| Yazan :
14 Mayıs 2006
Telefonu açtı nihayet, diyor ki ben kendi kendimi silmişim onun aklından, kalbinden ise o silecekmiş ama “her zaman yanındayım, ne zaman istersen arayabilirsin beni” diyor. Bu sözler beni teselli etmekten çok uzak.
Zaman durdu benim için, yapacak bir şey bulamıyorum. Sahi eskiden yani o hayatımda yokken ben neler yapıyordum? Niye bu boşluk şimdi, bittiyse bitti dünyanın sonu değil ya? Değil mi acaba?
16 Mayıs 2006
Mektup yazmaya karar verdim, oysa ben mektup yazmayı hiç sevmem ki. O ise çok severdi mektupları, bir çocuk saflığıyla her zaman benden mektup isterdi. Bense istediği mektupları hep “yazarız” diye savuştururdum.
Nasıl hitap edeceğimi bilemeden yazmaya başladım.
“Sevgili …..
Bu gün sensizliğimin başlangıcı,
Her başlangıcın gerçekten başlangıç olduğunu mu düşünüyorsun?
Eğer öyleyse hayat denilen bilmeceyi şimdi tarif edemem sana, artık tarif edemem yani.
Seni tanıdığımdan beri, genel olarak değil, birebir yaşamla, nefes almakla, yemekle, içmekle, yani tarif edilen yaşamakla ilgili bütün önyargılarım değişti. Seninle yaşadıklarım yaşamaksa eğer, şimdi ben yaşamıyorum. Öyle değilse, gerçekte sen yoksun.
Defalarca telefonunu aradım. Her seferinde dua ederek, o kısık, büyülü sesini duymayı umarak bekledim. Bana gelen her telefon önce umut, ardından umutsuzluk melodisine dönüştü.
Şimdi ise oturmuş safça, çocukça sana mektup yazmaya çalışıyorum. Seninle yaşadıklarımızın aslında olağan olabileceğini anlatmalıydı bana bu ayrılık. Bunu olağanüstü yapan benim hayal gücümdür belki de. Ama kime laf anlatırsın.
Beni yok saymayı nasıl beceriyorsun aklım almıyor. Ben de seni yok saymaya çalıştım. Olmadı, başaramadım. Duygusallığa kapılmanın felaket olduğunu geçmişten biliyorum ama kendimi frenlemekten acizim.
Biraz önce tekrar aradım açmadın, açılmayan telefon sesinin arkasındaki sessizlik, bir boşluk, bir hiçlik duygusu verir bana bilirsin, bu seferki ürküttü beni. Ölüm duygusu birden geldi bütün beynimi esir aldı. Ve ben ölüm duygusunu hiç yadırgamadığımı fark etim. Zaten günlerdir hayata uzağım. Ama her uzaklık başka bir yakınlığa yol açar, hayattan uzaksan ölüme yakınsındır. Uzaklıksa çaresizliktir.
Şimdi hangisinin daha acı verdiğini bilemiyorum, mesafelerin koyduğu uzaklık mı? Sözlerinin, davranışlarının yarattığı uzaklık mı?
Neden yazıyorum biliyor musun? Delirmemek için. Sadece zaman geçsin diye. Birkaç saati daha kurtarmak için. Seni seviyorum, bunu daha basit, daha anlaşılır, daha az kirlenmiş nasıl söylerim bilmiyorum.
Mektuplar ve yazılar masumdur, bunu en iyi sen bilirsin. Sana yazarak içimde her gün çoğalan acıyı biraz olsun hafifletiyorum. Bunu istersin değil mi?
Hoşça kal”
Daha fazla yazmaya takatim yok. Postalamayacağımı bile bile özenle katlayıp defterin arasına koydum mektubu.
