Yazı-Yorum

Suat Derviş’in Kara Hikayeleri | Fırat Işıkgil
7 Ocak 2020

Suat Derviş’in Kara Hikayeleri |  Fırat Işıkgil
Suat Derviş’in Kara Hikayeleri:
“Yıldızsız gökle ışıksız kırlar tüyleri ürpertecek kadar ürkünçtü. Rüzgarın dağların eteklerinde yaptığı aks-i sedada birtakım esrarlı ve gizli ahenkler var gibiydi. Sanki karanlıkların bütün cin, hortlak, ruh ve şeytanları kırda, havada, dağların eteklerinde, pencerenin altında dolaşıyor, kavga ediyor, ölüyor, ağlıyordu…”
Çocukluğumuzda dinlediğimiz, okuduğumuz masallar neşeli ve aydınlıktı. Doğadaki tüm varlıklar adeta gülümser, masalın her sayfasındaki renkli resimler mutluluğun alegorisi gibi görünürdü. Sevgililerse çoğu zaman kavuşurdu. Çocukluğumuzun kayıp günlerini hangimiz özlemeyiz. Biz büyüdükçe dünya değişti. Okuduğumuz masallar da değişti. Önce onlara masal dememeye başladık. Artık kimi hikayeler hüzünlüydü hatta kimileri insan hayatında aydınlık kadar karanlığın da olduğunu anlatacak nitelikte kömür karası bir renkte idi. Kimisinde aşıklar kavuşamadı, kimisinde öz kardeşler birbirine ihanet etti, kimisinde yazar-anlatıcı hayata küstü, kimisinde ise bu dünyadan olmayan varlıklar, tepenin arkasında kaybolan akşam güneşinin hemen ardından gece ile birlikte dev bir kara gölge gibi üzerimize çöktü.Bu kara kitaplarda varlığını duyup da inanmak istemediğimiz yaratıklar, bu dünyada var olduğunu yadsıdığımız ne kadar kötülük varsa hepsi gerçek oldu…
1903 yılında İstanbul’da doğan yazarımız Suat Derviş edebiyatımızda gotik (korku) türünde eserler de vermiş yazarlarımızdan biri. İnceleme yazımız onun gotik sınıfında değerlendirilebilecek hikayeleri hakkında. Yazar, edebiyattatoplumculuk, realizm ve modernleşme rüzgarlarının estiği bir dönemde toplumcu olmayan ve biçim yönü ağır basan gotik eserler vermiştir. Bu bağlamda onun gotik eserleri, edebiyatımızın dönemsel incelemesini yapmak  isteyen araştırmacılara yön gösterecek ve büyük resme ters bir açıdan bakmalarını sağlayacak eşsiz bir kaynak.Kara Kitap ise Suat Derviş’in gotik türünde hikayelerinden oluşan bir eseridir. Kitapta bulunan dört hikayenin üçü uzun öykü olacak uzunluktuda. Biri ise normal öykü uzunluğunda.
Onun öykülerini okurken klasik gotik edebiyatın unsurlarından biri olan karanlık şatolara gitmiyoruz belki ama daha okumaya başlar başlamaz izole olmuş gibi hissediyoruz kendimizi. Bu yüzden tıpkı onun karakterleri gibi biz de tedirginlik yaşıyoruz. Suat Derviş kendi anlatılarında ana fikirden ziyade mekan kavramını ön plana çıkararak bizleri de oluşturduğu kara atmosferin içine çekiyor. Anlatılarında gölge ve mum ışığını sık sık kullanıyor ve dialoglar da genellikle bu loş ortamda geçiyor. Söylenen her söz, yapılan her hareket söz konusu karanlığın içinde yok olup gidiyor. Geriye bilinmeyenin sessizliği ve yine gotik edebiyatın unsurlarından olan karakterlerdeki derin çatışma hissinin verdiği koyu bir keder kalıyor. Eserlerde korkunun yanında giderek tırmanan çatışmanın verdiği gerilimi de hissediyoruz. Karakterler belirli bir mekana adeta hapsolduğundan ve dışarıdan biri ile görüşülmediğinden gerilimi oluşturan ilişkiler yumağı dışarı açılmıyor. Böylece hikaye giderek daha girifit ve özgün hale geliyor. Eski evlerin çatılarını döven yağmurlar asla yavaş yağmıyor, mutlaka rüzgarın ıslığı ya da bulunduğumuz bölgenin çok yakınına düşen bir yıldırım eşlik ediyor. Ağaçlar gecenin içinde tembel hayaletler gibi salınıyor. Ne var ki bu yıldırım tanrının göz kırpması kadar kısa bir anda olup bitiyor. Ve geriye yine salt “tekinsizlik” hissi kalıyor:
“Hiddetli bir rüzgar esiyor. Açık kalmış panjur kanatları köşkün tahta kaplamalarını dövüyor. Ağaçlarda zebanilerin şenliği zannedilen uğultulu bir hışırtı var.”
