https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

“Ekmek alacak paramız yok.”diye bağırdı çatıdaki adamlardan biri. Boşluğa bakan duvara ata biner gibi oturdu, ellerini havaya kaldırdı. “Hakkımızı istiyoruz. Emeğimizin karşılığını verin.” diye haykırdı. İki arkadaşı, arkasına geçerek aynı şekilde oturdu. Diğer ikisi şaşkındı, korku dolu gözlerle duvara yanaşıp, sesini duyurmaya çalışan adamın önünde durdular.

Aşağıdan böyle görünüyordu, ilk günden beri, kime yapılırsa yapılsın, haksızlığın karşısında yer almış olan Hasan’ın ve çatıya çıkmaya ikna edebildiği dört arkadaşının mücadelesi. Kalkıştıkları bu işin sonunda ne olacağını bilmeden yaşamdan aşağı bakıyorlardı. Hasan’ın hemen arkasındakiler Necdet ve Fatih’ti. Apo ve Murat başından beri daha temkinliydi, ama aynı şekilde mağdur edilmelerine karşın seyirciler arasında olmayı seçen arkadaşları kadar değil.

Aşağıda uğultulu bir kalabalık bekliyordu. Aylardır, gece gündüz demeden birlikte çalıştıkları binanın tepesinde, üç aydır alamadıkları maaşları uğruna ölümün karşısına dikilen beş arkadaşını izleyen onlarca işçiye, üst üste beş-on kişiyle telefon görüşmesi yapan telaşlı şantiye şefi, olay yerine intikal etmiş polis ekipleri ve sağlık çalışanları eşlik ediyordu. Yanlarına kimseyi yanaştırmayan işçiler direnmekte kararlı görünüyordu. Ekip amiri, gözünü Hasan’dan-ustabaşından edindiği bilgiye göre en anarşik olanından–ayırmıyor, itfaiye ekiplerini bekliyordu.

Binanın çevresinde toplanan kalabalığı yaklaşık bir saattir yukarıdan izleyen beşli, bambaşka duygular içindeydi. Necdet “Ölünce de böyle görür mü insan? Yani bu kadar net, bu kadar dışarıdan?” diye sordu. Fatih “Yoksa sen de benim gibi şerefsiz İhsan’ı mı gördün? Adam puştun allahı, bak bak, şerefsizliğin kitabını yazıyor koduğumun ustabaşısıyla.” Murat “Ya bunca kıyamete rağmen mesaiye devam eden lavuklara ne demeli? diye sordu.

Apo “Biz kendimizi gerçekten atacaz mı şimdi burdan?” Bu puştlar için he mi? Biz ölünce onlar alsın paramızı yesin diye mi? Hadi yakın birer cıgara da beynimiz açılsın. Hasan gardaş, gel bi daha düşünek.” diyerek içinde en fazla yedi-sekiz sigara bulunan paketi arkadaşlarına uzattı. Önce Hasan aldı bir tane sonra diğerleri. Apo, Hasan’ın ve Murat’ın sigarasını yaktı. Çakmağı Fatih’e uzattı. Hasan, Necdet’in sigarasını kendisininkinin ucuyla yakıp verdikten sonra “Hâlâ cıgara alabilecek paran varsa sen atlama zaten oğlum. Hem birimizin ölmesi yeter bunlara. Siz yanımda durun yeter.” dedi gözlerini boşluğa dikerek.

Bazı bazı kaçar gelirdi buraya. Tek başına yine bu şekilde otururdu. Tenini yalayan, saçını dalgalandıran, montunu bir süper kahramanınki gibi dolduran rüzgâra yüzünü döner, gözlerini kapatırdı. Sadece o anlarda iyi hissederdi kendini. Yaşıyor gibi… Ne garip! Yetişme ve yetiştirme telaşından başka bir şey değildi yaşam. İlla çatıya çıkıp yaşamı durdurması gerekiyordu Hasan’ın yaşadığını hissetmek için. “Canıma yetti artık! Böyle yaşamak olmaz olsun.” diye haykırarak ağlamıştı Ayşe geçen gün, artık hiçte seyran olmayan samanlıklar dolusu.

