https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Namuslu birisini aldatmak kadar kolay bir şey yoktur.
                                                                                  -Jean de La Fountaine-
 

Elinde kapatamadığı telefon, evden çıkmaya hazırlanıyordu. ‘Sivil arkadaşlar peşinizde olacak, sakın telefonu kapatmayın. Hep temasta kalmamız lazım.” dedi telefondaki memur. “Tamam.”diyebildi sadece. Ayakkabılığa gitti; cırt cırtlı spor ayakkabılarını çıkarıp eline aldı. Kilidini çevirip açtığı kapının eşiğine bıraktı. Giymek için güçlükle eğildiği sırada telefondaki ses “Oradasınız değil mi?” diye sordu. Telefonu kulağıyla boynu arasında sıkıştırıp elleriyle ceplerini yoklarken “Evet, şimdi çıkıyorum” diye cevapladı. “Hay aksi! Anahtarlarım yok çocuğum.” Nerede olabileceklerini düşünmesine bile fırsat bırakmadan “Çok telaş ediyorsunuz Müzeyyen Hanım Teyze. Planı bozacaksınız. Yakalayamayacağız altınlarınızı çalanı.”
Mesele sadece altın olsaydı keşke, torunları için sakladığı üç kuşak öncesinden yadigâr setleri vermişti önce. ‘Sakladığınız başka şeyler olmadığından emim misiniz?’ diye soran üniformalı ve telsizli polis memuruna aklına geldikçe tamir için ayırdığı yüzükleri, en küçük yeğeninin düğünü için aldığı bileziği, gün parası olarak çantasına ayırdığı dolarları bir bir vermişti. Son anda oğlunun “Lazım olur anne, dursun kenarda.” diyerek verdiği tam altını hatırlamış “Az kalsın unutuyordum, evladım.” diyerek iç çamaşır çekmecesinin en arkasından eliyle yoklayarak bulduğu keseyi uzatmıştı. Diğer polis memuru eldiven giyerek titiz bir şekilde verilenleri almış, açtığı klipsli poşete koymuş ve üstlerindeki parmak izlerini incelemek üzere merkeze götürmeleri gerektiğini anlatmıştı. Kendisinin de ifade vermek için yanlarında gitmesi gerekiyordu. “Görevli arkadaş size eşlik edecek.” diyerek hep birlikte kapıya yöneldiklerinde Müzeyyen Hanım’ı selamlamıştı kapıdaki polis. “Hemen hazırlanın hanımefendi, bir an önce gidelim biz de.” deyince Müzeyyen Hanım nezaketsizlik olmasın diye kapıyı hafif aralık bırakarak koşar adımlarla yatak odasına gitmişti.
 Sabahın erken saatlerinden beri içinde olduğu bu hengâmede çıkarmaya fırsat bulamadığı pijamasından nihayet kurtulabilmişti. Ayağına sandalyede duran lacivert pantolonunu hızla geçirip, karakola resmi kıyafetle gidilmesi gerektiğini düşünerek gardırobun en arka köşesinde asılı gömleklerden mavi olanı hızla çekmişti üstüne. Titreyen elleriyle düğmeleri iliklerle buluşturmakta o kadar zorlanmıştı ki içine işleyen naftalin kokusuna rağmen çıkarmayı göze alamadan kapıya koşmuştu. Aralık bıraktığı kapıyı açarken “Kusura bakma evladım, beklet…” Sözünü tamamlayamadan bayılacak gibi olmuştu Müzeyyen Hanım, polisi kapıda göremediğinden değil naftalin kokusundan.
“Yok, yok yapmam ben telaş melaş oğlum, bulalım o soysuzları yeter ki” diye cevap verdi en sakin ses tonuyla ama uğurböceği şeklindeki anahtar askılığında bulamıyordu aradığını bir türlü. Anahtarlıklardaki yazıları güçlükle seçebildi; y..yazlık, b..bo..bodrum, b..bahçe hepsi buradaydı işte ama ev yazan yoktu.
– Müzeyyen Hanım Teyze, kimliğinizi almayı unutmadınız değil mi?
– Aldım evladım, anahtarımı bulayım hemen çıkıyorum.
– Bankada da bir sivil arkadaşımız olacak. Hiç korkmayın sizi koruyor olacağız.
