Yazı-Yorum

ARİ ÇOKONA | ALTIN KANAT OKULU
24 Mayıs 2018

ARİ ÇOKONA | ALTIN KANAT OKULU
Onlarca kuşun arasında tek memeli hayvan olmak! Kulağa hiç hoş gelmiyor değil mi? Oysa ister kanatlı ister memeli, isterse sürüngen olsun, ister tüylü ister tüysüz, ister boynuzlu isterse boynuzsuz olsun, bu canlıların hepsinin ortak bir noktası var. O da şu: ekolojik sistemde her biri özel bir yere (değere) sahip bir “havyan”. İşte ortak noktası “hayvan olmak” olan bu varlıklar sayesinde ekolojik denge sürüp gidiyor. Yalnızca kuşlardan ya da yalnızca memelilerden oluşan bir dünya hayal etsenize: hayali bile sıkıcı değil mi? Yeryüzü binbir çeşit bitkisi, türlü türlü hayvanı ve başka başka insanıyla güzel elbette. Ari Çokona ile çocuklar için kaleme aldığı ve bu başkalıkların güzelliğini resmeden kitabı “Altınkanat Okulu”nu konuştuk.


Sizi daha çok çevirmen kimliğinizle tanıyorum aslında ben. Ama aynı zamanda kimya mühendisisiniz ve kimya öğretmenliği yapıyorsunuz. Yakın zamanda ise çocuklar için “Altınkanat Okulu” isimli bir kitap kaleme aldınız. Çocuklar için de söz söyleme ihtiyacı nasıl doğdu ve bu kitap nasıl ortaya çıktı?

Üniversite sınavına gireceğim yıllarda çalışkan öğrenciler tıp ya da mühendislik okurdu. Çalışkan olup başka bir dalda okumak hayretle karşılanırdı. Ben de tarih ve edebiyatı çok sevdiğim halde ortama uyma ihtiyacını duydum. Kan görmeye dayanamadığım için tıbbı, dönen büyük çarklardan hoşlanmadığım için makine mühendisliğini, elektrik çarpmasından çekindiğim için de elektrik-elektronik mühendisliğini eleyince kala kala kimya mühendisliği kaldı. Bayağı yüksek bir puanla ilk tercihim olan İTÜ Kimya Mühendisliği’ne kayıt yaptırdığımda arkamdan çok güldüklerini hatırlıyorum. Ama sonunda genlerin dediği olur. Bir süre mühendislik yaptıktan sonra anne babamın ve akrabalarımın çoğunun mesleği olan öğretmenliğe başladım. Mesai saatlerim dışında edebiyat ve tarih okuduktan sonra kimya, fizik ve matematik derslerine girmek yıpratıcıydı. Mesleğime ihanet etmeden sevdiğim bir işle uğraşmanın en zararsız yolu çeviriler yapmakmış gibi görünüyordu. Bilim tarihinden şiire, felsefeden tragedyaya, romandan anıya elliden fazla kitap çevirdim. Bunların arasında on çocuk kitabı da vardı. Ardından bir masal derlemesi ve İlyada ile Odysseia uyarlamaları geldi. Bir sonraki aşama kendi kitaplarımı yazmaktı. Her seferinde çeşitli bahaneler ileri sürerek ertelediğim bu niyetimi geçen sene gerçekleştirmeye karar verdim. Altınkanat Okulu bu alandaki ilk teşebbüsüm.



Bu ilk çocuk kitabınızdan önce de çocuklar için derlemeler ve uyarlamalar yapıyordunuz. Bu birikim size doğrudan bir çocuk kitabı yazma konusunda nasıl bir rehberlik yaptı?

