Yazı-Yorum

HARUN ÖZEN
3 Temmuz 2018

HARUN ÖZEN
15 Mayıs 1979 Sivas doğumludur. Çukurova üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesini bitirdi. İstanbul'da yaşayan yazar, özel sektörde iç mimar olarak iş hayatına devam ediyor. Edebiyata ve yazmaya olan merakı çocukluk yıllarına kadar uzanmaktadır. " Saçmalama Kudret" adlı romanı 2016 yılında Yitik ülke Yayınları'nca yayımlandı. Karton Kanatlı Melekler , yazarın ikinci romanıdır.

Klasik bir soruyla başlıyoruz. Yazmaya nasıl başladınız? Ne zamandan beri yazıyorsunuz?

Yazma serüvenim kalem tutmayı öğrenmemle başlıyor aslında. Henüz ilkokul birinci sınıfa giderken, okuduğum hikâye ve roman kahramanlarını karakter alarak kurguladığım öyküler yazardım ve bundan da büyük keyif alırdım. Sürekli bir yazma ve stoklama durumum vardı. Sonraki yıllarda blog yazmaya başladım. Çok ciddi takipçi rakamlarına ulaşıp pozitif manada geri dönüşler almaya başlayınca kitap yazma kararı kendiliğinden ortaya çıktı. Yine de bu kararla, kitap yazmaya başlamam arasında hatırı sayılır bir süre var. Bu süreci de sürekli yazarak ve hazırlanarak geçirdim. Hayatım boyunca yazmadan geçirdiğim bir hafta hatırlamıyorum.

Okuduğunuz kitaplar genellikle hangi türdür ve neden bu türü tercih edersiniz?

Genelde tür gözetmeksizin okumaya çalışırım ama diğerlerinden bir tık önde tuttuklarım da yok değil. Özellikle Latin Amerika Edebiyatı ve Rus Edebiyatı vazgeçilmezlerimdir. Latin edebiyatında; Pablo Neruda, Jorge Luis Borges, Julio Cortazar ve Gabriel Garcia Marquez, Rus edebiyatında ise Puşkin, Gogol, Turgenyev, Çehov, Gorki, Tolstoy ve Dostoyevski kitaplarını belirli aralıklarla tekrardan okuduğum yazarlar. Özellikle Rus klasikleri, yolu yazın dünyasından geçen herkesin defaten okuması gereken rehber kaynaklar gibidir. Yerli edebiyat ikonum ise Oğuz Atay. Henüz ortaokul yıllarında “Tutunamayanlar” ile tanıştım ve yaşamım boyunca Atay kitapları sürekli başucumda durdu. 

Kitaplarınızı ne kadar sürede yazıyorsunuz? Başka bir deyişle bir romanın ortaya çıkması ne kadar sürer? 

Bu göreceli bir durum… İç dünyanızdaki yoğunluğa bağlı olarak değişkenlik gösterir. Düzenli yazan insanların günlük ya da haftalık üretebildikleri sözcük sayısı zamanla bir grafik yakalasa da, içinde bulunduğunuz durum ve duygu yelpazenize göre değişir. Misal; ilk kitabımı yirmi dört gün gibi kısa bir sürede kaleme aldım. 388 sayfalık bir romanın bu kadar kısa sürede yazılmış olması tuhaf gelebilir ama o an içinde bulunduğum ruh hali ve yazmaya ayırabildiğim zaman, sonucu doğrudan etkiledi. İkinci kitapta ise bu süre altı aydan daha uzundu. Metin dosyası bittiğinde roman ortaya çıkmış olmuyor elbette. Üzerinde ciddi çalışmalar yapılıyor ve emek harcanıyor. Düzeltisi, sayfa düzenlemesi, kapak tasarımı derken bazen haftalar, aylar geçebiliyor.

Türkiye’de kitap yayımlamak zor mudur? Bir kitabı yayımlatmak için hangi süreçlerden geçmek gerekir?