– Ah, evladım nasıl vicdansızlara denk geldim ben böyle. Çok üzülüyorum ama onların bu kadar kötü olmasına mı kendi saflığıma mı bilmiyorum.
– Üzülme, teyzeciğim. Altınlarını almakla yetinmeyip parana da göz diken o allahsızları doğduklarına pişman edeceğiz.
Yok, her yere bakmıştı işte sanki yer yarılıp içine girmişti anahtar. Uzanmak için bile kendini onlara göre ayarladığı kırlentleri altlarına bakmak için yerlerinden etmiş, gazeteleri elleriyle yoklarken bulduğu okuma gözlüğünü çantasına atmıştı. Salonda da değildi. Mutfağa tekrar girdi, dün akşam eve gelirken aldığı öteberinin poşetlerini ilk kez katlamadan dolaba koyuverdiği geldi aklına. Onları çıkardı, hışırtıların arasında “Hah işte buldum, evladım.” dedi. “Çok şükür, şimdi doğruca bankaya gidin ve yolda sağa sola çok bakmayın, hırsızları şüphelendirecek bir hareket yapmayın sakın.”
Ayakkabılarını tek elle giyip, cırt cırtlarını güç bela yapıştırdı. “Oğlum, ben şu kapıyı kilitleyeyim bir, artık telefonu kapasam, beni bankada yeniden arasanız olmaz mı çocuğum ha? Ben pek yoruldum.”
“Sakın teyzeciğim, sakın. Sizi koruyabilmek için sürekli temasta olmalıyız, aman dikkat!”
Merdivenlerden indi, apartmandan çıktı. Boşta kalan eliyle kâh beyazlamış kıvırcık saçlarına kâh göz çevresinden taşan sayısız kırışıklığa inat kalkık burnuna dokunarak, kısacık boyuna oranla tombik bacaklarını panikle savurarak yokuştan caddeye doğru inmeye başladı. Karşıdan alt kat komşusu Fahriye’nin geldiğini gördü. “Merhaba Müzeyyen Teyze, nasılsın?” diye sordu.  Telefondaki polis daha kadıncağız sualini bitirmeden “Konuşmayın, yürümeye devam ederek selamlayıp geçin.” dediği için hiç duramadan kulağında telefon “Merhaba, Fahriye. Sağ ol.” diye fısıldar gibi çıkan sözlerinin kişiliksizliğinden, komşusunun hatırını sormamış olmanın utancıdan, kandırılmış olmanın verdiği aşağılık duygusundan boğulur gibi oldu. Sol kulağını yakan telefonu el değiştirip sağa geçirdi.
“Çok az kaldı, bankaya girdiğinizde telefonu kapamadan elinizde tutun. Paranızı çekip, hırsızların sizi çağırdığı parka gidin. Ben arkanızda olacağım. Bölgede de ekip bekliyor. Onları kıskıvrak yakalayacağız.”
“Tamam, evladım. Allah sizden razı olsun.” deyip bankaya girdi. Girişteki güvenlik görevlisine yaşadıklarını anlatmadan durabilmesinin tek nedeni açık olan telefondu. Polisin her ayrıntıyı- teyzelere özgü gereksiz açıklamalarda bulunma ihtimalini bile- göz önünde bulundurup, telefonun sürekli açık kalmasını istemiş olması bir an kendini güvende hissetmesine neden oldu. Duyduğu huzur dua olup çıktı ağzından “Bunu bile hesaba katmışlar, Allah utandırmasın.”