Lise öğretmeni olduğum halde her yaştaki çocuklarla iyi anlaşırım. Masumiyetleri ve yaşadıkları dünyayı öğrenme hevesleri hayata iyimserlikle bakmamı sağlar. Çocukların saflığı, “bozulmamışlığı” daha güzel yarınların güvencesidir. Oğullarımın çocukluğundan kalan en güzel anılarım akşam yatmadan önce onlara anlattığım masallardı. Üç hayvan adı sıralar, bu hayvanlarla ilgili bir masal anlatmamı isterlerdi. Ama küçük hınzırlar karıncayiyen, denizanası ve streptokok mikrobu gibi birbirleriyle ilgisiz tuhaf hayvanlar seçer, bunlarla hikâye uydurmak için zorlandığımı gördükçe müthiş eğlenirlerdi. Ben de en az onlar kadar eğlenir, masal saati gelsin diye sabırsızlıkla havanın kararmasını beklerdim.
Çocuklarla iletişim kurmanın verdiği mutluluğu çevirilerle sürdürmek istedim. Şiir ve felsefe kitapları gibi dikkati çeken, olumlu eleştiriler alabilen, övgüler kazandırabilen çevirilerin yanı sıra, görünürlüğü daha az olan ve çevirmenin adının pek önemsenmediği çocuk kitapları çevirdim. Dili düzgün kullanmayı yeni öğrenen, edebiyat algılarını yeni oluşturan çocuklara hitap ettikleri için de en güzel kitapları seçtim, elimden geldiğince en güzel şekilde çevirmeye çalıştım. Çocuk kitapları, en az bilinenleri oldukları halde, en çok özen gösterdiğim, en çok zaman harcadığım çevirilerimdir. Fark edildiklerini, beğenildiklerini görmek ve gösterdiğim özenin takdir edilmesi beni çok mutlu ediyor. Bu birikimimi telif eserlerime de taşımaya çalışacağım.

Kitapta, annesinin işi nedeniyle yaşadıkları şehri tek edip başka bir yerde yeni bir hayata başlayan sincap Pofuduk ile tanışıyoruz. Taşınmak, çocuklar için hem maceralı hem de içinde biraz kaygı barındıran bir durum. Çünkü yeni bir okul, yeni bir öğretmen ve yeni arkadaşlar bekler çocuğu. Hele bir de sınıftaki herkesten farklıysan işin biraz daha zor olabilir. Her ne kadar çocuklar kimileyin çok acımasız olabilseler de çok daha çabuk kucaklıyorlar “farklılıkları”. Ne dersiniz?

Yetişkinlerin dünyasında olduğu gibi çocukların dünyasında da olumsuz davranışlar görebilirsiniz. Farklı olanı, “öteki” olanı dışlamak, başta Amerika olmak üzere Batı yarımkürenin okullarında yaşanan en büyük sorunlardan biridir. İngilizce “bullying” terimi Türkçeye zorbalık ya da kabadayılık olarak çevriliyor ama sadece zayıflara ve karşılık veremeyecek durumda olanlara uygulandığı için daha da kötü çağrışımlar uyandırıyor. Sokaklarda yaşayan evsizler ve acımasız savaşların sağa sola savurduğu savunmasız mülteciler gibi yüz binlerce insan zor şartlar altında hayatta kalmaya çabalıyor. Derilerinin rengi, dış görünüşleri ya da inançları çoğunluktan farklı olan, “öteki” olarak algılanan insanlar dışlanıyor, kötü davranışlara maruz bırakılıyor. Sineklerin Tanrısı romanı biraz da abartarak çocukların bazen çok acımasız olabileceğini anlatıyor. Deneyimsiz oldukları ve düşüncelerini gizlemeyi henüz öğrenemedikleri için daha samimi ve daha katı olabiliyorlar. Ama yetişkinler gibi önyargılı olmadıklarından hatalarının farkına varınca yeni şartlara daha kolay uyum sağlayabiliyorlar.

Pofuduk’un yeni arkadaşları Paytak ve Zifir, birkaç gün küçük sincapla uğraşıp duruyorlar, onunla dalga geçiyorlar. Elbette Pofuduk’un da hatalı yanları var. Resim yarışmasında birinci olma hırsına kapılıp sevgili arkadaşı devekuşu Tombik’in kalbini kırıyor. Ama sonuçta her şey biraz anlayış, biraz sevgiyle tatlıya bağlanıyor. Bütün sorunlara bir çözüm bulunuyor. Gerçek hayatta ve yetişkinler dünyasında da bu böyle aslında, ama neden daha zor?