Duvarlarda asılı tablolarda bulunan portrelerdeki insanlar her an canlanıp bize ellerini uzatacak gibi hissediyoruz. Buradaki anlatım resimdeki kişinin öldükten sonra adeta tablonun içinde yaşadığı izlenimini yaratıyor bizde.
“Şimdi duvara asılı resim kımıldanacak, canlanacak zannediyorum. Şimdi canlanıp odanın loşluğu arasında bana doğru ilerlese, sobadan dökülen bu kızıl ziyayla gözleri daha fazla yansa.”
Öyküleri okurken adeta karakterlerden daha canlı diyebileceğimiz kalabalık gölgeler bize eşlik ediyor. Perdeler çoğunlukla kapalı ve hikayeleri çoğu zaman soluk eski bir şamdandan odaya akan mum ışığı aydınlatıyor. Ya da bir sobanın kapağından odaya süzülen solgun alev kırmızısı:
“Şimdi kafesleri ve koyu renk perdeleri kapalı bir odadayız. Sobanın açık kapağından taşan kırmızı bir ziya yazıhanenin ayaklarını ve yerdeki koyu renk halının çiçeklerini alazlıyor.”
Suat Derviş’in Almanya’da piyano dersleri aldığını biliyoruz. Bu enstürmanı kimi zaman romantik bir atmosfer oluşturmak için kullanıyor.
“Camın arkasından dalgın bir nazarla havada uçuşan kar tanelerine bakıyorum…Necdet bitişik odada ilahi sanatını piyanonun tuşlarında sarhoş ediyor.”
Birinci öykü “Ne Bir Ses …Ne Bir Nefes…”  Eserde yıllar sonra geri dönen oğlu babasının kabusu halini alıyor. Baba oğlunu gelişinden önce rüyasında görüyor. Osman’da bir takıntı haline gelecek olan bu rüyada oğlu ikinci eşi ile aşk yaşıyor. Eserde yer alan temel çatışmalar bu ana hat üzerine kurulmuş. Rüyanın gerçek olup olmadığını baba ile birlikte biz de eser boyunca merak ediyoruz. Burada babanın yaşadığı belirsizlik ve tekinsizlik ikinci eşinin kendisini aldatıp aldatmayacağı fikri üzerinden gerçekleşiyor ve aşırı şüpheci haliyle ilgili anlatımlar bu durumu perçinliyor. Eşinin yaşadığı tekinsizlik ise gece olduğunda koridorda duyduğu ayak sesleri üzerinden veriliyor. Öyküye genel bir sessizlik hakim. Yapılan dialoglar belirsizlik hissini perçinleyip kafalardaki şüpheyi gövdelendirdikten sonra yerini yine yazarın ölüm meleğine benzettiği sessizliğe burakıyor:
“Soğuk eliyle başımı hafif hafif okşuyor. Ben başımı önüme alıyor, halıların çiçeklerine bakıyorum. Odaya yine yeni bir sükut, ölüm meleği gibi ürkünç adımlarla iniyor.”
Hikayelerdeki duvar ve masa saatleri de olmasa zamanın içinde olduğumuzu unutacağız. Suat Derviş bizi zamanın akışını hiç hissetmediğimiz ya da onu buz gibi donduran zamandışı bir aleme götürüyor.