Sıra almak için düğmeye bastı. Çıkan kâğıdı aldı. Numaraların yandığı ekranın tam karşısındaki banklardan birine ilişti. Telefonu banka koyup çantasından çıkardığı gözlüğü taktı, numarasına baktı; kırk. Sıranın kendisine gelmesine en az sekiz kişi vardı. Araya farklı sayılarla kaç kişiyi sokacaklardı kim bilir. Bankaya kendisinden sonra gelen insanların aldıkları sıra numaralarının nasıl olup da gişede onunkinden önce yanıp söndüğünü hiçbir zaman anlamamıştı “Oyun oynamaya utanmıyor musunuz bizimle?” diye azarladığı çalışanları bin türlü oyun içinde bekleyecekti bugün. Sesini bile çıkaramayacaktı. Bunları düşünüyor olduğunu fark etmek ona kendini çok tuhaf hissettirdi. Sabahtan beri düşünmeye bir saniye bile vakti olmamıştı. Hep o telefon olacak yüzünden. Gençlere bir kez daha hayret etti; o aleti bütün gün ellerinden düşürmeden de hayatlarına devam edebiliyorlardı ya helal olsun. Allah o çaresiz anında kapıda gördüğü memurdan da razı olsun. Onun sayesinde burada altınlarını geri alabilme umuduyla oturuyordu. Beş kişi kalmıştı işte, parayı götürerek hırsızları tuzağa düşürecek, kendi elleriyle verdiklerini geri alacaktı, ayrıca gururunu da ve en önemlisi kendini bu denli saf hissetmediği zamanları. Bu hisle insan fazla yaşamazdı çünkü. Uğradığı haksızlık, kandırılmışlığıyla birleşince önce derin bir utanca, sonra ona her şeyi yaptırabilecek bir öfkeye dönüşüyor; ruhunu kemiriyordu.
Sıranın ona gelmesine üç kişi kaldığı sırada Müzeyyen Hanım, açık kapının önünde öylece kalakaldığı anı düşündü. Kendisiyle beraber gitmek için kimsenin beklemediğini anlayalı en fazla iki – üç dakika olmuştu ki üst kata çıkan bir polis memuru görmüştü apartmanda. Onu durdurup olan biteni bir solukta anlatmıştı. Sadece, yatakta dönen tembel bir kedi gibi sağa sola gerinirken çalan kapıyı açıp, evinde arama yapacaklarını söyleyen üç polis memurunu karşısında gördüğü an hissettiği korkuyu anlatma fırsatı bulamamıştı. Hemen merkezi arayan memur “Üzgünüm, teyzeciğim. Sizi dolandırmışlar. Mantar gibi çoğaldılar bu ara. Hatta sizi arayıp yine şanslarını deneyeceklerdir.” demiş ve sormuştu “Bankada paranız olup olmadığını sordular mı hiç?”
“Evet, sordular. Miktarını da söyledim. Vah ki ne vah! Hay benim akılsız kafam. Nasıl düşünemedim.” 
“Üzülme Hanım Teyze, taktikleri bu. Birazdan arayıp bankadaki paranı çekmen gerektiği gibi bir şey söylerlerse hiç renk verme. Tamam de. Ben, seni beş dakika sonra arayacağım. Ve onları doğrudan içeri tıkacak planı başlatacağız.” demişti yağız, babayiğit delikanlı. Böyle aslan gibi polislerimiz olduktan sonra bir şeycikler olmazdı kimseye evelallah. Aynen söylediği gibi iki dakika sonra aramışlardı. İçinden ‘görürüsünüz, sizi gidi ahlaksız, kan emiciler derken telefondaki insan artığına “Tamam, evladım. Polis ne derse bizim için emirdir.”diyerek rol bile kesmişti. Hiç bozuntuya vermeden, söyleneni yapmış olduğu için gurur duymuştu kendiyle. Şimdi onlar düşünsündü.
Ekrandaki numara değiştiğinde kendisine bir kişi kaldığını fark etti. Tam sevinecekken ağzında bir buruk tat oluştu. Anlamlandıramadı. Bayağı çürük kokusuyla karışık, yutkundukça acı bir burukluk bırakan tat. İstemsiz olarak bankta açık duran telefona baktı ama bu kez bir kurtarıcıdan çok cellâdına bakar gibi. Sadece ellerini değil, kafasının içinde çıldırmışçasına dönüp duran düşünceleri de nereye koyacağını bilemiyordu. Kulaklarında çınlayan uğultuya numaranın değiştiğini bildiren çanlar karışıyor, sıranın nihayet kendisine geldiğini gösteren rakamın üçüncü gişede yanıp söndüğünü görüyordu. Ona öyle geldi ki yanıp sönmese asla göremezdi.
Gişeye doğru hareketlenen kimse olmayınca görevli kız bekleyenlere seslendi. “Kırk numara burada mı?”
