https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Taş kelimesi, insana yaptığı göndermelerle, bana göre tüm zamanların en sert, en ağır ve en güçlü metaforudur. TDK’de yer alan tanımına baktığımızda taş; ‘kimyasal veya fiziksel durumu değişiklikler gösteren, rengini içindeki maden, tuz ve oksitlerden alan sert ve katı maddedir’. Bu tanıma ne zaman denk gelsem aklıma insan düşer, insan; ruhsal ve fiziksel durumu değişiklikler gösteren, kişiliğini içindeki madenin zenginliğine göre oluşturan sert ve katı varlıktır.

Atalarımız da konuyu benim algıladığım gibi ele almış olacak ki taşlı atasözlerinin çoğunda insana başrol vermekle kalmamış, taş kelimesinin bir anlamının da; ‘üstü kapalı bir biçimde söylenen iğneleyici söz’ olduğunu her daim göz önünde bulundurmuşlardır.

Yüzyıllar boyunca, ‘Taş yerinde ağırdır’ şeklinde beyanatlar vermek suretiyle insanlığı, ağır olmanın ilk şartının yerinde kalmak olduğuna inandırmışlardır. İnsanoğlu da ağırlığını yitirmemek için olduğu yerden uzunca bir süre kıpırdamamış ve neden sonra sayıları daha az olmakla birlikte,‘ Yuvarlanan taş yosun tutmaz’ diyenlerin de mevcut olduğunun farkına varmıştır. Bu düşünce yapısına sahip olanlar, tarih sahnesinden ekseriyetle fırtına gibi geçtikleri için dertleri tam olarak anlaşılamasa da taş yerinde ağırcılarla kavga halinde oldukları izlenimini vermişlerdir. Kavga dediysem aslında daha çok çekişme, bir gururlu bakış atma, üstten üstten süzerek sahneden çıkıp gitme haliydi bu. Ağır taşlar da geri durmaz, kendilerinden emin bir havayla artık göremeyecekleri kadar uzaklaşmış olanların ardından kurularak içten içe özendiklerini acıma kılığına bürüyerek uzun uzun bakarlardı.

Bu çekişme zamanlar ötesiydi ve her yerdeydi. Mutfaktan yatak odasına evin her bir köşesinde, sokakta, işte, yolda, aklınıza gelebilecek her yerde. Dağda, ormanda, denizde ve hatta havada, kim neredeyse orada kalsın istiyorlardı. Değişmesin, dönüşmesinler de tek yosun tutsalar da olurdu. Kime ne zararı vardı ki azıcık küflenmenin, sonsuza dek göz yumabilirlerdi bu kadarına. Ta ki bir gün, kendilerinden birisi çıkıp ‘Yosun tutmamak için yer değiştirmek lazım, hem yosun tutmak da değişmek değil mi zaten?’ diye sorana kadar. Ağzını açmasıyla konu aldı yürüdü. ‘Küçük Kara Balık’ların rüyasına okyanus girmişti bir kere, ağırlığını yitirmeye mahkûmdu artık değişme isteğini hafiflik sayanlar.

Bu sayede sorgulanmaya başlandı yuvarlanan taşların neden hep daha hafif sayıldığı. Gizli gizli konuşuldu. ‘Yosunları yok tabii, daha hafifler normal olarak’ dedi birisi. Öteki ‘Aa, yosunları yoksa çıplak sayılırlar, o yüzden mi acaba?’ diye sordu. Yerin kulağı vardı, konu dallanıp budaklandı, içinden çıkılmaz bir hâl aldı. ‘Gönlünce yuvarlananın, kuşlar kadar hafif olmasından daha doğal ne olabilir ki?’ derdim oralarda olsaydım.

Zaman geçti, onca ağırlığıyla yerli yerinde duran dağlar, kayalar eridi, ya sele ya yola karıştı da bu mevzu değişmedi. Taş yerinde ağırcılarla, yuvarlanan taş yosun tutmazcıların ne inadı söndü ne de ateşi. Yanarak aydınlatan hep bilim insanı oldu. Hareket halindeki taşın, yerinde duran taşa oranla daha ağır olduğu bile ispatlandı ama yüz-yıllanmış kavga bitmek bilmedi.

Bana sorarsanız-ki artık buralardayım-her bir taşın aklı ve hakkı sayılmadıkça bu kavga bitmez. Hâlbuki yuvarlandıktan sonra durup yerinde ağırlaşmak seçilebileceği gibi, sürekli aynı yerde durmaktan sıkılıp yuvarlanarak hafiflemek de mümkün. Hiç yerinden kıpırdamamak da paşa gönül işi. Yeter ki gönüller yosun bağlamasın. Hâlâ yeşerebildiğini göstermek için kimseler küflenmek zorunda kalmasın.

Eninde sonunda herkes kendi ağırlığını taşır boynunda. Yuvarlanırken mi yoksa durup dururken mi düştüğüne bakılmaksızın dibi boylar suya çakılan, ağır ağır ya da bir anda. Sonuç değişmez; yosunlu ya da yosunsuz, batar gider. Bunu bilen taş kemale erdi, darısı başımıza.