Bu yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada benzer prosedürlerin yaşandığı bir süreç. Öncelikle oluşturduğunuz metnin ruhunu yansıtacak, destekleyecek, öne çıkarabilecek bir yayınevi bulunmalı. Bazı yayınevlerine bir gün içinde onlarca dosya ulaşabiliyor. Haliyle hepsini kitap haline getiremiyorlar. Eğer ticari kaygıları ikinci plana atarak tamamen edebiyat çerçevesinde olaya yaklaşıyorsanız, bekleme süreniz biraz daha uzayabiliyor. Dosyanız öncelikle yayınevlerinin editörleri tarafından inceleniyor. Yayın çizgilerine uygunsa ve edebi anlamda değer taşıyorsa değerlendirmeye alıyorlar. Ortaya çıkan yol haritası ve yayınevinin ajandasına göre sonraki süreç şekilleniyor.


Saçmalama kudret ilk kitabınız sonra ki kitabınız olan Karton Kanatlı Melekler hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?

“Saçmalama Kudret!” isimli kitabım, henüz ergenlik çağındaki bir erkek çocuğunun yaşadıkları üzerinden aile ve toplum yapısı hakkında derin analizler elde etmemizi sağlayan, yaklaşık otuz yıllık bir süreci tüm detaylarıyla kurguya yansıtan bir kitap. Tuhaftır, kitabı herhangi bir türe indirgeyemedik. Bazı okurlar polisiye olduğunu öne sürerken, bazıları gerilim, bazıları da psikolojik gerilim olduğunda ısrar etti. Yeraltı edebiyatı çizgisinde olduğunu söyleyenlerin sayısı daha fazlaydı. Ben şahsen yazarken herhangi bir tür üzerinde yoğunlaşmadım. Yani kitabımın türü şu ya da bu olsun kaygısı taşımadım. İçimden geldiği gibi kurguladım. İkinci kitabım “Karton Kanatlı Melekler” ise yine yaklaşık otuz beş yıllık bir konu içinde kurgulanmış, tek kişilik ana karakter ve çevresinde hayata geçen aşk çıkmazını anlatıyor. Hayatının merkezine aşkı koyan genç bir adamın, sürekli kaybetmeye meyilli ruh haliyle verdiği savaşı ele alıyor. 


Bu zamana kadar sizi bir yazar olarak en çok tatmin eden şey ne oldu?

Okurlarımdan aldığım geri dönüşler, bir yazar olarak benim için en değerli hediye niteliğinde. O kadar muhteşem yorumlar aldım ki, hayatımın kalan kısmını yazmaya adamam için beni adeta kamçıladı. Özellikle fuarlarda onca zahmete katlanarak kitap imzalatmaya ve kitaplar hakkında konuşmaya gelen okurlar ayrı bir motivasyon kaynağı oldu benim için. Olumlu ya da olumsuz olması hiç fark etmez, bir yazar için en tatmin edici olay kitaplarının okunması, yorumlanması, eleştirilmesi ve paylaşılmasıdır. İnsanların cümlelerinizi önemsediği, yoruma değer bulduğu anlamına gelir bu durum. En azından benim için öyle. 

Edebiyat ve felsefenin buluşması kaçınılmaz mıdır?

Felsefe yaşamın ruhudur. Haliyle yaşamın merkezinde ya da uzağında olsun fark etmez, her detay felsefeden nasibini alır. Edebiyatın felsefeden uzak kalması da bu çerçevede mümkün değildir. Hangi türde yazarsanız yazın, fikriyatınız sözcüklerle buluştuğu anda işin içine felsefe girer zaten.

Türkiye’de edebiyatçıların yazmak haricinde başka görevleri de var mıdır?

Bu soruyu iki şekilde cevaplamak isterim. İlki maddi anlamda düşünülebilir. Sadece yazarak yaşamak maalesef ülkemiz koşulları için hayli lüks bir durum. Çok popüler bir yazar değilseniz, mesleğinizi icra ederek hayata tutunmak, kalan zamanlarda da yazmak zorundasınız. Ben misal İç Mimarım ve mesleğimi icraya devam ediyorum. Dünya üzerinde bu durum pek değişkenlik göstermez sanırım. Olayı yalnızca ülkemize indirgemek haksızlık olur. Manevi anlamda düşünecek olursak, yazma yeteneğine sahip olan her bireyin ülkesine ve o ülkede yaşayan insanlara karşı sorumluluğu, görevleri olduğunu düşünmekteyim. İnsanları aydınlatmak, doğruya yönlendirmek ve yanlışlar karşısında kalemini kullanmak zorundadır yazar. Sırça köşkünden dünyaya bakarak yalnızca salt edebiyat peşinde koşmak, içinden çıkıp geldiği topluma sırtını dönmekle aynı anlama gelir. 