Mahallenin en yakışıklı genciydi Hasan-bileğine, yüreğine en sağlam olanı- ilkokuldan sonra okumayan Ayşe’nin zeytuni gözlerinin gördüğü en yiğit adam. Hasan oldum olası çatır çatır söylerdi gerçekleri. “Daha askerlik duruyo kızım, iş güç yok.” diye en acı haliyle ortaya koyuverdiğinde bile rüzgârından çıkamayan kızın ayakları yere değmemiş, “Hepsi olur. Ben beklerim seni” demişti. Hasan da liseden sonra, bir süre yaptığı gibi çalışmak için inşaatlara gitmişti önce, sonra bir çift kara gözün hayaliyle askere.

Rüyalarının sultanı, karısı oldu. Düşler soyunup da koyunlarına çıplak gerçekler girene kadar her şey yolundaydı. Okumamışlıkları kanayan bir pişmanlık, kutu gibi evleri ahırdan bozma gecekondu oldu olana kadardı seyran. Sonraları, ekmek teknesi dediği şey, dumanı tütemeden ekmeğini yutmaya, sıva bulaşmış elleriyle ördüğü duvar, karısı ile arasında yükselmeye durdu. Her insanın kara gün sırtlama eşiği farklıydı. Ayşe’ninki buraya kadardı. Genç kadın, tepesinde güneşle çalışan adamın küçücük gölgesinin, kendi hayalinin ışığında uzayıp gidenle bir olduğuna inanmakta güçlük çeker hale geldi. Bir erkeğin iktidar sorunu bu noktada başlıyordu sanılanın aksine, kanını çekip alıyordu canından.

“Hasan! Korkutma bizi oğlum, Allah aşkına boş boş bakıp susma.” dediği sırada çaldı telefonu Apo’nun. Aşağıdaki arkadaşlarından Kemal arıyordu. Kahvaltıda, plan yaparken gayet ateşli konuştuğu halde, yukarı çıkmaya başladıklarında dizleri tutmaz olan Kemal. Polisin fikriydi belli. En yakın arkadaşlarına aratıp vazgeçmelerini sağlayacaklardı. İlk aramada ikna olup dönsünler diye ‘bulunur bir çaresi’ şeklindeki sözler, sonrakilerde ‘tutuklayacaklar sizi’ tehditlerine varıyordu.

Haklılığından, zorbalıkla vazgeçirilmek bir tek Hasan’ı mı çıldırtıyordu ne? Apo “Dönelim Beyler, böyle bir yere varamayız. Bak, itfaiye falan da geldi. Meşgul ediyorsunuz devletin çalışanını deyip duruyorlar.”

Necdet lafa girdi. “Diycek tabii oğlum, her yolu deniycek. Hangisini yersek artık”

Murat “Yesek nolur, yemesek nolur? Çivisi çıkmış işte, düzen bozuk.” deyince öfkesine hâkim olamayan Hasan, “Düzen değil oğlum, düzülen bozuk.” diyerek ayağa kalktı. Önce arkadaşlarının, ardından aşağıdaki kalabalığın yüreği ağzına geldi. Necdet gayrı ihtiyari Hasan’ın bacağına sarıldı. Aşağıdakiler kısa bir “Ay, vah, Eyvah”, uğultularının ardından nefesini tuttu. Hasan sessizliğin ortasında avaz avaz bağırdı. “Hakkımızı istiyoruz!” Çalışıyoruz, karşılığını alamıyoruz. Sabah kahvaltıda, altı kişi dört simit yerken, karar verdik biz! Dönmeyiz yolumuzdan.” Aşağıdaki işçilerin bir kısmından alkış ve ıslık sesleri geldi. Bir rüzgâr esti, Hasan’ın montunu dalgalandırdı. Ellerini çırpacak kadar yürekleri olmayan çalışma arkadaşlarına baktı, işverenlerle birlik olanlara. Midesi bulandı, başı döndü. O sırada iki yanından da elini tuttu arkadaşları, sağ tarafına Necdet, soluna Fatih geldi. Üç adam, el ele duvarın üstünde, haksızlığa direniyordu. Apo ve Murat temkinliydi yine.