Mutlak iyilik ve mutlak kötülüğün varlığına inanmıyorum. Bir insan bazı durumlarda iyi, bazı durumlarda da kötü olabilir. Hatta kötü olmadan iyiyi tanımlayamayız bile. Altınkanat Okulu’nun küçük kahramanları -belki de yaptıklarının farkına varmadan- yeni arkadaşları Pofuduk’a kendilerinden farklı olduğu için kötü davranıyorlar. Benim özellikle vurgulamak istediğim, “öteki”ye kötü davranmanın ahlak açısından doğru olmadığı. Buna tepki gösterilmeli ve bu tepki şiddet içermemeli. Pofuduk arkadaşlarıyla konuşarak ve onlarla birlikte Paytak ile Zifir’e şiddet içermeyen bir tepki gösteriyor. Dediğiniz gibi sonunda, biraz anlayış ve biraz sevgiyle her şey tatlıya bağlanıyor, bütün sorunlara bir çözüm bulunuyor. Uzlaşmak ve barışmak çocuklarda nispeten kolayken büyüklerde çok daha zordur. Yılların biriktirdiği önyargılar ve aşağılık kompleksleri yetişkinleri daha inatçı ve daha anlayışsız yapıyor.

Paytak ve Zifir dış görünüşe, güzel görünmeye, süslenmeye gereğinden fazla önem veren kuşlar. Günümüz çocuklarında da bunu gözlemleyebiliyoruz, hatta çocuk gibi değil de adeta birer yetişkin gibi giyindiklerini, süslendiklerini görüyoruz. Sonuçta her çocuk bir gün yetişkin olacak ama tekrar çocuk olamayacak. Anne babalara bunu hatırlatmak mı gerek acaba?

Aile doktoru olmak için 18 yıl, tornacı olmak için 12 yıl eğitim almak gerekir. Ama anne baba olmanın hiçbir ön şartı yok. Bazı anne babalar, çocuklarının önünde söyleyecekleri her sözün, yapacakları her hareketin onları derinden etkileyeceğini unutuyorlar. Maddi olanaklarını sonuna kadar zorlayarak onlara pahalı cep telefonları, yetişkinlere özgü pahalı elbiseler satın alıyorlar. Bu durumda, çocuklar sahip olduklarının değerini bilemedikleri gibi yaşlarına yakışmayan davranışlar da ediniyorlar. Çocukluklarını yaşayamadan sorunlu birer yetişkine dönüşüyorlar. Her yaşın ayrı bir güzelliği vardır. Çocukluğumuzun şu ya da bu nedenle yaşayamadığımız dönemleri yetişkinliğimizde kompleks olarak karşımıza çıkar. Koca koca adamların, kadınların çocukça davranması belki de bu yüzdendir.

Hiçbir insan doğuştan ayırımcı/ırkçı değil aslında. Ayırımcılık, içinde yaşadığı aile, çevre ve toplum tarafından aşılanıyor çocuğa. Dolayısıyla gelecek için umutvar olabiliriz sanırım. Birbirini olduğu gibi kabul edip, seven, ötekileştirmeyen erdemli çocuklar yetiştirmek için anne babalara, öğretmenlere ve edebiyata/edebiyatçılara/çocuk kitaplarına düşen sorumluluklar nelerdir sizce?

Sokrates, “Hiç kimse kendi isteğiyle kötü değildir” der. Ona göre “iyilik” öğretilebilen bir erdemdir. Bu mantığı bir adım ileriye götürürsek “kötülük” kavramının da öğretilebileceğini görürüz. Gece gündüz çevremizden gelen telkinlerin etkisi altındayız. Sokaktan, televizyondan ve arkadaşlarımızdan gelen bu enformasyon bombardımanı, kişiliğimizin oluşmasında etkin bir rol üstlenir. Bazen yanlış eğitim de insanlara dayanaktan yoksun bir özgüven, bir “ben her şeyi bilirim” mantığı kazandırır. Küçük dünyalarında, kibirli bir benmerkezcilikle ördükleri duvarların arkasında huzur içinde yaşayan yarı cahiller, karşılarına çıkan her türlü yeni ve farklı şeye kuşku ile yaklaşırlar. Sayılarının çokluğuna güvenerek saldırgan ve yıkıcı olurlar.
Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, “Dersleri verecek öğretmenleri hazırladıktan sonra üniversite öncesi öğretimde dört ders verin bize, 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur” demişti. Çevremizden gelen telkinlerin yararlı olanlarını benimsemek, zararlı olanlarını reddetmek için düşünebilmeli, mantık yürütebilmeliyiz. Bunu da küçük yaşlardan itibaren kitap okuyarak, felsefe eğitimi alarak sağlayabiliriz. Anne babalarla öğretmenler kitap okumayı teşvik etmeliler ve bunun bir not yükseltme aracı değil, keyif verici bir etkinlik olduğunu vurgulamalılar. Özellikle de okul müfredatının kapsamadığı konulara değinen kitapları önermeliler. Son yıllarda ülkemizde çocuk kitabı alanında büyük bir gelişme gözleniyor. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin verilerine göre bu yıl çocuk kitabı satışları yüzde 40 arttı. Her yaşa hitap eden, dilleri özenli, baskıları estetik, içerikleri doyurucu yüzlerce kitap yayımlanıyor. Eğitimcilerin gözetimi altında bol bol kitap okuyan bir nesil mutlaka erdemli olacaktır, çünkü insanın özünde kötülük değil iyilik vardır. Antigone meşhur tiradında, “Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım” der. Yarının yurttaşlarını yetiştiren anne babalar ve eğitimciler bu iyiliğin ortaya çıkması için elbirliğiyle emek sarf etmelidir.