Düşüncelerinizi, hislerinizi ya da hayallerinizi, hayalinizde kurguladığınız şeyleri bir başkasının okuması size nasıl hissettiriyor?

Neticede yazdığınız her cümle, raflara hediye ettiğiniz her kitap toplum belleğinin yansımasıdır. Okuyan insan, kendinden bir şeyler bulduğu kitapları daha fazla önemsiyor. Bunu yorumlardan ve geri dönüşlerden anlayabiliyorsunuz ama yine de ille birileri okusun ve her kitleye hitap etsin kaygım yok. En başta beni ve hislerimi yansıtmalı yazdıklarım. Okunmak, anlaşılmak ve hayallerinize ortak çıkan insanlar olduğunu bilmek tarifi imkânsız, değerli bir his neticede. 

Bir romanın başarılı olabilmesi için sizce olmazsa olmaz koşul nedir?

Bir romanı başarıya ulaştıran iki ana neden vardır. İlki yazım dili, ikincisi ise kurgu. Yazdıklarınızdan kimse bir şey anlamıyorsa ya da sırf yazmak ve daha entelektüel görünmek için gereksiz süslemelere kaçtıysanız okurun okuma yolculuğu yarıda kalıyor. Kurgu ise sürükleyici, akıcı ve sürprizlere açık olmalı. Dünyanın en iyi metnini de kaleme alsanız, doğru kurgu üzerine inşa etmediğiniz takdirde anlaşılmıyor. Bu bağlamda örnek vermek gerekirse; Gabriel Garcia Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” kitabı ve Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” isimli kitabı ele alınabilir. Muhteşem anlatım diliyle harika kurgunun bir araya gelmesi, edebiyat dünyasına ve evrensel toplum hazinesine böylesi değerli eserleri kazandırmıştır. Bu kitapları yazın dünyasının zirvesine taşıyan en temel iki etken de yukarıda bahsettiğim gibi yazım dili ve kurgudur.

Yazarken belirli bir teknik gözetiyor musunuz?

Edebiyat eğitimi almış bir yazar değilim. Açıkçası yazarken özellikle dikkat ettiğim herhangi bir yazım tekniği de yok. Anlaşılabilir olması, dil kurallarına riayet etmesi ve bulunduğum coğrafyaya hitap etmesi yeterli oluyor benim için. Kendimi herhangi bir akımın ya da kalıbın içine sokmayı düşünmedim, düşünmüyorum.

Edebiyatı, romanı bir zırh olarak gördüğünüz oluyor mu?

Edebiyatı ve yazmayı zırhtan ziyade tedavi olarak kabullendiğim zamanlar oldu. Yazarak hafifleyen, iyileşenlerdenim. Hayatın inişli noktalarında her daim kitaplara sarıldım. Hepsinden öte iyi bir okurum. Çocukluk yıllarından bu yana sürekli okudum. Ailemden aldığım harçlığı kitaba yatırırdım. Bu durum ilerleyen yaşlarımda da değişmedi. Zengin bir kütüphaneye sahibim. Dünyanın gerçeklerinden kaçmak istediğim zamanlarda sığındığım en güvenli liman kütüphanemdir. Bu bağlamda zırh olarak görülebilir. İşin yazma kısmı ise zırh niteliği taşımıyor. Şundan eminim ki, eğer yazmasaydım iyi ve nitelikli bir deli olurdum. Yazmaya ara vermek zorunda kaldığım zamanlarda beynimin bir balon gibi şiştiğini, kafamın içine sığmadığını hissedebiliyorum. Uzun süre yazamazsam kafamın patlayacağından korktuğum dönemler oldu. 

Konularınızı nasıl seçiyorsunuz? Konu seçimi tesadüfi mi oluyor ya da hayatta karşılaştığınız bazı olaylardan mı etkilenip yazıyorsunuz?

Her iki seçeneği de değerlendiriyorum. Çok etkilendiğim olaylar karşısında kâğıda kaleme sarıldığım gibi, gün içinde hayal dünyama armağan edilen konulara da sıklıkla yer veriyorum. Yapamadığım tek şey ise koşullu yazmak sanırım. Belirli bir başlık altında, yönlendirme sonucu yazdıklarım sadece fikir beyanından ibaret kalıyor. Sınırlandırıldığımda yaratıcılığım mahcup, sıkılgan, utangaç bir yapıya bürünüyor.

