https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Demir kapıların sırayla kapanması uzun koridorda ardı ardına yankılandı. Floresan her zamanki gibi sayım bittikten sonrada kapatılmadı. Herkes ranzalarına yönelirken Zühre yalnızca geceleri kullanabildiği hazır bezi oğlu Tahir’in altına bağlamaya girişti. Gündüzün bağlayıp tekrar tekrar yıkadığı patiska bezlerle çile sepetini doldurmaya uğraşıyor, oğlunun boklarıyla da yaralarını sarıyordu.

“Bu çocuğa bu koşullarda nasıl tuvalet eğitimi vereceğim Allah’ım? Ne etmeli bilmem ki? Param da yetmiyor zaten hazır bezlere! Var git sen düşün Zühre! Bunları o azmış, sarhoş kocanı bıçaklamadan düşünecektin kızım! Kucağında çocuk, kırılmış elinle nasıl da buldurttun şah damarını bilmem ki?”

Tahir’le her gece olduğu gibi yine gözleri kapama oyununa başladı. Loş sayılsa da bu ışıkta çocuğun uyuması biraz uzun sürüyordu. Zühre’nin melodik söylediği “Çırpınma, kıpırdama hadi sarıl bana! Çırpınma, kıpırdama hadi sarıl bana!” Tahir’in ninnisiydi. Arada “tımbır tıp, yum zeytin gözlerini, sıkıca yum,” gibi üç beş kelime daha eklense de ana-oğula hasninninin, asıl nakaratıydı bu eylemsizlik sözleri.

İki yaşındaki oğlana nedendir bilinmez, ranzanın üstünde yatmak iyi geliyordu. Kadınlar çocuğu kırmayıp üst katı Tahir ile Zühre’ye verdiler. Koğuşun yaşını başını almış Fahriye Abla’sı “Güzellikten yoksun bu dört duvarda, merdivenlerinden inip çıkmak, belki çocuğun tek oyunu olduğundandır! Çocuk işte, yaşama tutunacak ille bir şey buluyorlar beton kokulu odalarda bile!” diye içlenirdi hep.

Yalnızca bu küçük oğlan değildi yaşama tutunan. Tahir ile kendinden vazgeçmiş olan Zühre bile, hayata yapışmış bırakmıyordu. Ömrünün onu çekiştirdiğinden, kat be kat az ve çelimsiz, ucundan çekiştiriyordu yaşamı. Ama paramparçaydı. Tahir zeytin gözleriyle, babasını öldürmüş bu kadının parçalarını, en olmadık mekanda, eksik gedik de olsa yapıştırmayı başarmıştı. Zühre bundan sonra kendiyle savaşacaktı. Ya içinde bir güve büyütü pazar azar kendini yiyecekti, ya da kabuk tutmuş yerlerinden, aşılı yeni sürgünler verecekti. Şu kahpe dünyada nasıl mümkün olacaksa, çile sepetini doldurmak Zühre’ye denk gelmişti.

Bir gün Fahriye Abla, Tahir için aldırdığı resimli bir masal kitabıyla döndü görüşmecisinin yanından. Masal kitabının her sayfasında kırmızı “Görülmüştür” damgası kadınları gülme krizine soktu. Tahir de hiçbir şey anlamadan onların kahkahalarına katıldı. Çocuğun kitaba bakışı, karıştırması, sevinci ve dillere destan mutluluğu dört duvarın kasvetini söküp attı.

Demir parmaklıkların kıdemlilerinden Fahriye Abla, Tahir’in mutluluğunu görünce,“Mahpusanede hatırlamamayı, hayal kurmamayı, özlememeyi öğrenirsin. Yaşadığın ana yapışamazsan, mahvoldun… O anı, özgürmüş gibi, ama tel örgülerin ardında olduğun gerçeğini bir an bile aklından çıkarmadan değerlendirmek zorundasındır,”** diye söylendi. Çocuk yüzünden pek keyiflenmişti. Gün batımına karşı hem de bağ bozumunda, kavunlu peynirli bir çilingir sofra hayal etti. Çaresiz uzun bir “Of” çekmekle yetindi.

Tahir yaprakları, evleri, bazı kuşları, ağaçları ve daha birçok şeyi bu masal kitabından öğrendi. Dış dünyaya dair bildiği tek şey açık havaya çıktıklarında başını kaldırınca gördüğü gökyüzüydü.

Zühre daha hapishaneye gelmeden, kocasını öldürdüğü haberi çoktan koğuşta yayılmıştı. Fahriye Abla; “Ben neler neler gördüm, şu betonlar dile gelse de bi anlatsa!Bi dinleyelim bakalım ne olmuş? Hele bi anlatsın! Az sabır! Az sabır!” diye yatıştırdı diğerlerini. Hepsi de O’nuiri yarı, güçlü, kuvvetli birisi olarak hayal ediyorlardı. Gele gele çelimsiz, zayıflıktan elmacık kemikleri dışarı fırlamış, hafif dişlek kucağında zeytin gözlü Tahir’iyle Zühre geldi. Bir kolu da omzuna kadar alçılıydı. O kadar ufak tefekti ki, yalnızca alçıdan ibaret gibi duruyordu.

