Yazı-Yorum

İç Acı | Beyza Büşra Erol
18 Eylül 2018

İç Acı | Beyza Büşra Erol
Yeni başlayan her şeyin sonunda başladığı şeklinden çok farklı bir hal almasını düşünüyorum birkaç zamandır. Çok uzun yıllar hikayesin de ki yardımcı karakterleri değiştirmeden güvenle yaşamış bir insan olarak çok az zamandır bazen işlerin hiçte planlanıldığı gibi gitmiyor oluşuna alışmaya çalışıyorum. Değişen şartların değişen insanlarına bir elim yanağımda gözlerim yaşlı bir vaziyette dalıp gidiyorum bazen. Kafamın içinde hiç gerçekleştiremeyeceğim konuşmalara çeşitli senaryolar yazıyorum, yazıyorum çünkü kırıldığım yerde hala vazgeçmemek için direniyorum. Öfkem, kızgınlığım, küskünlüğümle ve içimde deli gibi “ama sen bana bunu yapmazdın” hayal kırıklığı ile mücadele ediyorum. Güzel anların, güzel anıların tek başıma kahramanı değilim. Bunu bildiğimden de hatırımdaki her güzel resim şimdi yanımda olmayan ve şimdi yanında olamadığım herkese buruk bir tebessümle gülümsüyor kendi kendine. 
Elbette hayatıma giren herkesin öylece kalıp kök salması mümkün değil. Zaten bende bencilce bir insan biriktirme arzusuyla kaybedişime saldırmıyorum. Sadece bazen omzuna başımı yaslayıp aynı şarkıyı aynı sessiz geceye doğru söylediğim insanların yokluğunu garipsiyorum. Gelinen noktanın elimi kolumu bağlayışından değil sadece bir zamanlar sana iyi gelen birinin bir zaman sonra hüzünden başka hiçbir duyguyla hayatında var olmadığı gerçeğini kabul etmeye direndiğimden. Çünkü hayatıma severek buyur ettiğim insanların bir zaman sonra zihnimde kötü imgeler yaratıyor oluşunun esas sebebi bizzat kendimim beklide. Çok sevmenin, teslim olmanın, canının içinde gerçekten bir yerde o kişiyi var etmenin ve sonra sert bir şekilde toprağa çakılmanın bedeli elbette ki kısa vadede çözülecek kadar hallolabilir olmuyor. Çünkü tanıdığım insanların tasavvur ettiğim insanla aynı kişi olduğuna inanıp, ona bir misyon yükleyip, sonrasında da sandığım kişinin o olmadığını fark ederek yere çakılmam tamamen benim problemim. Başlangıçta oldukları kişinin üstüne tepeleme görmek istediğim benlikleri yükleyerek sonra hayal kırıklığı yaşadığımı iddia etmemde tamamen benim bencilliğim aslında. 
..
Vaadi olmayan birlikteliklere tek taraflı anlam yüklemenin bedeli bazen uzun vadede vazgeçmeyi kabullenememeye sebep olabiliyor. Sorunun ne olduğu önemli olmadan salt seviyor olmayı ve hataları görmeden bunu yapmayı maalesef beceremiyor kalbim. Kararlı olmakta sıkıntının olmadığı ancak o iç acıya da çare bulamadığım bir savaşta buluyorum sonra kendimi. Yapılması gereken her şeyden emin mutlu bir beyinle, aksini yapmak isteyen ve her ne olduysa kaybetmek istemeyen üzüntülü bir kalp arasında gidip geliyorum öylece. Hangisinin bu savaşı kazandığını sormayın, çünkü bazen kazanmış olmak aynı zamanda iyi hissettirmeye de yetmiyorsa gerçekte esas kaybeden bizzat o savaşın öznesi yani kişinin kendisi olabiliyor. İçim üzülüyor, zihnim doğru olanı seçiyor ben faaliyette hatasız olanı yani muazzam insanlığımın en doğru kararını verip göz yummamayı seçerken içimde bir yerde kendi kendime de hala sevmeye dair sebepler bulup o sebepleri çürütüyorum.
Mesele emin olarak adım atmakta gibi görünebilir ama içinizde birkaçınızın beni çok iyi anladığını biliyorum. Gitmek zorunda bırakılmanın ne demek olduğunu bilenler kalplerinde ve zihinlerinde bu girdapta savrulur dururlar. Kimsenin size git demediği bir yerde kalmanız içinde tüm koşulların bertaraf edildiğini gördüğünüzde zaten yapabileceğiniz tek şey gitmektir. Oyunu başkası oynar sonucunda da size gitmek düşer. Üstelik bu kez gittiğiniz içinde siz suçlu olursunuz. Ama bilirsiniz ki yaşamanın tarifini dosdoğru uyguladığınızda gitmeniz gerekir. Bu yüzden bu tamamen emin olarak yapılan bir eylemdir. 
Peki reçetede yazan her şeyi dosdoğru uyguluyorsak neden iyileşmiyor kalplerimiz? Neden zaten gitmek zorundaysa kişi sadece kalamıyor olması yetmiyor? Sadece haklılığına neden sarılamıyor ki insan denen bu eşrefi mahluk? 
Çünkü haklı olmak sadece bir eylemdir. Bir andır, bir sonuçtur, bir durumdur. Sonra geçer ve geçtiğinde artık o şey yok olur. Köprü yıkılmış, siz çoktan köprünün diğer tarafında sevdiğinizi bırakıp gitmiş olursunuz. Çünkü haklılığınıza sarılamazsınız, onunla yeni güzel anılar yaşayamazsınız, yeni şarkılar söyleyemezsiniz. Artık bir eksiksinizdir içinizde, beyninizle gurulu kalbinizle mağrur bir hal alırsınız. Mantığınız en doğruyu yapmış olmakla övünürken kalbinizle hala tutunacak bir sebep ararsınız. Çünkü haklı olmanız meseleyi kökten çözmüş sizin için o kişiyi tamamen yok etmiştir. 
Bu yüzden böyle bazı anlar kayıplarım içime bir başka oturuyor. Haklı olmanın bedelini insan kendi içinde ağır ödüyor, yanılgılarına sığdıramadığı hayatıyla bir kez daha yüz yüze geliyor çünkü. Yaşadığımızı sandığımız bu şeyde oyunu kuralıyla oynamak ve hatta sonucunda kazanmak her zaman mutlu etmeye yetmiyor maalesef. Çelişkilerine sığmayan bir hayatın en çelişiksiz insanı olmayı becermek o yüzden pekte iyi bir şey değil. Diyeceğim kurallara sadık kaldığınızda da kaybedeceğinize göre oyunu nasıl oynamak istiyorsanız öyle oynayın. Affetmek istiyorsanız affedin, konuşmak istiyorsanız konuşun, haklılığınızı da hiç umursamayın, merak etmeyin onsuz da oluyor.