Yazma ritüelinizden bahseder misiniz? Örneğin hangi ortamda, hangi materyallerle, hangi müzikle, nasıl bir coğrafyada yazmayı tercih ediyorsunuz?

Yazabilmek için ortam seçenlerden değilim. Kendimi hazır hissettiğim ya da dolduğum her ortamda yazabilirim. Kâğıda yazmayı seviyorum ama bu her zaman mümkün olmuyor maalesef. Temize çekme kısmı biraz zaman müsrifliğine yol açıyor. Yazmak için olmazsa olmazlarım müzik ve gece. Gün içinde biriktirdiklerimi gece yazmayı tercih ediyorum. Gecenin ruhu bu iş için çok daha uygun sanki. Gündüz hiç yazmadım, yazamam herhalde. Müzik de mutlaka olmalı. Bazen bir şarkıya takılıp kaldığım oluyor. Tek bir eseri dinleyerek ilk kitabımı kaleme almıştım misal. O eserin tınısıyla yazdığım konu o kadar iyi örtüşmüştü ki, başka şarkı dinlersem konudan sapacağıma inanmıştım. 

Yazamadığınız dönemler oluyor mu? Kalemi fırlattığınız ya da fırlatmadan masaya yavaşça koyduğunuz?

Yaşam şartları ve iş hayatının zorlukları yüzünden yazamadığım zamanlar oluyor elbette ama durum yalnızca bu gerekçelerle sınırlı. Yazmak için oturup da yazamadığım bir an olmadı. Bazı metinlerin doğum süreci oluyor ama bende genelde erken doğumla sonuçlanıyor. İtiraf etmem gerekirse en büyük korkum yazamamak. Öyle bir kısırdöngüye sürüklenmek yazan insan için en büyük kâbuslardan biri olsa gerek. Karşılaşmamayı ümit ediyorum.

Gelecek ile ilgili projelerinizden söz eder misiniz? Yeni kitap çalışmalarına başladınız mı? 

Yılsonunda bitirmeyi planladığım bir metin üzerinde yaklaşık dört aydır çalışıyorum. Kendimi tamamen metne odaklamak yerine arada egzersiz niyetine öyküler kaleme alıyorum. Arada durup dışarıdan bakmayı doğru buluyorum. Kurgunun esiri olduğunuz anda tekrara düşersiniz ve işler içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklenir. Bunu engellemek adına hazmederek, sindirerek, gözlemleyerek ilerlemeyi tercih ediyorum. Yeni projem yine bir roman... 2018 yılı bitmeden raflardaki yerini alırsa, yazmak için yola çıktığımda kendime çizdiğim; “Her yıla bir roman” hedefimden sapmamış olacağım. 

Son olarak genç yazarlara verebileceğiniz bir tavsiye var mı?

İlk seferinde dünya edebiyatını temelinden sarsacak bir metin kaleme almamış olabilirsiniz, olsun. Bu sizi yılgınlığa düşürmemeli. Şartlar ne olursa olsun yazmaya devam etmek zorundasınız. Silmekten, yırtıp atmaktan korkmayın. Tıkandığınızı anladığınız noktada, kaç sayfa yazılmış olursa olsun üzerine bir çizgi çekmekten kaçınmayın. Sizin tıkandığınız noktada okur da tıkanmış olacak çünkü. Bu noktadan sonra ısrar etmek zoraki edebiyata girer ki, pek tavsiye etmem. Sil baştan başlamaktan çekinmeyin. Kaynak sizsiniz, içinizde fışkıran bir pınar varsa, o su mutlaka yolunu bulacaktır. Önemli olan suyu doğru topraklara akıtmak ve sözcüklerin yeşererek hayat bulmasını sağlamaktır. Hepsinden önemlisi ise okumak… Her yazar, çok ama çok iyi bir okur olmak zorundadır bence. Bugün yazabiliyorsam, öncesinde okuduğum ve hâlâ okumakta olduğum binlerce kitap sayesindedir. Yazabilmenin yolu okumaktan geçer. Aksini iddia etmeyi pek samimi bulmuyorum. 

RÖPORTAJ: Zeynep Eşin