Gelir gelmez kadınların şaşkın bakışlarından ne düşündüklerini anladı. “İstemedim öldürmeyi! Vallahi de billahi de istemedim! Çok içmişti! Nereden bulduysa eline bir demir aldı. Daha ilk vuruşunda kolum kırılmış! Baktım, Tahir’in üstüne yürüyor ağlıyor diye, onu öldürecek, önce Tahir’i aldım kolumun altına, bir bıçak buldum oralarda, can havliyle kırık elimle bir savurdum! İşte buradayım. Hiç birini hatırlamıyorum! Keşke, keşke böyle olmasaydı,” diyerek, gözleri yaşlı koğuştakilerin merakını giderdi.

Anne ve çocuğun parmaklıklar ardında geçirdikleri süre altı ayı geçiyordu artık. Bu arada elbirliği ile sütten kestiler çocuğu. Pek ağladı yavrucak. Tüm koğuş uykusuz gecelerin sonunda başardılar. Zühre’nin, ek gıdalara parası yetmiyordu. Zaten yetse bile içeriye almak çok zor oluyordu. Allahtan çocuk yoğurdu çok seviyor şekerlisi, tuzlusu, kimyonlusu, nanelisi her türlüsünü ayrı bir yemek çeşidiymiş gibi seve seve yiyordu.

Fahriye Abla bir defasında; “Kızım ne dövünüp durursun, ‘Canım anam, güzel anam, çileli anam! Olmasan ne ederdik?’ diye! Anadır! Yapar! Yapacaktır! Hadi işine bak yahu!” deyip haşladı Zühre’yi. O da; “Yaşlı başlı kadın be Abla! Bana ve kardeşime para göndermek için temizliğe gidiyor! Kardeşim askerde! Az kaldı bitirip gelsin! Annem Tahir’i alacak, kardeşim çalışacak,” diye açıklık getirdi. Kadın, karıştığına bin pişman kendi yatağına geri döndü.

“Külkedisi” masal kitabı epey renk getirmişti koğuşa. Kendileri de okuduklarına inanıp, oyun oynayarak sırayla çocuğa okuyorlardı. Böylece Tahir, masalın tüm cümlelerini ezberledi. Yanılıp yanlış okuyan birisi olursa hemen uyarıyordu. Sütten kesilmişti ama sol başparmağını emmeğe başlamıştı. Sayımdan sonra annesi “Çırpınma, kıpırdama hadi sarıl bana!  Çırpınma, kıpırdama hadi sarıl bana!” ninnisini söylemeye başladığında, sol başparmağı doğrudan ağzına gidiyor, ancak parmağını emerek uykuya dalabiliyordu. Zühre, düşmesin diye oğlunuduvar tarafına yatırıyor, sabah sayımlarında uyandırıp onu da mahmur mahmur (sözde) sayıma katıyordu.

Bir gün Tahir, ellerini arkadan bağlamış, Fahriye Abla’nın iplerinden birini tesbih gibi eline almış kendinden büyük adımlarla yürüyordu. Zühre “Oğlum ne yapıyon sen?” deyince, çocuk “Ben gardıyanım! Otur yerine! Sıçmayım bacağına!” demez mi? Koğuş kahkahaya boğulurken, kadının içi cız etti. Bunu çözse çözse Fahriye Abla çözerdiye düşünerek; “Abla, sen terzisin! Al bu çocuğu yanına ver eline iğne iplik! Oyalansın dikişle! Gözünü seveyim! Yoksa bacağımıza sıçacak duydun!” dedi yüzüne acı bir gülümseme yerleştirerek.

Fahriye terzihaneden getirdiği kumaş artıklarına, gizlice iliştirdiği iğne iplikle Tahir’in terzilik kurslarını başlattı. Doğrusu oğlan pek yetenekliydi. Eline yakışıyordu iğne iplik. Ama iğneyi avuç içine derince batırınca bu serüvenin de sonuna geldiler. Neyse ki Fahriye Abla’nın aklına bavul boşaltıp yeniden yerleştirme fikri geldi. Çocukla bavullarını boşaltıp yerleştirme oyunu oynamaya başladılar. İkisi de pek sevdi bu oyunu.

Tahir’in dayısı askerliğini bitirmek üzereydi. Dolayısıyla anneannesine gidecekti. Ondan önce, iyi halden Fahriye Abla tahliye olmayı bekliyordu. Betonlar arasında yedi buçuk sene, dile kolay. Gerçi Tahir geldikten sonra, zaman pek kolay ilerlemişti koğuştaki herkes için. Özleyecekti bu zeytin gözlü veledi.