Kırk mı? Kırk satır mı? Kırk katır mı yoksa? Gözü telefona takılı “Geliyorum, evladım. Fark etmemişim yandığını.” diyerek son bir rol kesmeye daha koyuldu Müzeyyen Hanım. Ama bu defa korkudan ölüyor ve gişedeki görevlinin de onlardan olma ihtimali üzerine düşünmeden edemiyordu. İçinde, bugün kuruttukları güven madeninin adeta dibini sıyırarak inanmaya çalışacağı bu kıza acıyla gülümsedi. Telefonu, seslerin net duyulması için bankoya, kırk numaralı kâğıdın üstüne koyarken ‘kırk satır olsun, en keskininden.’ diye geçirdi içinden. “Hanım kızım hesabımdaki tüm parayı çekmek istiyorum dedi.” “Hemen bakıyorum, hanımefendi” diyerek uzatılan kimliği alan kız, hesapları kontrol edip, parayı çektiğini beyan etmek üzere imzalaması gereken kâğıdı kadına uzattı. Müzeyyen Hanım, telaşla bir şeyler karaladığı kâğıdı kıza geri verdi. Kızın gözlerinin büyümesiyle yerinden fırlayarak kalkması bir oldu. Kadın telaşla ağzına götürdüğü parmağıyla sus işareti yaparken, öbür eliyle telefonu hatırlattığında,“Sistemimizde bir sorun var sizi biraz bekleteceğim” deyiveren kız adeta buharlaşarak yok oldu.
Kız, gerçek sivillerle döndüğünde elinde bir poşet para vardı. Telefondan duyulacak şekilde “Buyurun hanımefendi. Paranız hazır.”dedi. Müzeyyen Hanım, sakin kalarak devam etmesini söyleyen memurların gözetiminde dışarıya çıktı.
Telefonu eskisinden de fazla yanan kulağına götürerek “Bankadan çıktım.” dedi. “Tamam, Müzeyyen Hanım Teyze. Çok az kaldı o şerefsizleri yakalamaya. Dayan.” diye teselli etti, sahte ama müşfik, şerefsiz ama kendinden emin polis memuru.  “Parka varınca, bankta oturan kahverengi deri ceketli soysuza parayı teslim et. Korkma, alır almaz yakalanacak.“ derken sesindeki rahatlama tınısı, Müzeyyen Hanım’a, adamın kırk yıl arasa bulamayacağı kadar yolunası bir kaza denk gelmiş olmanın sevinciyle kendinden geçtiğini düşündürdü. “İnşallah çocuğum.” dedi bıkkınlıkla, kıza yazdığı notu düşünerek: İMDAT!  DOLANDIRILIYORUM. BİZİ DİNLİYORLAR TELEFONDAN.
Müzeyyen Hanım, gün boyunca hiç olmadığı kadar dik yürüyordu. Kahverengi ceketli adama yaklaşarak elindeki paketi uzattı. Adam alelacele paketi açmaya çalışırken, üç kişinin aynı anda üstüne atlamasıyla gerçekten kıskıvrak yakalandı. Açılan paketin elinden fırlamasıyla havaya savrulan kâğıt parçaları, yerde birbirine dolaşmış adamların üzerine konfeti gibi yağdı. Müzeyyen Hanımsa, sahnelenen hırsız-polis oyununu en ön sıradan izleyen bir seyirciydi ve tek merak ettiği şey, oyunun başında kaybolan altınların nerede olduğuydu. Dehşet içinde, yakalandığına inanamaz halde polis otosuna bindirilen adamın, önce üstü aranmış ama Müzeyyen Hanım’a ait bir şey bulunamamıştı.
Karakolda verdiği ifade sonrasında Müzeyyen Hanım, bankadaki parasını kurtardığına mı sevinse, sırra kadem basan çete üyelerine mi üzülse bilemez halde bekledi kendisini almaya gelen oğlunu. “Annem, Allah korumuş seni.” derken sesi tiz bir çığlık gibi çıkan oğluyla birlikte arabaya bindi. Eve vardıklarında, evden çıkalı sanki günler olmuş gibi geldi Müzeyyen Hanım’a. Onu hemen her zaman boy aynasının önünde karşılayan terliklerini ayağına geçirdi. Korku dolu gözlerle yüzüne bakan oğluna sarıldı. Yakalattığı hırsızın serbest dolaşan ortaklarını düştü aklına.  Kovanına çomak soktuğu arılar, üşüşürdü başına muhakkak. Titrediğini fark eden oğluna biraz daha sokulup “Anneannemin yadigârları gitti, kızlar için saklıyordum” dedi ve bir müddet hıçkırarak ağladı.