Eserdeki görsellik kimi sahnelerde mum ışığının aydınlattığı yerlerden ibaret. Bu durum odaların her köşesinde adeta nöbet bekleyen kara gölgelerin varlığını anımsatıyor. Mekanın çok detaylı tasviri okuyucuda gerçeklik hissi uyandırarak bizi de gölgeli odanın içine çekiyor. Aynalar ise ortamdaki şüphe ve derin çatışmayı adeta yansıtarak çoğaltıyor:
“Kemal kenardaki yazıhanenin kenarına oturmuş. Osman odanın ta öbür ucundaki eğri aynanın karşısına geçmiş, elleri cebinde, ağzında sigara var. Aynanın yanındaki yüksek sehpanın üzerinde yanan beş mumlu şamdandan dökülen titrek bir ışık onun iri, uzun, geniş vücudunun halıya akseden gölgesini daha heybetli gösteriyor.”
Öykünün bir yerinde yine gümbür gümbür bir piyano sesi kulaklarımızın pasını siliyor. Osman’ın eşi Zeliha’nın ifade edemediği duygular ve soramadığı tüm sorular, teller üzerinde salınan çekiçlerde adeta sanatsal bir çığlığa dönüşüyor. Öykü boyunca duyduğumuz en yükses seslerden biri bu:
“Parmaklarım piyanonun üstünde birer çılgın gibi koşuyorlar…koşuyorlar…Arzuları fırtınalardan nağmeler, nağmelerden fırtınalar yaratmak olacak. Notayı gözümle takip ediyorum. Başımda parmaklarımın cinneti, gönlümde nağmelerin verdiği sarhoşluk var. Bitirmek istemiyorum. Uzun uzun parmaklarımın bu deliliğinden yaşamak, bu nağmeleri kovalayan, tutan, sesleri ahenkle yaşatan şu ince ve solgun parmaklarımın coşkusuyla yaşamak istiyorum.”
Suat Derviş karakterlerin ruh halini tasvirlerin içinde veriyor kimi zaman. Hikayelerdeki anlatılar, koyu atmosfer ve çağrışımlı kelimelerle yaratılmış monotonik şiirselliğin üzerinde uğuldayan gotik sesler gibi. Bu uğultu zaman zaman rüzgarın uğultusu olarak vücut buluyor satırlarda. Zeliha eşi Osman’ın şühpeciliği karşısında kendini mutsuz hissediyor. Osman’ın şüpheci tavrı onu adeta yormuş ve dünyayı adeta elimizdeki kitabın sayfalarının üzerinde gezinen sis perdesinin arkasından belirsiz bir şekilde görüyor. Bir anlatıda elinde tuttuğu gergefin renkli oluşu söz konusu sisli atmosferle adeta kontrast teşkil ederek sis grisini daha da ön plana çıkarıyor Aşağıdaki alıntıda verdiğim sararmış yaprak imgesi onun sönmüş ruh haline ve cansız parmaklarına atıf yapıyor.
“Ne rüzgarlı bir gün! Penceremden ağaçların dallarındaki sarı yaprakları seyrediyorum. Başım koltuğun arkasına dayanmış, önümde gümüşi büyülü bir semanın altında çamurlu kır yolları uzanıp gidiyor. Sarı yapraklar, sonbahar yaprakları rüzgarın önünde uçuşuyor. Elimin biri gergefimin üzerindeki çok renkli ipeklerin arasında, hareketsiz ve dalgın duruyorum. Bir şey düşünmüyorum. Neden bilmiyorum…neden neşesizim?
