https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Özgür Çırak, ikinci kitabına Gezi Parkı’nı selamlayarak giriş yapıyor. Uzun bir öykü olarak nitelendirdiği hikâye, okurun gözünde iki perdelik bir oyun gibi canlanıyor. İlk perdede Harun’u tanıyoruz. İkinci perdede Cem’i. Kitaba dair tek kafa karışıklığı da bu noktada yaşanıyor. Okumaya başladığımız andan itibaren gözümüze girip, gönlümüze taht kuran Harun’un ikinci perdedeki rolünü az buluyor, beğenmiyoruz. Onun hikâyesinin devamı beklentisiyle biz her sahnede Harun’dan bir iz aramakla meşgulken, fark etmeden Cem’in hikâyesine kaptırıyoruz kendimizi.

“Yara gibi kaynıyorlar birbirlerine.”

Yazarın ilk kitabı ‘Sıcacık Bir Ev’de kendini yer yer hissettiren büyülü gerçeklik ‘Ormandan Gece Gelen’de metin boyunca gayet emin adımlarla salınıyor. Özgür Çırak, upuzun bir geceyi anlattığı öyküsüyle hepimize hodri meydan diyor. En çok gece gelenden korktuğumuzu bilmesine rağmen kör karanlık kapıları zorlamaktan geri durmuyor.

‘’Kapı önleri, duvar dipleri, dağ başları, yol kenarları, insan ayağının değdiği, gözünün gördüğü, oksijenin ciğerde yandığı hiçbir yer güvenli değil.”

Bu güvensizlik metin boyunca öyle derin hissediliyor ki okuduktan ancak bir iki saat sonra kendimize gelip, restini gördüm diyebiliyoruz yazara. Sonra el mahkûm, arttırıyoruz.  “Teğmen Drago gibi işte, bir düşman var, bir yerlerde pusu kurmuş bizi bekliyor. Biz de burada onları bekliyoruz.”

Dino Buzatti’nin Tatar Çölü adlı romanına gönderme yapan yazar, Teğmen Drago’nun yaşadığı o umutlu umutsuzluğu bize kendi cesur korkaklıklarımızda gösterip, düşle gerçek arasındaki mevcudiyetimizi sorgulatıyor. Özgür Çırak, varlığımızla aramıza ‘görünmez bir kuş kafesi’ koyduğu bu karakol hikâyesi ile bizi derinden sarsıyor. Karaca’nın nezdinde açığa çıkan en hayvani yanlarımızı mumla aratacak kadar insani(!) yanlarımızın altını çiziyor metin boyunca. “Sökülüyor insanla hayvan.”

Yazar, bu yüzleşmede okuru yalnız bırakmıyor. “Bırakırsa karanlık var, arkasına geçemediği kapılar var.” Bizimle birlikte düşüyor gölgelerin peşine. Sarıçiçeklere soruyor olmuyor, ‘Karaca Baba’dan medet umuyor olmuyor.

Kitap boyunca ete kemiğe bürünen kötülüğün ayak sesleri gelip kulağımıza yerleşiyor. Kan, ter, meni oluyor, içimizde çürüyor, ne yapsak kurtulamıyoruz kokusundan. Harun olup susuyoruz önce. Cem olup üstüne gidiyoruz. Kendi karanlığımız karşılıyor bizi, savurup ormana atıyor. Her bir ağaca tek tek çarparak sorguluyor yere göğe sığdıramadığımız insanlığımızı.

‘‘Onca düşümüz, bilgimiz, anımız varken, karada hiç nefes almamış balık değilken’’ nedir bizi böyle çaresiz bırakan? Dünyaya bir türlü ‘’kaynamayan yaralarımızdan ifrazat olup akan’’ nedir? Bizi aynı anda hem bu kadar zalim, hem bu denli mağdur yapan nedir? Yazdıkça sormuş Özgür Çırak. Okudukça kem küm edeceğiz.  Okudukça yüzleşeceğiz. En çok gece gelenden korkarız biz. Teğmen Drago bile otuz yıl boyunca beklediği geceden- ki o gece kendisini aydınlığa çıkaracak olandır- korkar.

Yüzleşmek için hazır olduğunuzda büyülü gerçeklik duvarının ardında sizi bekliyor olacak ormandan gece gelen.  Bir sayfadan diğerine akıp gideceksiniz. Öyle bildiğiniz gitmelerden değil ama. Okuyan bilir acısını. Ben çektim, siz de çekin isterim. Şayet acı çekmenin, iyileşmek demek olduğunu bilenlerdenseniz, bu kitabı seveceksiniz çünkü.