtarmanın yolu olarak tercih ettiği bu yolun yanlış olduğunu düşünmesinden olacak yapacağı işten, davasından vazgeçip ekmeği uzatır kıza. Film böylelikle son bulur.

 

Geçmişe gidip yeniden yaşansaydı hayat, böyle bir imkân verilseydi yönetmen ve polise, yaptıkları şeyleri birebir yine yaparlar mıydı? Misal polis her defasında niyetlenip vazgeçtiği çiçeği uzatmaz mıydı kıza, söylemez miydi onu sevdiğini? Geç kalmışlığın pişmanlığını hayatından seneler kaybetmekle ödeyen polis elbette o çiçeği uzatır ve sevdiğini söylerdi. Peki ya yönetmen? Sallar mıydı o bıçağı polise doğru hayatının en güzel günlerini kaybedeceğini ve insanlığı bu şekilde kurtaramayacağını bilse? Yapmazdı elbette. İnsanlık tarihi boyunca savaşlar, kavgalar, tartışmalar bitmemiştir. Çatışma her dönem mutlaka olmuştur. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, bilgi birikimi ne kadar artarsa artsın insan her dönemde çıkarları için kavga çıkarmaya, bilgisini yıkım için kullanmaya heves etmiştir. Ancak kazanmanın yolu kavgadan mı geçmeli illa? Ayrılıkları bir kenara bırakıp birleştiren paydalara odaklanamaz mı insanlık? Misal bir kitabın aynı altı çizili satırlarında buluşamaz mı? Birlik ve beraberlik sloganları atamaz mı omuz omuza? Asırlar boyu süren, yalnızca figüranları değişen kavganın bir kazananı var mıdır peki?

 

Kavgalar bitmeyecek asla. Her daim çatışan çıkarlar olacak. Ne olursa olsun silahın yerini çiçek, bıçağın yerini ekmek, zulmün yerini merhamet, gücün yerini adalet aldığı zaman kazanacak insanlık.