Zühre, Ablasının kulağına eğildi. “Çıkınca nereye gideceksin Abla?  İşin, evin hazır mı? Söylenenler doğru değil mi? Hadım ettin mi gerçekten adamı?”diye sordu. Çocuk kucağında uyurken ranzayı tırmanmak zor oluyordu. “Tahir’i uyut gel konuşalım,” dedi Fahriye Abla. Çocuk uyur uyumaz ablasının yanında bitti Zühre.

“Bak kızım, ben Hatay Harbiyeliyim! Şimdiki adı Defne! Bursa’da olduğuma bakma! Ben içerdeyken kocam öldü! Oralardan Bursa’ya taşıyıp sahip çıkamadım kadına diye kahrından yani! Memleketime döncem! Hatay’da askerlik yaparken tanıştıktı kocamla! Evlendik! Bursa’ya yerleştik! Rahmetlik kocamın memleketi burası! Geldiğimde gencim, güzelim tabi! Boylu posluyum! Altıparmak’ta bir dükkan açtık bana! E dikkat çektim! Kızım beş yaşında, üstelik iki buçuk aylık hamileyim!” Zühre pür dikkat Ablasını dinliyor. Neredeyse soluk almayacak bir şey kaçırmayayım diye. “Bir düğüne elbise yetiştirmem lazım! O yüzden dükkandayım, geç çıkıcam biraz! Piç kurusu meğer günlerdir beni takip ediyormuş! İçeri daldı, kapıyı kapadı! Ben güçlü kuvvetliyim, o benden kuvvetli! Saldırdı! Elbiselerimi yırttı! Gözümün önünden bir an kızım geçti! Ona mirasım adı kirlenmiş bir ana olacaktı! Gerçi böylede kirlendi ya, neyse işte!” Arada Tahir’in parmağını emmesi duyuluyordu. “Elime, elbiseleri biçtiğim makas geçti! Kestim attım herifin çükünü!”

Zühre ağzı açık, elini ağzına kapadı. Şaşkınlığı tüm yüzüne yayıldı. “Üzgün müyüm? Evet, hem de çok üzgünüm! Hatta üzüntüden düşük yaptım! Keşke olmasaydı! Geçiyor mu? Geçmiyor, ama şekil değiştiriyor! Anca ondan sonra devam edebiliyor insan! Zaman az biraz merhem oluyor! İyileşemiyorsun ama iyi oluyorsun! Biliyorum duymak istediklerin bunlar değil ama böyleyken böyle işte!  Amaaan, bak şimdi sana anlatırken birleştirdim! Bizim oralarda anlatılır hep! Keşke defne ağacına dönebilseydim bende, Apollon’dan kaçan Defne gibi!” Tahir ağlamaya başlayınca demli sohbet yarım kaldı.

Fahriye Abla yaşadığı onca acıyı, öyle kolayca anlatıvermişti ki, olayların gerçekliği konusunda insanı şüpheye düşürüyordu söyledikleri. Ama Zühre, koridorları aydınlatan loş ışıkta bile, ablasının gözlerindeki o utangaç kopkoyu hüznü ve içindeki derinliklere çağıldayan pişmanlığı görmüştü. Hikayenin sonunu hiç öğrenemedi Zühre. “Defneye dönmek ne demek?” hayatı boyunca hep merak edecekti. Genç kadın bir şeyi daha hep merak etti. Ablasının hakime olayı nasıl anlattığını ve ne dediğini? “Adamın çükünü kestim,” diyemezdi. “Belki de, Şey’ini hakim bey Her Şey’ini kestim,” demişti. Bundan sonra Zühre, Fahriye Abla’sını her hatırladığında hınzır ve utanık bir gülüş yayılacaktı yüzüne.

Fahriye abla tahliye edildikten sonra, Tahir çok aradı onu. Çok ağladı. Yavrucak üzüntüden altına tekrar işemeye başladı. Dayısının terhisine de bir ay kalmıştı. Yalnızca kitaptan gördüğü birçok şeyi, kısa bir süre sonra görecekti dışarıda. Zühre, oğluna sürekli duvarın öteki yüzünü anlatıyordu. Ananesinin ve dayısının onu çok sevdiğini, elinden tuturak çocuk bahçesindeki salıncaklara-kaydıraklara götüreceklerini söyleyip, onu parmaklıkların ardına hazırlamaya çalışıyordu. Tabii ayrılık acısını kendi içine gömerek! Tek tesellisi, anasız-babasız bu zeytin gözlü yetimin serbestliğiydi.

Ana oğulun duvarın öte yanına ait hayalleri sürerken, Kasım’ın güneşli ama serin ve lodoslu bir gününde açık havaya çıktılar. Tahir, mahpushanenin duvarlarını aşıp kendilerine doğru uçuşan çınar yapraklarını görünce; peşlerinden koşarak “Anneee bak! Yapraklar çırpınıyor! Çırpınıyoooor!” diye bağırmaktan kendini alamadı.

Gönül MALAT 23. 07. 2020

* Bu öyküde, Sahra Atila’nın Medyascope’taki, “Mahpus anne ve uzmanlar anlatıyor: Cezaevinde büyüyen çocuk olmak” adlı araştırma yazısından esin alınmıştır.