Öykülerde korku, keder ve belirsizlik kadar aşk konusu da işleniyor. Ancak bu tema öykülerin gotik arka planını değiştirmiyor. Fatma’nın Günahı isimli uzun öyküde arzu edildiği kadar sevilmeyen bir kadının üzüntüsü işleniyor. Fatma ruhunu ve arzularını kaybetmiş bir kadın olarak sonradan kendisinin de suçluluk hissedeceği korkunç bir olaya sebep oluyor. Mevsimlerden hazan ve daha öykünün ilk cümlesinde gotik atmosfere giriş yapıyoruz:
“Bir sonbahar günüydü. Ölü yaprakların kan rengi topraklı dağ yollarında çiğnedikleri sert, merhametsiz rüzgarın önünde, sarı ve bitkin süründükleri kederli ve soğuk bir sonbahar günü.”
Tedirgin edici doğanın izlenimsel betimlemeleri ile başlayan öyküde birkaç satır sonra Fatma’nın ruh hali aynı doğa ile olan ilişkisi üzerinden verilmiş. Devam eden uzun betimlemeler Fatma’nın ürperip omuzlarındaki şala sarılması ile son buluyor.
“Güzel Fatma, göklere boğucu bir ağırlıkla yaslanmış bu iri bulutlardan korkuyordu. Küçük dağların tepelerine heybetli bir yürüyüşle ağır ağır iniyorlar, ezmek ister gibi onlara yerleşiyorlardı. Fatma gitdikçe alçalan bulutlarıyla dünyayı bunaltan bu kara gökten ve dağların üstünden eserek Marmara’nın beyaz köpüklü kollarına hummayla atlayan bu susamış rüzgardan ürktükçe omuzlarını örten siyah ipekli şala biraz daha sarılıyordu.”
Hikayenin bir yerinde Celal’in itirafı ile adeta yıkılan Fatma’nın tepkisini okurken yine gümüş şamdan ve aynayla karşılaşıyoruz. Fatma kendi güzelliğine hayran olmasına sebep olan aynayı adeta yok etmek istercesine şamdanla kırıyor. Böylece kitap boyunca en önemli dekor unsuru olan bu iki figürün kırılıp parçalanması üzerinden Fatma’nın kırılmış kalbine atıf yapılıyor:
“Fatma birkaç adım geri çekilerek uzun sehpanın üzerindeki gümüş şamdanı hırçın, çılgın bir elle kavradı. Şamdan kırmızı gölgeli odanın içinde uçtu. Sonra karşıya, büyük aynaya çarparak kırıldı. Aynanın ufak parçaları halının üstüne döküldü.”
Buhran Gecesi isimli uzun öyküde ise kocasının kalbini elleri ile çıkararak öldüren Zehra’nın hikayesini okuruz. Zehra, dünya üzerinde insanların aşk sayesinde mutlu yaşamalarına katlanamayan şeytan tarafından kandırılmıştır. Kocasının cansız bedenini görünce kendine geliyor ve şeytana uyduğunu anlıyor. Kendini Karasu adı verilen bir nehire atıyor. Ancak yaradanın verdiği bir canı aldığı için lanetlenmiş olduğundan ölemiyor.
Kara Kitap isimli öyküde ise yine kitabın tümüne hakim olan karanlık atmosfer var. Anlatıya ölümü bekleyen Şadan’ın karamsar ruh hali hakim. Önce dayızadesi Hasan ölüyor sonrasında ise Şadan’ın ölümünü kendi ağzından dinliyoruz.
“Annem ağlıyor mu? Artık duymuyorum…Sesim çıkmıyor. Ölüyorum…ölüyorum. Bu evden artık yaşamak için değil hatta uzakta ölmek için bile kaçamayacağım. Yine bahar olacak, yine çiçekler açacak, dünya bir dakika bile tevakkuf etmeden güneşin etrafında dönecek. Bir şey eksilmeyecek, sade ben yarın doğan güneşe gözlerimi açamayacağım.”
Şadanın, ölmüş dayısının sesini duymadan önce dünyadan duyduğu son ses başucunda duran abisi Necdet’in hıçkırıkları ve annesinin tek kelimelik acı feryadı oluyor:
“Başucumda müthiş bir feryat var. Necdet hıçkırıyor. Annem ‘Gitti’ diye bağırıyor.”
 
 
Kaynaklar:
  1. Suat Derviş, “Kara Kitap” (İstanbul, İthaki Yayınları, 2014)