Son yıllarda çocuk kitaplarında göçmenler/mülteciler, savaş, ötekileştirme, farklılıklar, bir arada var olma gibi konulara da sıkça yer verilmeye başlandı. Bu bağlamda yayınlanan eserleri ve çocuk yayıncılığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çocukları steril ve yapay bir ortamda, dünya gerçeklerinden uzak yetiştirmenin yanlış olduğuna inanıyorum. Uygun bir dille anlatılması şartıyla onlara her şeyden bahsedilebilir. Ama öncelikle onlara saygı duyulmalı, onlara zekâ ve algıları kıt, “eksik” bireyler olarak bakılmamalıdır. En güzel çocuk kitapları çocuklar için değil yetişkinler için yazılmıştır. Define Adası’ndan Tom Sawyer’e, Üç Silahşörler’den Gülliver’in Gezileri’ne kadar bu böyledir. Nesilden nesile milyonlarca çocuk tarafından okunup sıkı bir elemeden geçtikten sonra çocuk edebiyatına “terfi” etmişlerdir. Yani çocuklara bir şeyler kazandırmak için yazılmadılar, onlara bir şeyler kazandırdıkları için çocuk edebiyatının klasikleri arasına girdiler. Sadece didaktik olmaya odaklanıp başka hiçbir şeye önem vermeyen kitaplar çocuk edebiyatı değil, çocukları edebiyattan uzaklaştırma aracıdırlar.
Mülteciler, savaş ve ötekini dışlama gündelik hayatımızın bir parçası. Bu olaylar yokmuş gibi yapmak, görmezden gelmek onlara meşruiyet kazandırır, gelecek nesillerde de yaygınlaştırır. Ötekini dışlama anlayışına müdahale etmek, onun en azından kötü bir şey olduğunu düşündürmek gerektiğine inanıyorum. Küçük çocukların sevimli Pofuduk’la özdeşleşerek kendilerini onun yerine koymalarını istedim. Onlarca kuşun arasında tek memeli hayvan olmanın nasıl sorunlar yaratabileceğini düşünmelerini ve çoğunluktan farklı olanlara empatiyle yaklaşmalarını sağlamak istedim. Bu kitabı, çocuklara derisinin rengi, alışkanlıkları ya da inançları farklı olanları ve bedensel ya da zihinsel özürlüleri dışlamanın ahlak açısından doğru olmadığını düşündürmek amacıyla yazdım.

Bundan sonra çocuklar için yazmaya devam edecek misiniz? Yakın zamanda bu alanda neler yapmayı planlıyorsunuz?

İlk başta değindiğim gibi çevirmenlik asıl mesleğim değil. Dinlenme saatlerimden ve uykumdan çalarak zaman ayırıp sevdiğim kitapları çeviriyorum. Zamanla, çevirmeye söz verdiğim onlarca kitap birikti. Bir kısmını çevirmiş olduğum Platon, Aristoteles, Evripides ve Aiskhylos’un bütün eserlerinin çevirisini tamamlamak istiyorum. Ama çocuk kitabı yazmak beni dinlendiriyor, mutlu ediyor. Doğal çevrelerini korumaya çalışan kartallar, hayvan hakları için mücadele eden kediler, dünyanın en güzel kenti olan İstanbul’da suç peşinde koşan detektif köpekler hakkında kitaplar yazmak istiyorum.

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi
Bu söyleşi, Arka Kapak Dergisi Nisan 2018 sayısında yayımlanmıştır.