Yaşamak istemiyorum artık, hayatta iki dostum var biri o an itibariyle beni teselli etmekten çok uzak, diğeri ise apansız askere gitti. Beni anlayacak birileriyle konuşabilsem, dertleşebilsem çok faydası olacak ama ben yapayalnızım… Hep yarım kalmaktan bıktım, artık yeter, kararımı verdim. Babamdan kalan tabancayı sakladığım yerden aldım, belime sokup kafeye doğru yola çıktım.
Oraya vardığımda dostum Ö… oradaydı. Suratıma bir baktı ve “yeter artık toparla kendini” dedi. Ses çıkarmadım. “İstersen bir de ben konuşayım” dedi, şiddetle reddettim. “O zaman sen ara, böyle olmaz yedin kendini” diyerek içerdeki küçük odaya gönderdi.
Odaya girdim, kısa bir tereddütten sonra aradım ama açmadı. Evini aradım, sesini duyduğum anda aradığıma pişman oldum, o kadar soğuk ve uzaktı ki sesi, her dakika kararıma adım adım yanaşıyordum artık. Beni doğru dürüst dinlemeden telefonu kapattı. Oysa daha söyleyeceklerim vardı.
Tekrar tekrar aradım açmadı, mesaj çektim “silah kafama dayalı, eğer bir kere daha açmazsan tetiği çekeceğim” dedim. O riski göze alamayacağını, açacağını düşünüyordum. İletildi raporu geldi. Hiçbir şey görmüyordu artık gözüm. Hem bu dünyamdan hem öteki dünyamdan vazgeçmiştim. Silahı çıkardım, her ne kadar gürültü yapmamaya çalışarak mermiyi ağıza vermeye çalışsam da o tanıdık metalik ses yine de çıktı. Namluyu önce çenemin altına tuttum, sonra vazgeçip şakağıma dayadım. Namlu şakağımda buz gibiydi.
Arama tuşuna basmadan önce son bir dua okudum. Telefon çalmaya başladı, 1, 2, 3, 4, açmıyor, kaç kere daha çalar acaba?
“Her yer kan revan olacak keşke sahile gitseydim” diye düşündüm. Çok garip insan ölmek üzereyken bile aklına neler getirebiliyormuş.
Ben bunları düşünürken arama bitti. Telefon açılmadığında çıkan o sinir edici kısa ton çalarken tetiği çektim. Kuru bir “tık” sesi çıktı ama silah patlamadı, ne şimdi bu? Böylesi ancak Türk filmlerinde olur değil mi? Ama oldu. Küçükken her hafta büyük bir hevesle temizlediğim o silahı babamın vefatından sonra hiç elime alamamıştım. Yaklaşık bir buçuk yıldır temizlenmemişti. Mermiler zamanın yıpratıcı etkilerine maruz kalarak rutubetlenmiş olmalıydı, rutubetlenen mermiler de kolay kolay patlamaz. Patlamadı da zaten. Şarjörü çekip bıraktım o mermi düşsün diğeri gelsin diye ama sıkışmış. Delirdim, “şimdi sırasımıydı” diye söyleniyor bir yandan çekiştirmeye devam ediyordum. o sinirle uğraşırken patladı silah, ama kafama dayalı değildin ki, niye şimdi patladın sen.
Mermi karşı duvardan sekip kısa bir tur attı odada. İstem dışı masanın altına doğru eğilmişim seken mermiden korunmak için. Fark edince gülmeye başladım. İşte bir gariplik daha, insan ölmek üzereyken de komik bir şeye gülebilirmiş. O sırada büyük bir gürültüyle kapı açıldı, nefes nefese dostum daldı içeri, silahımı elimden alırken ben hala gülüyordum…
Not: Bu yazıda geçen kişiler ve olaylar gerçektir, yazıda geçen mektup halen bahsedilen defterin arasında durmaktadır. Lütfen bana intiharın kötülüğü üzerine nasihat vermeden önce şunu bir düşünün, İster delilik deyin, ister acizlik deyin, ya da aptallık deyin, ne derseniz deyin bunlar o andaki duygularım ve ruh halimdir. Şu anda ise aldığım her nefesi seviyorum…