İtfaiye ekipleri harıl harıl çalışıyordu aşağıda, taşeron firmanın sahibi de gelmişti. İnşaat sahibi, resmi sorumluluğu ona devretmişti nasılsa, vicdani olanı ise kimsenin umurunda değildi sanki. Megafonla ikna çabaları sürüyor, ama beş saat geçmiş olmasına rağmen onları tatmin edecek hiçbir açıklama yapılmıyordu.

“ Beyler sağ olun, fikir benimdi yalnız bırakmadınız. Ama ben tamam deyince elimi bırakın, başladığımız işi bitirelim.”

“Nasıl bırakırız oğlum, manyak mısın? Dirimizi sallamıyor bu adamlar, ölümüzü hiç iplemezler.” dedi Fatih.

Hasan tam itiraz edecekti ki birden ortalık karıştı. Islıklar, alkışlar arasında ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Aşağıdan gelen çığlıkların atıldığı yönde, binanın yanındaki vincin tepesinde Kemal, Önder ve Mehmet vardı. Dördüncü katta toplanan yedi-sekiz kişilik diğer grupta kimler vardı göremiyorlardı ama yaşadıkları zorluğu haykıran sesleri hepsini daha güçlü kılıyordu. Hasan’ın ağlamamak için zor tuttuğu gözlerinin içi gülüyor, dizleri titriyordu. Artık duvarın üstünde, elleri sımsıkı kenetlenmiş beş kişiydiler.

Bu kenetlenme, yarım saatten kısa bir sürede-seçim arifesinde son derece meşgul olan-belediye başkanı ve adamlarını olay mahalline çekmeye yetti. Bu kez Hasan’ın telefonuydu çalan. Başkanın devreye girip, en kısa sürede ödemelerin yapılacağı sözünü verdiğini müjdeliyordu. Hasan, yüzünü rüzgâra dönüp, derin bir nefes aldı. İliklerine kadar yaşadığını hissediyordu. “İniyoruz arkadaşlar.” dedikten sonra çatıda bekleyen iki memura döndü, “Ama bir şartla” dedi. “Bize bi paket marlboro alırsanız” diye ekledi. Memurlar tepki vermedi. Apo “ Olsun, sukut ikrardandır.” diye fısıldadı arkadaşlarına gülümseyerek.

Aşağı indiklerinde, artık çok daha gür çıkan alkış sesleri arasında, ustabaşı ve taşeron firma sahibinin delici bakışları altında apar topar polis otosuna bindirildiler. “El çırpanların sayısındaki artış, maaşlara da yansıtılsa bari. ” dedi Hasan Necdet’e.

………….

“Bu da ne?” diyerek aldı Apo gazete muhabirinin uzattığı dosyayı.

-Söz vermiştim ya size, geçen ay sizin intihar girişimini haber yaptığımda, hatırlamadın mı?”

– Oo, sabah ne yedin diye sor, hatırlamam ben abi.”

-‘Ya karakolda ya mezarda biter bu hikâyenin mutlu sonu olmaz.” demişti arkadaşınız hani. Adı neydi?

– Hasan?!

– Hah, o işte. Ben yazdım, mutlu son yazdım sizin hikâyeye söz verdiğim gibi. Okumanızı çok isterim. Diğerleri de burada mı?

– Yok abi, burada bi tek ben kaldım, dağıttılar bizi senle konuştuk diye çok kızdılar zaten. O gün karakola götürdüler işte biliyosun olanları. Sonra elebaşı diye Hasan’ı işten çıkardılar. Şimdi senle konuştuğumu da görmesinler abi, gitsen iyi olur. Sağ olasın, okurum ben.

– Tamam, hemen gidiyorum. Hasan’ı da görmek isterim ama. Nerede bulurum onu biliyor musun?

– Beylikdüzü’nde bi inşaatta çalışıyodu abi, ama geçen hafta bi vinç kazası olmuş belki duymuşsundur. İki işçi ölmüş. Allah taksiratını affetsin, biri Hasan dedilerdi abi.